
Söyleşi: Hatice Günday Şahman
Şirvan Erciyes’i edebiyat dünyası Roman Kahramanları başta olmak üzere çok sayıda basılı ve dijital edebiyat dergisindeki inceleme ve eleştiri yazılarından tanıyor. Argıncık Açık Kapılar (Heyamola Yayınları) ve Yazınsal Tutkunun İzinde (Ürün Yayınları) kitaplarından sonra 2025 Temmuz ayında Post Mortem (Kayıp Kitaplar Yayınları) isimli ilk şiir kitabı yayımlandı. Şirvan Erciyes ile son kitabı üzerine konuştuk.
Sevgili Şirvan öncelikle edebiyat yolculuğunu konuşalım. Edebiyatla kurduğun bağ hakkında neler söylemek istersin? Edebiyatı yaşamın neresinde konumlandırıyorsun?
Şirvan Erciyes: Sevgili Hatice edebiyatla kurduğum bağın sonucu şekillenmiş biriyim. Ailem tarafından büyütülmüş olsam da kitaplar tarafından yetiştirildim. Okumayı öğrendiğim andan itibaren kitaplar aracılığıyla önüme açılan ve sürekli genişleyen farklı bir dünyada -adeta- ikinci bir hayatım oldu. Edebiyat yaşantımın merkezi ve onun etrafında bir anlam dünyası inşa ettim. Başka türlü nasıl yaşanır bilmiyorum, merak da etmiyorum.
Ölümden sonra anlamına gelen Post Mortem kavramı senin şiir evreninde neye işaret ediyor? Bu isim tercihinin arkasında nasıl bir düşünce ve çağrışım alanı var?
Kitapta yer alan şiirlerden birinin adı “Post Mortem”. O şiirde şöyle bir dize var: “kitaplar arasında kurudu gül yaprakları/ ölü ve güzel” Ölü ve güzel Tom Waits’in “Dead and Lovely” şarkısına ve ölüyle çekilen post mortem fotoğraflara göndermeydi. Post mortemin otopsi anlamına geldiğini de sonradan öğrendim. Bu açıdan bakınca da edebiyatın bir nevi otopsi olduğunu düşündüm; ölme biçimlerimizi ve nedenlerimizi edebiyat aracılığıyla görünür kılıyoruz. Hayatı dönüştürebilme iradesinden yoksun olduğumuz müddetçe de ölüden pek bir farkımız yok açıkçası.
“Öz geçmişinde dokuz yaşından beri gizli gizli şiir yazar ve bazı sabahlar ağzında bir şiirle uyanır,” ifadesi yer alıyor. Medet Ağacı isimli kitabın açılış şiirinde “Yeter ki sussun ne isterse yazsın / ama asla küçük odadan çıkmasın/ sonra…” dizelerinden yola çıkarak sormak istiyorum. Şiirlerinin okuyucu ile buluşmasının bu kadar uzun sürmesi bu dizelerin altında mı yatıyor?

İlkokuldayken katıldığım şiir yarışmasında birinci olunca şiire âşık oldum. O günden beri şiir yazıyorum. Hayat karşısında çaresiz, çıkışsız hissettiğim, bedenime sığamadığım anlarda şiire sarıldım. Hayatım çoğunlukla ev içlerinde ve okullarda geçti. Ev içlerindeki hayatım da kâğıt üzerindeydi, ya okuyor ya da yazıyordum. Benimle yaşaması pek kolay değildi sanırım. Akıp giden hayat içerisinde benden beklenen şeyleri elimden geldiğince reddettim, gerçek diye sunulanı sorgularken, gerçekleri gerekçelendirme biçimlerine karşı ilgimi yitirdim. Edebiyat dışında ilgimi çeken çok az şey oldu. Dolayısıyla kendi kendine okuyup yazan bir kadına razı oldular, odadan çıkmak istediğimde bu durum hoşlarına gitmedi açıkçası. Ancak ben kararımı vermiştim, birdenbire olmadı kuşkusuz, epifani filan yaşamadım. Zamanla kendime ve hayata karşı farkındalığım arttı, yaş almanın verdiği de bir güven vardı. Zamanı geldiğinde yaprağın açması, kuşun uçması, yavru yunusun suya doğması gibi kaçınılmazdı. Uzun sürdü evet ama demek ki zamanı ancak gelmiş.
