Masthead header

Sevgi Can Yağcı Aksel: “Aşk bence bir olmamışlık halidir”

FavoriteLoadingOkuma listeme ekle
Fotoğraf: Oğuzhan Burak

Fotoğraf: Oğuzhan Burak

Söyleşi: Can Öktemer

Sevgi Can Yağcı Aksel‘in ilk öykü kitabı Kapıya Not Bıraktım, geçtiğimiz günlerde Ayizi yayınlarından yayımlandı. Sevgi Can Yağcı Aksel, ilk öykü kitabında aşkın hallerini, yurtdışında yaşamayı, hayvanları ve kısacası hayatın ta kendisini anlatıyor. Kapıya Not Bıraktım’ın oldukça minimalist bir anlatım tarzı var, ironik yer yer de hüzünlü… Sevgi Can Yağcı Aksel’le ilk öykü kitabını, geçmişi, belleği, yarım kalan aşkları ve hayatın döngüsü üzerine konuştuk.

 -Kitabın oluşum sürecinden bahsedebilir misiniz?

Kitap tasarısı kısa öykücüklerin yeterince biriktiğine ikna oluşumdan sonra oluştu aslında. Her zaman kendimi yazarak ifade etmeyi seven bir oldum. Efkârlanınca, heyecanlanınca, birilerine, bir şeylere hayranlık duyunca, kırılınca, öfkelenince hep yazdım… Bu büyük büyük izleri yazarak sabitlemek istedim sanırım… Duyguyu, izlenimi, aldığım dersi…  Sonra mektuplaşan bir ailede büyümenin getirdiği yazarak paylaşma hali vardı hep. Bir arada olamayan bir aileydik. 12 Eylül sonrası çekirdek aile fotoğrafı olamayanlardan. Ben küçükken mektuplardan aile olduk, kâğıttan gemiler gibi…  2000’lerin başlarından sonra um:ag’taki yazma seminerleri… Rahmetli Emin Özdemir’in, Mehmet Eroğlu’nun, Ali Cengizkan’ın, Yıldırım B. Doğan’ın, Ahmet İnam’ın öğrencisi olmak, bana yazma cesareti kazandıran önemli bir süreçti. İlk kurmaca öyküleri yazdığım yıllardır. Ve ilk haikumu: “O bulut işte/içimdeki yağmurun/yorgun annesi” Ali Hoca bunu beğenmişti, hayran olduğum şairden o ilk beğeni yazma arzumu çok tetiklemiştir. Macar edebiyatı ve çevirmen olarak başka bir yazma konumu da çok önemli bir eşik. Bunların hepsi kitaba doğru adım adım ilerletti beni. Kendimi en iyi ifade edebildiğim türü ise  IstvanÖrkeny’in Bir Dakikalık Öyküler ismindeki kitabını okuyup seçtiğim öyküleri  çevirmeye başladıktan keşfetmiş oldum. Çok büyük bir yazar. Bizim okurlar çok sevdi onu. Örkény, metinle, anlatıyla, üslupla ilişkimi çok belirledi ve besledi. Dünyayı başka görür oldum sayesinde.

-Bu kitaba girmeyen öyküler var mı?

Dışarıda kalan bir hayli öykü var, uzunca bir zaman aralığında yazdığım için, aynı zaman diliminde benzer duygu yoğunluklarıyla kaleme alınmış, tema ve anlatım olarak birbirine yakın öykülerde yoğunlaşmalar vardı. Onları elemek zorunda kaldım. Kendimce bir denge gözetmeye çalıştım. İlk kitap, çocuğun kurduğu ilk cümle gibi. Neyi sakınıp neyi paylaşacağını belirlemek benim için biraz zorlayıcı oldu. İlk öykücüklerle son zamanlarda yazılanlar arasında üslup farkları var tabii yine de birbirleriyle bağlantılı bir seyir halindeler ve yolculuk hâlâ da sürüyor.

-Öykülerde minimalist anlatım göze çarpıyor. Minimalist anlatım tarzı son zamanlarda Türkiye edebiyatında da gözlemlenen bir durum. Siz bu durum için ne demek istersiniz?

Minimalist anlatım aslında çok da yeni bir tarz değil. Orta Avrupa edebiyatında yaygın. Bizde de denenmiş bir tür. Şimdilerde yeniden keşfedildi sanırım. Ömür uzadıkça, zaman kısalıyor, yaşam kalabalıklaştıkça yalnızlık dayanılmaz bir hal alıyor ve bu ironik tezatlar, üzerine bastığımız anlara, gündelik anekdotların içine gizlemiş, su birikintisi gibi görünen dipsiz dehlizlere, ya da buzdağı sandığımız küçücük tepeciklere bir farkındalıkla bakmayı gerektiriyor. Olanı görebilmeyi, süzebilmeyi, yalınlaşabilmeyi gerektiriyor. Gündelik yaşam, sıradan ilişkiler, hep yürüdüğümüz sokaklar, iktidar ilişkileriyle, tarihle, politikayla birleşip insanı koza gibi sarıyor.  Kentli, modern, dijital yaşam, tüketmeye alkış tutma hali,  minimalizmle bir tezat içinde. Kendi yazma halimi yalnızca oraya dayandıramam ama saygı duyduğum ve beslendiğim kesin.

