Juhea Kim:“İnsan ruhunun karanlığı ile umudun ince ışığı, Kore’nin işgal yıllarında kesişen kaderlerde buluşuyor”

Ocak 8, 2026

Juhea Kim:“İnsan ruhunun karanlığı ile umudun ince ışığı, Kore’nin işgal yıllarında kesişen kaderlerde buluşuyor”

Söyleşi: Özlem Sipahioğlu

Küçük Ülkenin Kaplanları, Kore’nin sömürge dönemi ve Japon işgalinin karanlık yıllarında, kaderin birbirine bağladığı insanların yaşamlarına odaklanan güçlü bir anlatı sunuyor. Juhea Kim, Jade ve JungHo’nun büyüme hikâyeleri üzerinden hem bir ülkenin dönüşümünü hem de insan ruhunun çelişkilerini görünür kılıyor. Tek boyutlu karakterlerden uzak duran roman, dönemin ağır atmosferi eşliğinde etkileyici bir okuma deneyimi vadediyor. Biz de bu vesileyle Juhea Kim ile görüştük ve yazar, sorularımı Edebiyathaber okurları için yanıtladı.

Küçük Ülkenin Kaplanları’nı yazmanıza ilham veren ilk duygu ya da fikir neydi?

Neredeyse tam on yıl önce bir edebiyat ajanıyla, Jody Kahn’la çalışmaya başladım. Param yoktu ve ona öykü dosyamı ne zaman yayınevlerine göndereceğini sordum. Bana bir roman yazmaya başlamam gerektiğini söyleyen e-postasını okuduğumda yaşadığım o derin korkuyu çok iyi hatırlıyorum. Elbette bir roman yazmak yıllar alır ve satılacağının da hiçbir garantisi yoktur. Büyük bir umutsuzlukla New York’ta karla kaplı Fort Tryon Park’ta koşuya çıktım. Koşarken zihnimde bir kaplanın görüntüsü belirdi. Ormanda kaybolmuş bir avcıyı ve kitabın sondan bir önceki sahnelerinden bazılarını da gördüm. Eve döndüm, oturdum ve tek seferde ilk yirmi sayfayı yazdım. Bunlar Küçük Ülkenin Kaplanları’nın girişi oldu. Bu hem coşkulu hem de gizemli bir deneyimdi ve bugün hâlâ çoğunlukla açıklaması zor esin anlarından yola çıkarak yazıyorum. Benim için romanlar ve öyküler, tüm parçaları, belli bazı şekilleri, duyguları, renkleri ve müzikal motifleri bir arada görüp yerli yerine oturttuğum esriklik anlarında ortaya çıkıyor. Küçük Ülkenin Kaplanları için bu parçalar Bruckner’ın Sekizinci Senfonisi, karda bir kaplan görüntüsü ve bir katedralin imgesiydi. Bu romanla zamanın değiştirdiği şeyleri ve zamanın asla değiştiremediği şeyleri anlatmak istedim.

İlk romanınızda Kore tarihinin zor ve nadiren ele alınan bir dönemi olan Japon işgaline odaklanmayı özellikle seçmenizin bir nedeni var mıydı?

Bunun yanıtı kısmen bir önceki soruda da var ama kendi adıma şunu söyleyebilirim ki hikâyeyi yazmaya ben karar vermiyorum; hikâye bana bütünüyle geliyor. Şöyle düşünebilirsiniz: Hikâyeleri kilden yoğuran yazarlar vardır; bir de mermerin içinde zaten var olan heykeli yontarak açığa çıkaranlar. Ben kesinlikle ikincisiyim. Dolayısıyla bilinçli olarak belirli bir tarihsel döneme ya da ülkeye odaklanmayı seçmedim. Ancak yaratmak istediğim duygusal etkinin bir aşk ve fedakârlık çağını ve şimdilerde büyük oranda unutulup gitmiş türden bir masumiyeti gerekli kıldığını bilinçli olarak fark etmiştim. Bugün yanılsamaların dağılıp hüsrana dönüştüğü bir çağda yaşıyoruz bu hüsranı ya da modern hayatın giderek artan içe kapanıklığını merkeze alan kitaplar, okurda benzer bir duygusal etki yaratacaktır. Ben daha özsel olan bir şeyden söz etmek istedim; Korecedeki 본질적 sözcüğünün İngilizcede doğrudan karşılığı yoktur ama “özsel” veya “içsel/aslı itibarıyla” olarak çevrilebilir.

Jade ve JungHo’nun kişisel hikâyelerini ülkenin geniş tarihsel akışıyla iç içe geçirerek neyi vurgulamak istediniz?

Kapsamlı bir tarihsel anlatı yazarken okurun öncelikle bireyin kaderiyle ilgilendiğini unutmamak gerekir. Edebiyatın zenginliği, bireysel olanın ülkenin, dönemin ve hatta evrenin daha büyük akıntısı içinde nasıl aktığını gösterebildiğiniz noktada ortaya çıkar.

Tek boyutlu olmayan ve okurda çelişik duygular uyandıran karakterler yaratmak bilinçli bir tercih miydi?

Kesinlikle. Sayfada gerçek anlamda insanî karakterlerle olan karşılaşmanın güzelliği tam olarak burada. Doğuştan iyi olan birinin, belki yoksul ya da dezavantajlı olduğu için kolayca empati kurduğumuz birinin, ahlaki açıdan gri sayılabilecek bir şey yapmasını çok seviyorum. Bir “kötü” karakterin insanî bir kırılganlık ya da nezaket ânı göstermesini de seviyorum. Ya da saf, akılsız ya da sinir bozucu karakterlere karşı kendimizi koruma içgüdüsüyle yaklaşırken bulmamızı. Bu edebiyatta tatmin edici çünkü insanın karmaşıklığı hayatın ta kendisidir. Ayrıca insan doğasını anlamak bizi empatiye hazırlar.

