“Her şey bir günde değişebilir!” | Berrin Yelkenbiçer

Ocak 8, 2026

“Her şey bir günde değişebilir!” | Berrin Yelkenbiçer

“Her şey bir günde değişebilir!”

Küçük Şeylerin Tanrısı romanı, dahil olan herkesin hayatına dair her şeyin bir günde değiştiği bir hikâyeyi, o bir günün çok önce ve sonrasını da ekleyerek anlatır.

Nereden baktığınıza bağlı olarak hem umut ve beklenti yükleyebilirsiniz bu tümceye hem de belli belirsiz bir korku, endişe hatta dehşet. Romanda satır aralarına sıkıştırılır ve her şeyin değişeceği günde neler olacağına dair okuru sürekli tetikte tutar. 

Hikâye Hindistan’ın Kerala eyaletinin Ayemenem kasabasında geçer. Bir ara Londra ve New York’a uzanır ama hemen tekrar geri gelir çünkü tüm olan bitenlerin ekseni Hindistan’a ait son derece katı bir kast sistemi etrafında döner.

Kitap arkası yazısına bakılıp yasak aşka dair bir dram romanı okunacağı yanılgısına düşülmesi olasıdır. Romanda aşk vardır evet ama bir değil birden fazla aşk hikâyesi vardır.

Ammu’nun halası Bebek Kochamma gençliğinde çok âşık olup hiç kavuşamadığı peder Mulligan’ı ne çok sevdiğini ömrünün sonuna dek günlüğüne her gün yazar mesela.  Bazen araya bazı mutfak listeleri, masraf hesapları girse de günlükte günü tamamlayan cümle mutlaktır: Seni Seviyorum.

Ammu’nun abisi Chacko, pembe beyaz İngiliz karısı Margaret’ı çekinerek ama vaz geçmeyerek, Ayamenem’e ziyarete geldiğinde herkese gururla tanıtarak sever.

Ammu ile Velutha’nın ilişkisi, ait oldukları sınıfların mecbur bıraktığı hiç kavuşamama haliyle aşk diye tanımlanabilir belki ama sanki daha çok genç ve çok güzel bedenlerinin arasındaki müthiş çekim gücüdür.

Hindistan anayasası kast ayrımcılığını 1950’de yasaklamıştır ama romanda her şeyin değiştiği günün 1969 yılında yaşandığını ve hikâyenin 1993’e uzandığını göz önüne alırsak, belli ki bu ayrımcılık en azından kırsal kesimde hâlâ devam etmektedir.

Ammu’nun aşkla arzuladığı Velutha bir Dokunulmazdır. Dokunulmazlar Hint toplumun en aşağı kastına aittirler hatta sistem dışıdırlar. En ağır ve kirli işleri yaparlar. Meslekleri ve yaşam biçimleri dolayısıyla murdar sayılırlar. Daha üst kastlar onlara herhangi bir şekilde dokunmak zorunda kalmasınlar diye geri geri sürünerek ellerindeki süpürgelerle ayak izlerini silmek zorunda bırakıldıkları zamanları olmuştur.

Becerikli bir marangoz olan Velutha’nın, küçükken yaptığı tahta oyuncakları, teni tenine değmesin diye avucunun içinde uzattığı çocukluk zamanlarından yıllar sonra Ammu’nun tüm bedenine arzuyla dokunması, çok kişinin bedel ödeyeceği bir olaylar zincirini başlatacak ve hayatlarını buna göre değiştirecektir.

Romanda zaman doğrusal akmaz. Geçmişle şimdi arasında gidip gelir. Tüm olup biteni anlatan bakış da yetişkin ve çocuk bakış açıları olarak değişkenlik gösterir, öyle ki hikâyenin hangi zamana ve hangi karakterin zihnine göre şekillendiğini anlamak okuma pratiğini bazen zorlamaktadır. Bu da sıkı bir dikkat ve yoğunlaşma çabası gerektirir.

İşte tam da bu çabayla okurun satır aralarına sızmış küçük şeyleri yakalama şansı artmaktadır.

Ammu, küçük şeylerin tanrısı olarak tanımlar Velutha’sını, kayıplar tanrısı, ürpermiş tenlerin ve ani gülümseyişlerin tanrısı. Kumda ayak izleri bırakmaz Velutha, suda dalgacıklar yaratmaz, aynada yansısı yoktur. Hem gerçektir, ırmağın öte yanında yaşar hem de düşlerindedir Ammu’nun.