-Görselliğin öne çıkmasıyla daha az tasvire yöneldik diyebilir miyiz?Mekan tasvirine gerek kalmadan, anları öne çıkaran bir anlatım tarzı daha öne çıktı galiba…

Kast ettiğin teknolojik gelişmelerle ilgiliyse aynen öyle, görsel kültür yaşama oldukça egemen oldu. Eskiden tarifine muhtaç olduğumuz uzakları, insanları, durumları artık kendi gözlerimizle anında görebiliyoruz. İstesek de istemesek de.  Ama yalnızca görmeye dayalı bir anlama haliyle, kim bilir neler kaçırıyoruz. “Göz kişinin bildiği kadarını görür” derler ya, işte tam da bu his bulunduğumuz anda ve mekânda olup bitene merak duymaya yol açıyor sanırım. Bir şeyi gözlemeye başladığında, zihninde onunla ilgili sorular üretmeyi başardığında anlamaya da başlıyorsun.O zaman mekânın tasviri de kişiselleşiyor. Sadece kayıt cihazından ibaret değilsin, onu zihninle ve ruhunla da sen anlamlandırmaya başlıyorsun.

-Bazı öyküler hüzünlü, içerisinde ironi de var, masalsı, öbür tarafta trajik olaylar var. Öyküleri oluştururken nasıl bir yol haritası çizdiniz?

Öyküler hayat gibi. Hangisi daha büyülü, hangisi daha gerçekçi, hangisi daha sürprizli kesin bir şey söylemek zor. Ben yaşarken de yazarken de çok katmanlı hallere alışkınım, her şey ancak karşıtıyla bir arada mümkün. O yüzden hayat devam edilebiliyor. Keder ve kahkaha, komedi ve dram birbiri içinde var olabiliyor. Birini tarif edebilmek için, mutlaka bir diğerinin deneyimlenmesi gerekiyor. Cenazede oraya uygun düşmediğini düşündüğün absürt bir durum, en büyük acını deneyimlerken seni güldürebiliyor. Bunların hepsi sanırım, duygusal tepkiler. İnsan için hepsi çok gerçek, olağan… Ben zaten olağandaki mucizeleri seviyorum. Minicik ve sıradan hayattaki şeyler o kocaman ağdalı cümlelerdenhem daha samimi hem daha derin ve güçlü geliyor bana.  Soruna dönecek olursam benim öykü kahramanlarıyol haritalarını böyle çizdiler. Kitaptaki Karasinek Vızo’nun başına gelenler örneğin… Hepimiz bir an geliyor Jüpiter’e uçmaya çalışıyoruz ama gidiyor muyuz, gidebiliyor muyuz, gittiğimize değer mi bunlar ayrı mesele. Zaten ana mesele oraya varmak mı, yoksa oraya uçmak mı? Bu soruya verilen cevap hem yaşarken, hem yazarken, hem okurken durmayı seçtiğimiz yeri açık ediyor.

 -Hayvanlar da kitapta öne çıkan karakterler. Salyangoz mesela…

Salyangozlar hep çok ilginç gelmiştir bana.  Çok kırılganlar, üstüne basınca darmadağın oluyorlar ama koca dünyayla aralarına sınır çeken bir kabukları var. Kendin olmak. O kabuklar herkese lazım.  Kimsenin içeri giremediği bir özerklik, bu yaşamda çok mahrum bırakıldığımız bir hal.  Birbirimizi tarif etmek, denetlemek, ayar vermek, yargılamak, terbiye etmek konusunda çok bonkörüz ama içgörüyle kendi kabuğunun içiyle ilgilenmeye kolay kolay yanaşamıyoruz. Kabukları, kabukluları seviyorum. Narin, kırılgan yine de çok direngen bir hal kabuklu olmak. Hayat her canlı için hep bedenen eksilme, ama geride hep iz bırakmadan ibaret. Salyangozlarda bunu seyredebiliyorsun.

 

Fotoğraf: Alperen Kaya

Fotoğraf: Alperen Kaya

-Öykülerinizde de yalnızlık tema olarak da öne çıkmış; lakin günümüzde olduğu gibi romantize edilmemiş, olduğu gibi bir yanlızlık hali…

Maruz kalınan bir “yalnızlık”ile tercih edilmiş ya da olağan bir “tek başınalık” aynı değil elbette. İnsan tek başına da olabiliyor, yalnız da kalabiliyor bu hayatta. Abartmamak gerek. Bu ikisi arasındaki ayrımı Cumhur Boratav’dan duymuş ve çok etkilenmiştim.