Ito ve Yamada gibi rahatsız edici ama zaman zaman insani yönleri görünen karakterleri yazmak sizin için nasıldı?

Bu iki karakteri, özellikle de Ito’yu yaratmaktan gerçekten keyif aldım. Aynı anda hem itici hem de çekici olmaları amaçlandı. Elbette şiddet yanlısı ve kendini ayrıcalıklı gören biri ve diğer insanlara, özellikle kadınlara, son derece aşağılayıcı biçimde davranıyor. Fakat bunun yanında genelde insanlarda hayranlık uyandıran özelliklere de sahip. Şık, yakışıklı, espritüel ve biz ne kadar katılmasak da kendi kurallarıyla hareket ediyor. Okurları böylesine kötü bir karakteri anlamaya yönlendirmek ve yaptığı iyi bir davranış için ona hakkını teslim ettirirken işlediği günahları unutturmamak ya da bağışlatmamak gerçek bir meydan okumaydı. Bir yazar olarak bu meydan okuma benim için çok tatmin ediciydi.

Romanda kaplan imgesi ve doğanın varlığı güçlü semboller. Bunlar sizin için neyi temsil ediyor?

Beş bin yıl boyunca kaplan, Kore halkının ayrılmaz yoldaşı ve simgesi oldu. Kaplan süper avcı ve Kore Yarımadası küçük ve dağlıktır ama insanlar doğaya saygı duydu ve onunla birlikte yaşadı. Ne yazık ki Japon işgalciler, “zararlılarla mücadele” bahanesiyle Kore’deki vahşi yaşamı sistematik biçimde yok etti ve kaplan yaklaşık bir yüzyıl önce yarımadadan tamamen silindi. O dönemde bile Koreliler bu yok etme kampanyasının gerçek amacının bağımsızlık ruhunu kırmak olduğunu biliyordu; bunu tartışan ve kaplanı kapaklarına taşıyan edebiyat dergilerine rastlayabilirsiniz. Kaplan Kore’den yok olduğunda bizim için çok değerli ve kutsal bir şeyi kaybettik. Ama umut var: biyologlar, Çin sınırının hemen ötesinde, Kuzey Kore’deki Baekdu Dağı’na kaplanların tekrar geçtiğini doğruladı. Kaplanlar bölgelerini güneye doğru genişletmeyi sürdürüyor; insanlar onların doğal yasalarına göre yaşamalarına izin verirse kalıcı olarak geri dönecekler.

Kore kökenli Amerikalı bir yazar olarak bu hikâyeyi İngilizce yazmak sesinizi ve anlatınızı nasıl etkiledi?


İngilizce süslü ve akıcı cümlelere çok elverişli bir dil. Uzun cümle uzun paragraf, uzun paragraflar uzun hikâyeler demektir; başka bir deyişle İngilizce roman yazmak için çok uygun bir dildir. Öte yandan Korece cümlelerin anlamlı olması için daha yalın olması gerekir. Bu da Koreceyi şiire bu kadar uygun kılan nedenlerden biridir. Günümüzde Kore’den çıkan en iyi çağdaş edebiyat bence şiirdir; çağdaş İngilizce şiirlerle karşılaştırdığımda Korece şiirlerin istisnai olduğunu düşünüyorum. Fakat bu, Küçük Ülkenin Kaplanları gibi uzun romanlar için Korecenin daha az elverişli olduğu anlamına da geliyor. Bir dilin yapısı, tonu, derinliği ve duygusal iletisini elbette etkileyebilir. Ama sonunda bana “dil mi yazarı belirler?” diye sorarsanız, yanıtım kesinlikle yazardır. Bir yazar, dünyadaki herhangi bir dilde büyük bir kitap yazabilir çünkü kitabın tonunu, derinliğini ve duygusal mesajını belirleyecek olan onun ruhudur. Ve ruh, dilsel ya da kültürel farklılıkların üzerindedir.

Romanınızın farklı dillere çevrilmesi hakkında ne hissediyorsunuz ve çevirilerde en çok neyin korunmasını umuyorsunuz?

Farklı ülkelerin okurlarının romanıma bu denli kişisel ve tutkulu biçimde karşılık vereceğini asla tahmin edemezdim. Eserlerimi dünya okurlarıyla paylaşmak büyük bir onur. Her çeviride kitap neredeyse yeni bir sanat eseri olarak yeniden doğuyor. Doğru rengi, ritmi, hatta düzyazının ağırlığını aktarmak çevirmenin yaratıcılığına ve sezgisine bağlı. Çevirilerde korunmasını en çok umduğum şeyler bunlar.

Yeni bir kitap üzerinde çalışıyor musunuz?

Dört yıl içinde üç kitap yayımladım: Küçük Ülkenin Kaplanları, City of Night Birds ve en son A Love Story from the End of the World. Bu dönemde pek çok turneye de çıktım. 2026’da The Divine Comedy adlı bir sonraki romanıma daha fazla sayfa eklemeyi dört gözle bekliyorum. Hayat ve ölüm sorularını, sevginin doğasını, insan kötülüğü ile insan iyiliğinin paradoksunu ele alan, son derece komik bir roman. Sonuçta her şey inanç üzerine.

Yorum yapın