Masthead header

Yeni zaman öyküleri/öykücüleri 2: Bugünün edebiyatı nerede? | Feridun Andaç

FavoriteLoadingOkuma listeme ekle

feridun andac 10.tifÇalışma masamda duran, okuduğum, okunmayı bekleyen kitaplara göz atınca; aldığım notlara dönüyorum. Şu sıralarda öyküler öncelikli okumalarımda…

Her okuma edimi bir düşünceden kaynaklanır elbette. Zaman zaman “görev” okumaları dediklerim olmuştur. Bir şeyi anlamak, tespit edebilmek ya da bir durumun yansılarını görmek için yapılan okumalardır bunların çoğu da.

Gelin görün ki seçip masama aldığım kitaplara dönük okumalarımı bunlara katmadan; kim nasıl yazmış, şu yaşadığımız günler yazılan/kurulan edebiyata nasıl yansımış diye bir bakışımı öncelediğimi söylemeliyim gene de.

Öyküyü öne alma nedenim, şu anki toplum yapımızı/insanı en iyi anlatabilen bir türün öykü olduğunu düşünmemden kaynaklanıyor.

Yazılan roman sayısının çokluğu, bizim, henüz roman toplumu olduğumuzun bir göstergesi değil. Roman, bence, bilgi toplumuyla ortaya çıkan bir olgudur. Bu konuda henüz emekleme, hatta “taklit” dönemindeyiz. Yazanını hazırlamadan yazılana “iyi” demenin olanağı yok. Bireysel başarılar o yazarların kendi öykülerinde saklıdır. Romanın gelişmişliğinin bir göstergesi değildir.

Roman bilime yakındır; romancının donanımlı olmasını ister. Tarih bilincinden estetiğe, sosyolojiden iktisada, psikolojiden mitolojiye, edebî bellekten toplumu/insanı okuma biçimine kadar birçok şeyle ilgisi/ilintisi, bağı olmalıdır romancının. Roman, yaşadım/gördüm/hatırladım yazdım demek değildir. Bugünün yazılan romanlarının çoğunun bu imlediğim bilgilerin ışığında yazılmadığı o kadar açık ki… Ya romancı tarihçiliğe soyunuyor ya da anılar/anıştırmaların yazıcısı kesiliyor.

Bugünün romancısı Tolstoy’dan daha ileride bir roman yazmalıdır, Joyce’u da aşmalıdır. Balzac’ı ve Stedhal’i iyi kavramalıdır…

Onlar kendi kültürel/toplumsal/bireysel varoluşlarının birer ürünüydüler. Yaşantılarına baktığınızda neyle/kimlerle hesaplaşarak oraya vardıklarını görürsünüz. Hele hele göze aldıkları ise hiç yabana atılacak gibi değildir.

Akıl çağını yakalamayan bir toplum bilgi çağını yakalayamaz. Bugün üretim endekslerine, ihracat göstergelerine baktığımızda bilgi/teknoloji üretemeyen bir toplum olduğumuzu görürüz. İlk sırada buzdolabı ihracatımız ya da montaj sanayinin ürünü otomobil vardır. Üniversitelerde bilimin ne kadar yapılabildiği su götürür durumda!

Eğitime dönük eleştirilerimizi sıklıkla yineler dururuz; eğitim sistemi çöküyor. Niteliksiz insan yetiştiriyoruz feryadı her yerde… Peki, şunu hiç soruyor muyuz; bunları yetiştirecek eğitimcileri yetiştirebiliyor muyuz? Bu konuda neredeyiz?

Edebiyat dediğimiz şey de buralardan çıkıp gelen bir olgudur. Çağını yakalamak sözü bile artık yeterli kalmıyor birtakım tanımlar yapmaya.

Şu da bir gerçek ki; ülke siyasetimiz neredeyse edebiyatımız da bundan ne ileride ne de çok gerilerde.

Azgelişmişliğinin neden/niçinlerini sorgulayamayan bir toplumda hâlâ “Üç Tarz-ı Siyaset” geleneğini güden siyasi figürlerle, milliyetçi söylemlerle yol alınamayacağı ortada.

İç fındığın kilosunun 120 tl.’ye satıldığı bir ülkede tarımdaki durumumuzun geldiği bu yeri sorgulayıp çözüm yaratamayan siyasetin, ve bundan da hiç haberdar olmayan bir edebiyatçının ortak noktası “kötü” siyaset ve “edebiyat” yapmaktır kanımca!

Oysa, gelişmiş toplumlarda büyük anlatıcılar böylesi dönemlerde ortaya çıkar. Balzac, Dickens, Tolstoy varlıklarını ülkelerinin geçiş dönemlerine borçludurlar bir bakıma.