Yıllar içerinde şiirlerin atmosferinde, ritim ve izleklerinde bir değişim meydana geldi mi? Kitap “bir dönemin toplamı” mı yoksa “seçili bir temanın derinleştirilmesi” mi? Nasıl oldu bu kitabın oluşum süreci?
Bu konuda tüm açık yürekliliğimle şunu söyleyebilirim, ilk gençlik yıllarımdan beri etrafında dönüp durduğum temel meseleler hiç değişmedi. Yenileri eklendi, çoğaldı, çeşitlendi belki ama yirmi yaşımda durduğum yerde duruyorum hala. Bunu söylerken hiç değişmedim gibi saçma bir iddiada değilim. İnsanlar değişir elbette, siyaseten de değişir, yaşam biçimleri de. Benim de hayata bakışım, hayatı algılayışım değişmiştir ancak hala sınıf temelli bakıyorum olana bitene; eşitliğin, özgürlüğün, adaletin, karşılıklı saygının, hukukun egemen olduğu, sömürünün olmadığı bir dünya istiyorum. Tüm canlı türleriyle eşit hizalandığımız, doğanın alt edilecek bir düşman gibi görülmediği aksine onun bir parçası olduğumuz gerçeğiyle uyumlu bir hayat düşlüyorum. Paranın ve tüketim kültürünün egemen olduğu bu çağ, tüm değerleri hızla aşındırırken, seçimimi insani olandan yana yapmak istiyorum. Dolayısıyla şiirlerimde belirgin biçimde benzer temalar öne çıkmış. Bu bilinçli bir tercih değil hayata bakışımın sonucudur. Aşk, ölüm, yalnızlık gibi kişisel izlekler içinde yaşadığımız toplumun dayatmalarıyla şekillenmiş ve çoğunlukla yanlış öğrenilmiş kavramlar. O nedenle kişisel olanı toplumsal olandan ayrı tutmuyorum.
Yazma rutinin nasıl? Ne zaman yazarsın? Bir anlık yoğunluk mu, yoksa planlı bir süreç mi? Yazma sürecinde sana ilham veren, dizelerini doğurtan neydi? Genel olarak yazmadan önce hayâl ettiğin sabah diline gelen dizeler ortaya çıktıkları şekle yakın mı oluyor, yoksa fazlasıyla üzerinde oynama yapıyor musun?
İşin doğrusu belli bir rutinim yok. Olsun isterdim, ancak oluşturacak koşullarım olmadı, belki de tembelliğime bahane üretiyorum. Okuma konusunda ödün vermiyorum, mutlaka elimde birkaç kitap olur. Okumak, ölene kadar, kesintisiz devam etmesini dilediğim bir süreç. Gündelik hayat içinde olanı biteni sürekli kaydeden bir anlatıcı var sanki kafamın içinde; algıladıklarını kitap cümlesine dönüştürüp durur. Eskiden defterlere not ederdim, şimdi telefonuma kaydediyorum. Bazen bir şiir, bazen bir paragraf, bir deyim, bir kavram, bir rüya, apartman ya da sokak adı… İlginç bulduklarımı not ediyorum. Bazı şiirler yazıldığı gibi kaldı, bazıları çok değişti. Eksiltmeye çalışıyorum, ritmi bulmaya. Ancak şiirin esrik bir yanı olduğunu düşünüyorum, bilinçten çok bilinçdışına, akıldansa deliliğe, mutluluktan ziyade kedere yakın.
Oktay Yivli, “Şiiri düz yazıdan ayıran iki temel nitelikten birisi anlatım, öteki ezgidir. Düz yazı yalınkat iken şiir; imgeler, tasarımlar ve çağrışımlar aracılığıyla çok anlamlı bir yapıya kavuşur. Düz yazıda ezginin varlığı aranmazken şiirde anlamı ezgili, ritimli biçimde sunmak neredeyse birincil bir koşuldur. … Ritim yaratmak için kendisine başvurulan ölçü anlamın ve sözün önüne geçerse iğdiş edilmiş, güdük bir şiir ortaya çıkar. Kulağı tırmalayan, tekdüze sesler, çağrışımı ayaklar altına alır,” ifadeleriyle ritmin önemini çiziyor. Şiirin ritmini, ezgisini nasıl oluşturuyorsun? Nelere dikkat ediyorsun? Kitabında ritmi oldukça değişken şiirler var; bazıları neredeyse kesik nefes gibi. Ritmi senin için belirleyen şey ne: duygu mu, imge mi, yoksa yapı mı?