Belki her şeyin bir günde değişebileceği de doğrudur. Birkaç saatin, koca bir ömrün gidişini etkileyebileceği. Böyle olunca da o birkaç saat, yanan bir evden arta kalan şeyler gibi-kömürleşmiş saat, alevlerin yaladığı fotoğraf, kavrulmuş mobilyalar, yıkıntıların arasından kurtarılıp incelenmelidir. Korunmalıdır. Açıklanmalıdır.

Çocuk Rahel’in yeni dişleri dişetlerinin içinde bekler, tıpkı sözcüklerin kalemin içinde beklemesi gibi.

Bir midyede her zaman deniz duygusu olduğu gibi Ayemenem’deki evde de her zaman bir ırmak duygusu vardır. Sürükleyen, çağlayan, içinde balıklar yüzen bir duygu.

Margaret kızı öldüğü zaman, kullanılmamış bir tıraş bıçağı kadar keskin ve kesici, sert, şiddetli isteri krizleri geçirir.

Yaşlı bir kadının mırıltısının ritminde insanı yatıştıran bir şey vardır. Bir saatin tik takları gibi. Belli belirsiz fark ettiğiniz ama durmuş olsa eksikliğini duyacağınız bir şey.

Keder iki hafta ötededir.

İşte bunlar hep küçük şeylerdir, gündelik hayatın tanrılarıdır.

Öte yandan Hindistan, çeşitli çaresizliklerin başa geçmek için birbiriyle yarıştığı bir ülkedir. Gelenekler, sınıflar, toplumu birleştirmekten çok bölen yasalar ise büyük şeyler olup bizzat kendileri tanrı gibi davranmakta ve uyruğunda olan herkesin kaderini tayin etmektedir.

Hintli yazar ve aktivist Arundhati Roy da Kerala doğumludur. 1997’de yayımlanan bu romanıyla aynı yıl dünyanın en saygın ödüllerinden biri olan ve İngilizce yazılmış romanlara verilen Booker ödülünü kazanmıştır.

Kitabını, ‘kendisini gitmesine izin verecek kadar çok seven’ annesi Mary Roy’a ithaf etmiştir ki bu ne güzel bir ithaf ifadesidir.

Genel anlatıda sisteme dair göze sokulan, okurun burnunun ucuna dayatılan bir eleştiri yoktur. Hikâyeyi olay ve karakterlerin düşünceleriyle, eylemleriyle aktarır ama bunu öyle ustalıkla yapar ki okur insanın insana çektirdiği acıları iliklerinde hisseder.

Ayrıca Ammu ile Velutha’nın sevişmesi tüm o yasak ama tertemiz haliyle edebiyat tarihinin en iyi kavuşma anlatılarından biri olarak değerlendirilebilir.

Evet, aşka dair bir romandır Küçük Şeylerin Tanrısı ama aynı zamanda hayatın küçük ve büyük şeylerine, bu küçük şeylerin yaratabileceği büyük trajedilere, yazılı olmayan toplumsal yasaklara, eşitsizliğin ne kadar ileri gidebileceğine, iyiliğe ve kötülüğe, yalanlar ve gerçeklere, erkek egemenliğine, annenin acılarına, ailenin yaratabileceği ve ömre yayılan travmalara, bir kişinin seçimlerinin ne çok kişiyi etkileyebileceğine dair bir romandır.

Okunmak için okurundan çaba isterken kendi seçimlerimizde hayatımızdaki insanlardan bağımsız olmadığımıza dair çıkarımlar yapmamızı sağlayacak şekilde hatırlatır:

“Her şey bir günde değişebilir!”

Bu tümceye umut ve beklenti de yükleyebiliriz, korku, endişe ve hatta dehşet de. Nereden nasıl baktığımız önemlidir.

Öte yandan bu gerçeği hatırlayıp sürekli tetikte kalma hali zaman zaman hayli yorucu olabilir. Bu durum bir romanda okunurluğun devamlılığı açısından iyidir, hoştur hatta gereklidir belki ama hayatın içinde ayaklar yere basarken her şeyin bir günde hatta bir anda değişebileceği düşüncesini belleğin bir köşesinde tutup sürekli değil ama ara sıra gün yüzüne çıkarmak yola devam etmeyi sanki daha kolay kılacaktır.

Yorum yapın