Stendhal’i okuyorum günlerdir. Dilimize yeni kazandırılan “Henri Brulard’ın Yaşamı” adlı özyaşamsal anlatısı onun çağcıl kavrayışıyla birlikte yaşamına/yazarlığına dair önemli ipuçları veriyor bize. Taşradan çıkıp Paris’e gelen Napolyon hayranı bir gencin sürüklendiği tutkulu yaşamdan sahneleri kendi kaleminden okumak şaşırtıcı. Ama bir o kadar da çağına ayna tutan bir romancının varoluşunu anlatıyor bize bu öykü… Küçük yaşamlardan büyük öykülerin çıkamayacağını bir kez daha hatırlatıyor bize Stendhal. Ondaki gerçeklik duygusunun debisini gösteren bir anlatıda yol alırken ister istemez günümüz romanının neden henüz kıvamına eremediğini, büyük anlatıcıları edebiyatımızın neden çıkaramadığını gözlüyorsunuz.

Toplumun kıyısında durarak tarihi fantezilere, kent bunalımlarına, taşra sıkılganlığına sarılarak roman yazılamaz. Hayatın içinde olmayan yazarın yazdığı hiçbir şey inandırıcı değildir. Aidiyet, bellek, kimlik, insanlık durumu üzerine sözü olmayan romancının yazacak hiçbir şeyi yoktur.

Stendhal’in yazı ahlakına, yazarlık vicdanına dönünce bugünün edebiyatında yazınsal türlerin yavanlığını görmemek mümkün değil. Belki de asıl oradan başlamak gerekiyor tartışmaya, edebiyatın neden çıkmazda olduğunu anlamaya/anlatmaya.

Kendi payıma yeni öyküleri/öykücüleri (Melisa Kesmez, Halil Genç, Seray Şahiner, Feride Şahin, Pınar Öğünç, Sibel Öz, Gül Ersoy, Nil Sakman, Mehmet Erte, Gamze Güller, Deniz Arslan, Elif Key, Esra Tanrıbilir, Fuat Sevimay, Berna Durmaz, Sine Ergün, Suzan Bilgen Özgün, Kadir Öztopçu, Mahir Ünsal Eriş, Murat Şahin, Murat Başhekim, Çağnam Erkmen, Birgül Oğuz, Ayşegül Çelik, Ethem Baran, Menekşe Toprak…) okuyunca birçoğunun yazdıklarıyla insanı/toplumu daha iyi anlattıklarını gözledim demeliyim.

Öykünün neden romanın önüne geçtiğini sanırım irdelemek gerekir. Bunu da birkaç yazıda dile getirmek en iyisi.

Feridun Andaç – edebiyathaber.net (23 Haziran 2015)

Bunlar da ilginizi çekebilir:

  • Asipena - 23/06/2015 - 15:41

    Memlekette genç yazarların piyasa şartları altında nasıl ezildiğini ve yok sayıldığı anlatmak istiyorum. Çoğu genç yazarın kitabı zaten basılamıyor. Basmak isteyenlerin büyük bir yüzdesi yayın evine ilk basım maliyetini vermek zorunda. Yani yazım sürecinde yazdığın her sayfa extra bir maliyet demek. İlaveten, yayıncılar kalın kitap sevmiyor çünkü tekelleşen bir kaç dağıtımcı bu kitapların raflarda çok yer kaplamasından dolayı kalın kitapları sevmiyor(muş) ve kitabınızı raflarına koymuyor.(D&R, NT vb.) Hatta yayıncınıza şu cevabı bile verebiliyorlar; Bırak rafa koymayı depoda bile yer yok. Sizce genç yazarların özellikle öykü türüne yönelmesi bir tesadüf mü? Yayıncılar özellikle bunu istemeye başladılar. Kısa öykülerden oluşan max 100 sayfalık kitaplar. Çerezlik yani. İşte genç yazarın özgür, yaratıcı ortamı.

    Farzı mahal kitabınız bir yayın evi tarafından beğenildi ve basılmaya karar verildi( bu yayın evleri kesinlikle büyük yayın evleri değil çünkü bu büyük yayın evleri kendisine para kazandırmayacak, isim yapmamış yazarı eserin niteliği ne olursa olsun bünyelerine katmıyor) size dağıtım ve reklam sözü veremiyorlar. Genç yazar bu anlamda tek başına bırakılıyor ve nasıl olacaksa kitap satışı bakımından bir şekilde başarılı olmasını bekleniyor. Çoğu genç yazarın ilk baskıları depolarda çürümeye bırakılıyor. Çünkü kimsenin o kitaptan haberi yok. Talep yok. Üzerine görsel ve yazılı basında çalışan eleştirmenler de sadece isim yapmış, orada burada reklamı dönen yazarları sanki hiç tanınmıyormuş gibi birde köşelerinde tanıtıyorlar.

