Cabir Özyıldız’dan Dünya’nın Bütün Karıncaları’na | Menekşe Koçak

Eylül 18, 2025

Cabir Özyıldız’dan Dünya’nın Bütün Karıncaları’na | Menekşe Koçak

Dünyanın bütün karıncalarına seslenmiş Özyıldız. Bildiğimiz karıncalardan ziyade yeryüzünde karıncalaşan binlerce kişiyi ima etmiş bir nevi. On öyküden oluşan kitabında, bireysel trajedilerle toplumsal çağrışımları ustalıkla harmanlamış yeri gelmiş eleştirmiş yeri gelmiş alaycı ve didaktik bir üslupla sorunlara çözümler aramış. Bir’in üstesinden gelinemeyecek işlerin bin olup karınca sürüsü edasıyla üstünden gelmeyi amaçlamış adeta. Yaşar Kemal’in de dediği gibi “Yeryüzünün tüm karıncaları birleşsin” dayanışması ruhuyla hareket etmiş.

Filistin sorunu, KHK’lı akademisyenler, 6 Şubat depremi, aşk, intihar, işsizlik, aile ilişkilerindeki çözülmeler, hapishane ve adalet meseleleri, kadınlık halleri, yoksunluk ve umut gibi konulara değinmiş ve yalın üslubuyla yaşananları okurun da yaşıyormuş hissiyatını verdirmeyi başarmış. Kendi sesini kısmış ama karakterin sesini ve ruhunu bir o kadar gür bir tonda sunmuş okura. Farklı yazarlar ve şairlerin isimlerini sık sık geçirerek metinlerarasılık tekniğini de ustalıkla işlemiş eserinde.

Göz ardı edilen sırra kalem basılan konuların ön plana çıkmasını okurun empatik ruhunu da beslemeyi amaçlamış yazar. Eser ise duygusal yükler barındıran bir eser olma niteliği taşımakta zannımca. Bu yoğunluğa metaforlar eşlik etmiş ve dil oyunlarıyla da desteklenmiş. “Yaşamı düğümlemeden çözemezsin.”, “Sessizliğin kulpunu tutuyoruz biz de…” gibi şiirsel örneklemelerle de hikâyenin okur açısından edebi zenginliğini artırmış.

“Ölümü kutsamadan ama ondan da korkmadan verenlerin dili” diyor yazar ve Filistin sorununa parmak basıyor. “Ne kadar insan varsa o kadar kilit vuruluyor soluklara”, “Sabah beş on karıncaydılar. Şimdi yeni gelenlerle omuz omuza direnen ordu gibiler” alıntılarıyla 6 Şubat depremini yeryüzünün her yerinden koşup gelen karıncaları unutturmuyor. Depremin yarattığı yıkımı, toplumsal çöküşü ve mülteci sorunlarını da ele alarak unutmayın, unutturmayın diye haykırıyor tüm karınca sürülerine. Mekânlarda ekmeğin az, ölümün sık, aşkın ise yaralı bir su gibi akıyor oluşu da dikkat çektiriyor okurlara.

On Öykü, On Dünya

Kalanlar ve gidenler ikiliğiyle anlatıyor Filistin trajedisini her şeyin başladığı nokta gibi görüyor ilk hikayesini buradan açıyor. Lirik ve epik bir anlatı kullanıyor ajitasyon kaçmadan vermek istediği mesajı veriyor toprağın mülk değil bir hatıra oluşunu bizlere veriyor. Zeytin ağacı metaforuyla besliyor anlatımını “Başlangıçların Annesi” ile birlikte…

“Buzdan Tuğlalar” diye devam ediyor diğer eseriyle eğitimli bir kadının işsiz kalmasıyla çöken hayatını rutinini ele alıyor içe dönüşünü depresyonunu işliyor ilmek ilmek. Görünmeyen emek, sınıfsal kırılmaların ruh sağlığına izdüşümünü ele alıyor. Buzdan tuğla içeride örülen duvar gibi gösteriyor, klavye/tuş çalışma-üretme arzusu ile tıkanma gerilimi manalarına gelebiliyor. Mikro ölçekte bir çöküşü, makro düzeyde iş güvencesizliğin edebi kaydı hâline getiriyor. “Buzdan tuğlalarla kendine duvar ören kadın, hayattan kopuşunu böyle duyumsar.”

“Unutmayın Ha!” diyor sonrasında, işsizlik sorunlarından sonra yüzyılın en büyük felaketlerinden birini hatırlatıyor bizlere karanlığa gömüldüğümüz 6 Şubat depremi ve hemen sonrasındaki üç gönüllünün sahadaki dayanışması. Süper-organizma ve karınca metaforlarına değiniyor sıklıkla, yasın kolektif biçimlerine kulak veriyor, öfkeyi de korkuyu da sık sık ele alıyor bu hikâyede. Kitabın adının hakkını veren bir hikâye biz olmayı haykırıyor bir değil bin olmayı ele alıyor didaktizme düşmeden, dupduru ve sabırla…

“Sen Aşktan Ne Anlarsın Be Emmi” diye ekliyor yazar, Türkiye’nin güncel ekonomik-sosyal panoraması içinde bir yalnızlık ve rotayı bulma hikâyesini açığa çıkarıyor. Emek sömürüsü, kent taşrasının gurur/yalnızlık karışımı, erkeklik ve kırılganlık temalarına ön ayak oluyor. Sokak ağzıyla hareket ediyor fakat şiirsellik kullanarak edebi yönü de hep canlı tutuyor. Öfkesini mizah ve ironiyle bastırıyor tabiri caizse terbiye ediyor. Emmi üslubuyla sınıfsal ve kuşaksal farkı eleştirirken yakınlaştırıyor.