Şiirde ritim elbette çok önemli ve de şiirin ayırt edici yanlarından biri. Ben de bir ritim oluşturmaya çalıştım ancak Post Mortem’de hikâye ve anlam ön planda. Dilimin oyunsu olduğunu da söyleyenler oldu, oyunsu olayım diye de böyle yazmadım esasen. Hayatı genellikle çok sıkıcı bulurum ve kendimi eğlendirmeye çalışırım, oyunsuluk bu durumun sonucunda ortaya çıkmış olabilir. İçimden gelmeyen, inanmadığım tek bir dize kurmadım. Yazarken okuru tavlamaya yönelik hesaplarım olmadı. Aksine bu beni çok korkutur, bu nedenle imge avlamaya da çalışmadım, doğallığında aksın istiyorum. İçtenliğin tek başına yeterli bir meziyet olmadığının gayet farkında olarak söylüyorum, içtenliği kıymetli buluyorum.
Şiirlerinde “annelik” ve “anne / kız ilişkisi” önemli izleklerden. “kocaman bir dağın gölgesi düşerdi kente / kız o gölgeyi annesi sanırdı / içinden söylerdi şarkıları / uykularında dans ederdi” … “ölmek istemem / ya annemin mezarına koyarlarsa beni.. anneler bir başına yatmalı çukurlarında” anneyle hesaplaşma, sert çarpışma, itiraz, isyan var dizelerde. Farklı yorumlanabilir belki ama ben bu itirazı hem “kutsal annelik” kavramına hem de “anne” den bağımsız olarak, ataerkil yapının taşıyıcısı kadın temsiliyetine, toplumsal cinsiyet rollerine yapılan bir itiraz gibi düşündüm. Sen neler paylaşmak istersin bu konuda?
Annelik kavramıyla bitmek bilmeyen bir hesaplaşmam olduğu doğrudur. Bir evlat ve anne olarak kavramı iki yanıyla da deneyimledim. Ataerkinin devamı için icat edilmiş, dönüştürülmüş, raydan çıkarılmış sorunlu bir olgudur annelik. Bazı kadınların bu yapıya hizmet etmek, bekçisi olmak, gelecek nesillere aktarmak konusunda bu kadar hevesli olmalarını anlayamıyorum diyeceğim ama daha çok içime sindiremiyorum, kadınları suçlamıyorum. Ezberleri bozmak, önyargıları aşmak, eleştirel düşünebilmek, sorgulamak, biçilen rolü reddetmek kolay değil.
Kız doğduğum için annemin utanmasına neden olmuşum. Ben bu hikâyeyi çocukken çok işittim, beni yaraladığının farkında bile değildim ta ki bir gün o dizeyi yazana kadar; “kız doğduğuna üzülmeyecekti” yıllarca içimde saklamışım demek ki. Kadınlığımla hiç sorunum olmadı, dünyaya yine gelsem yine kadın olmak isterim. Benim/bizim kadınlığımız bizim dışımızdakiler için bir sorun. Bize bakanlar önce cinsiyetimizi gördü. Bunların artık aşılması gerekiyor, hayatlarımızı şekillendirirken, dışımızdakilerin bizlerden çok söz sahibi olmaya çalışmalarını hiçbir durumda ve şekilde kabul etmemeliyiz. Bu konuda çok dertliyim sanırım. Kendi hayatlarına, bedenlerine ve kaderlerine sahip çıkmak istediği için kadınların katledildiği bu ülkede öfkeliyiz. Dayanışma ve örgütlenmeyle irademizi etkin kılabiliriz.
Diğer önemli izlek ise aşk. Sevgili Süreyya Deniz, “Çünkü aşk en çok bir yarayla, bir hakikatle, köksüzlüğüyle yüzleştirir insanı. Yine de Erciyes’in kadın öznesi kutsamaz aşkı. Şiirlerde geçen aşk post mortem bir aşktır. Ölmüş, yeryüzünden çekilmiş, çağın dışına itilmiştir,” diyor yazısında. “Aşka yüklediğim binbir anlam vardı, aşkın binbir yüzü / çürüdü bütün anlamlar artık hiçbir fotoğrafta yokum” Aşka yüklediğin anlamdan konuşalım mı biraz da. Aşktan umudu kestik mi sahiden? Aşka ait bir çağda değil miyiz artık?