    Bir kişiye altı senede bir kitabın düştüğü memlekette tabiki genç yazarların bu çektiği sıkıntılar normaldir diyeceksiniz ama ben bu noktada şunu söylemek istiyorum. Aslında benim eleştirim kendine ‘okuyorum’ diyen kesimde. Onlar okumuyor verileni tüketiyor. Bugün sözde Türkiye, bazılarına göre kitap ülkesi olmuş. Dünya sıralamasında 12. sıradaymışız. Olabilir tabi zira bazı yazarlarımızın ilk baskıları 150-200 bin civarında. Ama soruyorum size bunların sayısı kaç. 10-15 yazar üzerinden dönüyor Türkiye kitap piyasası. Herkes kendisine sunulan yazarların kitabını okuyor. Kimse keşfetmek, yeni bir yazarla tanışmak istemiyor. Zaten az olan okuyucu kitlemizin profili de bu ne yazık ki. Bugün araştırırsanız eğer Türkiye de kitap teliflerinin %50 den fazlasını sadece 3-4 yazarın aldığını görürsünüz. Bu ülke genç yazara sunduğu bu şartlarla şunu söylüyor adeta; Sakın ha üretme, bu işlere bulaşma, sistemin kölesi ol.(Danimarka hükümeti ülkesinde ki yazarların kitaplarının ilk 1000 adetini kendi satın alıp kütüphanelerine yolluyor ve bir anlamda isimsiz, genç yazara bu şekilde destek oluyor.) Edebiyat yapmak, görsel sanatlarla veya örneğin heykel sanatıyla uğraşmak zenginin yapacağı iş artık. Halk çalışsın ve karnını doyursun yeter. Bir memleket gençlerinin içinde barındırdığı heyecanı öldürerek yükselemez.cevaplakapat

  • albert - 24/06/2015 - 16:47

    Yazının sonunda bir sürü yeni yazar ismi sayılmış. Bunların kaçı geleceğe kalacak? O öykücülerin kaçında bir Bekir Yıldız, bir Bilge Karasu, bir Fakir Baykurt, bir Yusuf atılgan parıltısı görebiliyorsunuz? Bu isimler hak ettiklerinden fazla bile övülüyorlar bence.cevaplakapat

  • GENÇ BİR YAZAR - 25/06/2015 - 00:34

    Albert,

    Bilge Karasu, Yusuf Atılgan, Fakir Baykurt… ve diğerleri…

    Acaba bunlar Türk klasikleri arasına girebilmek için kaç tane sizin gibi yerici okur/eleştirmenlerin dikenli sözlerine maruz kaldılar?

    Bir yazar yazmalı, bir okur da bunları okumalı. Sonra herkes tartışmalıi yazar hatalarını görmeli, okur eksiklerini bilmeli-ki bu coğrafyanın edebiyatı gelişmeli.

    Saygılar…cevaplakapat

  • ben de genç bir yazarım - 26/06/2015 - 09:05

    Genç yazarlara şans verilmediği algısı hem doğru hem yanlış.
    Tamam, belki Can’dan kitap çıkarmak çok zor, hele Metis imkansız gibi ama İletişim her ay bir veya iki yeni yazarın ilk kitabını basıyor. Kaldı ki o kitaplar da öyle ahım şahım değiller, yayımlanmadıklarında edebiyat dünyası fazla bir şey kaybetmez. Ama genç yazarlara böyle bir imkan veriliyor. İşler o kadar da kötü değil yani.
    Yayınevlerinin genç yazarları öksüz bıraktığı, kitaplarının depoda çürüdüğü görüşü de yanlış. Feridun Beyin listesinde saydığı isimlere bakın. Önemli ödüller hep bu arkadaşlara verilmiyor mu? Gazete eklerinde haklarında övücü yazılar çıkmıyor mu? Okurlarla imza günü, söyleşi yaptıklarında yalnız mı kalıyorlar? Hatta aralarında gayet medyatik olanlar da var.
    Bunların yaptığını yapmak zor değil. Fakat bunların yazdığı kitapların kaçı yeni bir şey söylüyor, okuru ve edebiyat geleneğini sarsıyor, her sene yayımlanan yüzlerce edebiyat eserinden bir farklılığı var?
    Feridun Beyin listesine dahil olmak kolay, asıl zor olan kalıcı olmak. Bunun için ilk kitabınızın çok sağlam olması lazım. Murat Uyurkulak ilk romanı Tol ile bunu başardı ama devamını getiremedi.
    Öyle güçlü bir ilk kitapla okurun karşısına çıkmalısınız ki ne reklama ne ödüle ne edebiyat dünyasının köşe başlarını tutmuş bıyıklıların ittirmesine ihtiyacınız kalmalı. Bu da yetmiyor. Aynı anda bir kaç eser üzerinde çalışmak lazım. Yani ilk kitapla sağlam bir yer edindikten sonra fazla arayı açmadan en az ilk kitap kadar güçlü ikinci bir kitap çıkarmak lazım. Yirmi sene önce İhsan Oktay Anar, İletişim yayınlarına iki dosya birden göndermişti. Bunlar birer yıl arayla basıldı ve yazar oradan aldı başını yürüdü. Doğru taktik bu.
    Kendi göbeğimizi kendimiz keseceğiz ve pek azımız kalıcı olacak. Bu cangıldan başka çıkış yolu yok. Varsa yazın.cevaplakapat

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z