“Gölge” ile devam ediyor öykülerine Özyıldız. Aldatılma sonrası öfkesini dışa değil içe çeviren bir erkek; öz-eleştiriyi merkeze alan aşk/ayrılık hikâyesini ele alıyor, ruhumuzun acılarına değinen bir hikâye anlatıyor okura. “Gölge, kendini görmeye zorlayan ama kaçınılan yüzdür.” Erkeklik muhasebesi, kıskançlığın tahakküm üretmeden çözümlenişi, gölgenin bastırılan benlik ifadesiyle gün yüzüne çıkması. İç monologların ağırlıklı olduğu, dışsal olayın az, içsel devinimin çok olduğu bir öykü sunmaktadır bizlere. Gölge benliğin görülmeyen yüzü ayna ise kendine bakma dürtüsüdür. Şiddetsiz bir erkek yüzleşmesi önerisiyle, kitapta politik olanın kişisel etikle buluştuğu damarı güçlendirir.

“Tablası Turunç Ağacına Bağlı” öyküsü ise Yoksul ve bezgin Necati’nin kötü giden hayatla kavgası, kıskançlık ve kaderciliğin kısır döngüsünü ele alıyor. Kent yoksulluğu, fırsat eşitsizliği, başkasının iyi gidişine bilenme psikolojisi gibi sorunları işliyor. Yılmaz Güney’in Umut filmine göndermesiyle birlikte umut ve umutsuzluk fırtınasını gözler önüne seriyor ivedilikle okura taşıyor.

Gidip gidemeyen, kalıp kalamayan köklerinden kopup yenilemeyen mahzunların hikâyesini ele alıyor “Ya Habib Kalbey” ile birlikte. Zorunlu hareketlilikten iç ve dış göç sorunlarından bahsediyor. Aidiyet duygusunu işliyor. Asla tam kapanmayan daireler diye de ekliyor. Giden mutlu, kalan mutsuz klişesini tersyüz ederek, mutluluk/yerleşme vaadinin ideolojik bir kurgu olduğunu da gözler önüne seriyor.

Kadının görünmezliğini, toplumdaki suskunluğunu “Leylaklar Açmış Gördün mü?” diyerek Şükran’ın hikâyesiyle sunuyor bizlere yazar. Mahalle çetecikleri arasında sıkışan Şükran’ın hikâyesinde, Leylak bahar yenilenme umudu ile tehditkâr gündeliklik arasındaki tezatlığı iler… Çiçek adıyla kurulan kırılgan güzellik, korkunun normalleşmesine karşı etik bir çağrı gibi çalışıyor.

Kan davası sarmalında heba olan gençlik; aile hiyerarşisinin kadere çevrilişi sorununu “Çember” ile ele alıyor. Şiddeti, adaleti, adaletsizliği, toplum içindeki kodları, erkeklik ritüellerini çağrıştırıyor. Başladığı yere yaklaşan kapanışı sembolize ediyor çembersel yapı deyimiyle. Tekrarın ritmiyle yazılmış bir kader anlatısı adeta. Bireyin fail olmadan da şiddete “dâhil” edilişini gösteriyor; töre eleştirisini melodrama düşmeden kuruyor.

Neşenin üstündeki ince bir keder perdesini aralıyor “Kalbimdeki Şen Kuşlar” ile. Evdeki düğün davulunun sesiyle yıllar evvel verilmiş sözün gölgesi tezatlık oluşturuyor. Kişisel-töresel sözlerin gölgesinde kalan güncelliğe bağlıyor, mutluluğun da politik bir iklim işi olduğunu sezdiriyor. “Davulun sesiyle kalbimdeki kuşlar aynı anda çırpındı.”

Toparlamak Gerekirse

Az malzeme ile çok güzel bir yemek yapabilen bir yazar benim gözümde Özyıldız, 80 sayfalık bir kitap ile ülkenin değinilmesi gereken en önemli sorunlarına yeri geldiğinde mizahi yeri geldiğinde sanatsal ve edebi benliğin baskın olduğu bir üslup ile yer vermiş ve okurun da bir nevi kendini deşarj etmesine olanak sağlamış. Hepimiz yeryüzünün birer karıncalarıyız aslında, elimizde olan güç, birlik olabilmek. Yerle yeksan olmuş dünyanın, yerin dibine batmış insanlığın karşısında bir değil bin olmanın önemini bizlere haykırıyor Özyıldız, ustaca harmanladığı bu eserinde. Bir’in üstesinden gelemeyeceği işler bin olup halledilir. O zaman haykıralım biz de “Haydiyin öyleyse düşün yollara, dağılın ülkelere kentlere, yeryüzü türkünüzü çınlasın. Duymayan kulak, görmeyen göz, sevmeyen yürek, inanmayan kafa kalmasın. Yeryüzünün bütün karıncaları birleşiniz.”

Yorum yapın