
Béla Tarr, 06.01.2026 ‘da kendi ülkesinde vefat etti. Yeri doldurulması çok zor olan Macar yönetmen, yapımcı ve senarist toplumsal meseleleri ele alan, uzun plan sekansları içeren siyah beyaz sanat filmleri yaptı. 1994 yapımı 450 dakikalık (7 saat) filmi Şeytanın Tangosu ile Dünya sanat platformlarında daha da tanınır hale geldi. Son filmi, uluslararası ödüller alan Torino Atı da (2011) çok yankı uyandıran yapıtlarından biridir. Film bir anlamda tükenişi kayda alarak, bize ulaştırır.
Değerli sanatçının anısına hürmeten bugün “Torino Atı” filmi üzerine bir yazı kaleme almaya çalıştım.
Torino Atı: Dünyanın Yavaşça Susması
Film, yaygın bir rivayet haline gelen Nietzsche’nin 1889’da Torino’da bir ata sarılarak aklını yitirmesi ile açılır. Fakat asıl anlatılmak istenen Nietzsche ya da onun başına gelenler değil onun düşünsel alanda ulaştığı en keskin sınır noktasıdır. Burada atın durması düşüncenin artık yürüyemediğini simgeler.
Filmde bir baba kız, rüzgârın hiç dinmediği bozkır evinde yaşar. Her gün bir öncekinin aynı şekilde geçer. Her öğün yemek olarak tüketilen tek bir haşlanmış patates, kuyudan su çekilmesi, iki insanın konuşmaya dahi gerek görmediği için sürüp giden hırpalayıcı sessizlik, günlük giyinme, soyunma eylemleri, rüzgâr, her şey hep aynı döngüde yürür. Günler, aynı yoksunlukla tekrar edilir.
Tekrarın huzurlu ya da kurtarıcı bir anlamı olmadığı gibi bir ritüel özelliği de yoktur. Yaşamın mekanik tekrarı tamamen tüketici ve yıpratıcıdır. Yaşamın herhangi bir şekilde anlam üretmesi şöyle dursun tam tersine film ilerledikçe anlamın sinsi ve kararlı bir şekilde sürekli geri çekildiğini, yokluğa karıştığını gözlemleriz.
Torino Atı sanatçının çektiği son film oldu. Bu durumu kendisi şöyle ifade ediyor. “Artık film yapmama gerek yok. Çünkü söylenmesi gereken her şeyi söyledim.” “Ölümden bahsettikten sonra daha neyi anlatabilirsiniz ki”
Torino Atı hiç tartışmasız zor bir filmdir. İzleyiciyeteselli vermez, metaforları açıklamaz hatta seyirciyi merkeze dahi almaz. Bütün bunlar filmi zor bir film haline getirir ama en vurucu nokta yani filmin en rahatsız edici yanı bu değildir. İzleyici olarak bütün yaşananları sıra dışı bulmayız tam tersine, iradenin alışkanlığa dönüşmüş kalıntıları çok tanıdık çok gündeliktir (!)
Atın Durması Işığın Çekilmesi
Modern insanın içsel yorgunluğu, üretmenin anlamsızlaşması, tekrarın boğuculuğu… Torino Atı bunları bağırmaz hatta fısıldamaz bile, sadece bırakılmışlığı resmeder. Film boyunca Tarr’ın kamerası acele etmez, usandırıcı biçimde durağandır. Uzun planlar, tekrar eden aynı hareketler, içinde duygu barındırmayan cümleler bize kaçacak boşluk bırakmaz. Bu durum modern dünyada alışık olduğumuz tüketen, paramparça eden hızın tam ters noktasıdır.
Atın durması belirleyici bir kırılma noktasıdır. Böylece iradenin artık yalnızca insanı değil, dünyayı da taşıyamaz hale geldiğini görürüz. Güç istenci yerini sessiz bir vazgeçişe bırakır. Bu hal trajik bir çöküş olmanın ötesinde yorgun ve bitik bir geri çekilmedir. At bu insanların yaşamında yalnızca bir hayvan değildir. Emeğin, ilerlemenin ve en önemlisi insanın dünyayla kurduğu ilişkinin sembolüdür. At durduğunda, dünya durur. İnsanın artık doğayı zorlayamayacağı ortaya çıkar.
Filmin sonuna doğru ışık çekilir. Lamba yanmaz. Gün doğmaz. Fakat bu karanlık da dramatik değildir; panik yaratmaz. Karanlık da durağan ama ısrarcı haliyle beklenen doğal bir sonuç gibidir. Işığın yavaş yavaş çekilmesine rağmen karakterlerin rutinlerini sürdürmesi, zayıf bir direnç biçimi olarak okunabilir. Bu, her şeye rağmen inatçı bir direniştir ve belki de absürdün en son hâlidir: Anlam olmadan devam etmeye çalışmak.
Filmde vurgulamak istediği gerçeklik için Bela Tarr şöyle diyor:
“Hayat, günler geçtikçe sessizce biter. Günlük rutininizi yaptığınızı sanırsınız, ama öyle değildir. Her gün biraz daha yaşlanırsınız, her gün biraz daha farklılaşırsınız ve günlük küçük farklılıklarla o noktaya çok daha fazla yaklaşmış olursunuz. Hiç gürültü çıkmaz, hiçbir şey olmaz. Öylece olup biter. Şimdi, bununla nasıl baş edeceksiniz peki?“
Film bittiğinde kişisel olarak düşündüklerim şöyleydi: Belki de felsefe, dünyayı anlamak için değil; dünya susmadan önce anlatabilmek, içindi. Nietzsche konuştu, Camus direndi, Beckett umarsızca bekledi. Béla Tarr ise hepsinden sonra kamerayı koydu ve dedi ki: “Artık dinleyelim.”
Ezcümle Torino Atı anlatısı seyirci açısından izlenmez, maruz kalınır. Filmin sonunda ister istemez havada asılı kalan soru şudur: Eğer zamanın dönem çarkının dişlileri arasında dünya yavaş yavaş susuyorsa, biz neden hâlâ konuşuyoruz? O anda asıl cesaretin sürekli ileri atılmak değil sessizliği duymak için duraklayabilmek olduğunu kavrıyoruz.


