Aşkın hayat karşısında bir tavır olduğunu düşünüyorum. Hayata aşkla bakabilenler vardır, doğuştan sahip olduğu bu yeteneği besleyen ve temel anlamlardan biri addedenler. Aşkın arzuyla bağlantısını yadsımıyorum, arzuyu da. Arzu olmadan yapılan şey yavandır, eksiktir. Arzu aşkı getirir, ancak aşk yalnızca bireylerin birbirine hissettiği değil bence, arzuyla giriştiğimiz her eylem aşka dahil edilebilir.
Kaçınılmaz olarak aşk da arzu da erozyondan payını aldı, anlam yitimine uğradı, geri çekildi. Şiir annemiz Gülten Akın’ın incelikler için söyledikleri aşk için de geçerli. Kimselerin aşka ayıracak, dünyaya aşkla bakacak zamanı yok. Sığ alanlarda oyalanıp, yüzeysel olanla yetiniyoruz. Kişiler arasında yaşanan aşka gelince o artık geçmişe ait bir kavram. Günümüz dünyasında, ne yazık ki, aşk mümkün değil.
Hikâye şiirindeki “Gözlerine konuşmayı öğretti kadın / sözden korkulan ülkede/ işlediği kanaviçeye gizledi utanmaz arzuları / … sizin yazdığınız hikâyeyi / ben bozarım ancak dedi kadın /savurdu saçlarını…” dizeleriyle kendi öykülerim arasında sıkı bir bağ, benzerlik buldum. Buket Uzuner’in “Şiirin Kızkardeşi Öykü” kitabından mülhem sen ne düşünüyorsun bu kız kardeşlik konusunda? Hangi yönlerden kurabiliriz bu yakınlığı?
Senin öykülerini okurken ben de aynı şeyi düşündüm. Ne kadar yakın temalar seçmişiz dedim. Ancak elbette bu şaşırtıcı değil, farklı kentlerde farklı hayatlar yaşamış olsak da aynı kuşağın kadınlarıyız, benzer sorunlara maruz kalmamız kaçınılmaz. Kız kardeşliğe gelirsek, edebi türler içinde birbirine en yakın olan, birbirinden beslenen iki türdür öykü ve şiir. Edebi türler arasındaki sınırlar, tanımlar giderek siliniyor. Bazı küçürek öyküleri okuyunca yazarı şiir dese de uygun olacağını düşünüyorum. Ya da öykü toplamı yayımlıyor yazar esasen roman olarak nitelenebilir.
Öykü ve şiirini yoğunluğu, gücünü dilden alması, belirli bir çerçevede meramını anlatıp sahneden çekilmesi, sözü çok uzatmaması birbirine benziyor.
Okumak, yazmak, oynamak, izlemek, sanatla uğraşmak dünya ağrısını ne oranda dindirebilir? Değişim umudun var mı? Bununla bağlantılı olarak, edebiyatın / sanatın bu sürece nasıl bir katkı sağlayacağını düşünüyorsun?
Sevgili Hatice, dünya ağrısını dindirmek mümkün değil ne yazık ki. Varoluşsal sıkıntılarımız yetmez gibi içinde yaşadığımız coğrafya ve ülkeden kaynaklı sorunlar nedeniyle yüzümüz gülmüyor. Küçücük sevinçlerimizden bile utanıyoruz, içimize sinmiyor. Ölümler, zulümler karşısında çarpışa çarpışa bu yaşa gelmişiz. Güçlüden, egemenden yana olmanın nimetlerini reddetmiş, doğru bildiğimiz tarafta durmayı seçmişiz. Güzel insanlara inanıyorum, ama insanlığa değil. Hiçbir şeyin daha iyiye doğru gideceğine inanmıyorum. Mutlu ya da umutlu değilim. Direnmek için umutlu olmak gerekmiyor, bunu her yerde söylüyorum bir kez de burada tekrar edeyim. Bizler edebiyatla, sanatla hayatı, insanı, kendimizi, anlamaya ve tanımaya çalışan insanlarız. İtirazımızı sanatla, edebiyatla dile getiriyoruz. Edebiyatın ve sanatın, özellikle nitelikli olanın, kitlelere ulaşması, ya da toplumları etkileme, dönüştürme beklentisi artık neredeyse bir ütopya. Ama vaz mı geçeceğiz, elbette hayır: “Karanfil elden ele.”
