-Yurtdışında yaşama deneyiminizi de kitabınızda öykülerinizde yer veriyorsunuz… 

Macaristan’da ilk karşılaşmaların bende çok izi var.  Bir de ben Macarca bilerek gittim oraya. Dili bilmek anlaşmayı kolaylaştırır sanarak. Evet o bir avantaj mutlaka. Ama duyduğunu ne kadar anlamış oluyorsun? İşte ilişkilerde temel soru bu. İster kültürlerarası karşılaşmalar olsun ister en yakın ilişkiler…  Etrafında ne konuşulduğun anlamak, aynı dili konuşmak anlaşmak demek değil. Ben bunların sevimli, gülünç deneyimler olarak yaşadım ve onların izleriyle oynadım öykülerde. Macaristan’ı biliyor olmak, edebiyatını, tarihini okumuş olmak bir bilgi tabii ama o bağlamda, o bilgi içinde kendini bilemediğin için birçok sıra dışı deneyim yaşanabiliyor. 

–  Orada tanıştığınız insanların sizin geçmişinizi bilmemesi de çok kıymetli… 

Tabii, öyle bir ilişki kurunca insanlarla yeni biri gibi olabilme şansın da oluyor.  Belleğin yükünden, kolektif belleğin birikiminden bir süre sıyrılıp anlık yaşayabiliyorsun. Davranışların hangi bağlamda algılanabileceğine dair üzerinde sorumlulukların, yüklerin yok. Onların ön yargıları kadar var ya da ama onu da sen belirlemiyorsun, onların yükü. Oranın tarihinden, anlık politik taraftarlıklarından muafsın, “yabancı”sın. Aylak aylak varlığını gezdiriyorsun. Ama bir süre geziniyorsun çok sürmüyor o… Günlük rutin yaşam rutini oluşmaya başladıktan sonra sen artık oranın bir parçası haline geliyorsun bir yabancı olarak… Her şeyi başımıza saran rutinler aslında.

– Hayatın bir döngü olduğu ve herkesin sırası geldiğinde bir kenara çekileceği gerçeğini de öğütlüyorsunuz kitabınızda…

Hayatta döngüler hep var ve hep olacak. “Gençlerin önünü açın kardeşim!” derler ya, bu bir lütuf değildir aslında. Yapılması gerekendir. Ama nerede. Hiyerarşik yapılar her zaman bu doğal döngüye arsızca meydan okur.

-Aşk teması da öne çıkıyor kitapta. Hayal kırıklığı, yarım kalmışlık gibi öğeler çok dikkat çekiyor.  Aşkta bir dengesizlik hali de var. Hep bir karmaşa var…

Aşk bence hep bir olmamışlık halidir. Eksikliği gidermek için ve onu bir bütüne erdirebilmek umuduyla peşinden koştuğumuz, aslında karşımızdakini bu bağlamda pek güzel nesneleştirdiğimiz bir şeydir. Öykülerde de bu öyle. “Gel ve hayallerimdeki kişi ol! Ama benim gibi olma! Gerçek ve sıradan biri olma! Benim olmadığım şahane biri ol sen ama  benim ol,  sana sahip olayım!..” Birbirimize böyle gidiyoruz. Dolayısıyla bu halin gerçek hayattaki karşılığı kavuşamamak. Düş kırıklıkları. Elde edememek. Yok ki öyle biri, nasıl kavuşursun. Gerçek hayatın ortasında en güzel düşlerinden birlikte bir bina inşa etme çabasıdır aşk ama herkesin düşü biriciktir. İnşaat sırasında bunu görünce itişmeler kakışmalar başlar zaten. Ortaçgil şarkısındaki gibi dengeye dönüşebilirse de sevgi olur, huzur olur. 

-Mevcut sevgilisini eski sevgilisiyle sürekli kıyaslayan bir karakter vardı kitabınızda…

Aşkta beklentiler genelde irrasyonel oluyor. Ortada beklenti varsa ve o beklenti aşka ilişkin at kestanesiyle ıhlamuru kıyaslamak gibi bir şey oluyor. O kadar irrasyonel bir şey. Bu irrasyonel halleri ancak aşk geçtikten sonra fark ediyoruz. “Ne saçmalamışım” diyoruz. Aklı bir ilişkide takılıp kalan, sonrakileri hep onun devamı ya da uyarlaması gibi yaşıyor. Öykülerde de öyle.

– Yarım kalan aşk hikayeleri var da kitapta bolca…

Aşkın yarım kalmama ihtimali yok… Yarımlığıdır onu aşk yapan.

-Peki yarım kalan hikayelerin ileride tamamlanacağına inanır mısınız?

Öykülerde tamamlanır. Filmlerde, şarkılarda, rakı içerken tamamlarsın. Daha ne olsun. Güzel bir aşkı iyi bir ilişkiye dönüştürebilip hayatına kattıysan da yanındaki o güzelim eli kavradığın an kadar değerli bir şey olamaz. Emek verilmiş… En şahane haldir bu.

-Geçmişle kurulan ilişkiler kitabınızın bir diğer temalarından biri… Ama tıpkı yalnızlık melesinde olduğu gibi bayat ve klişe bir hal olarak ele almıyorsunuz. Tam tersine geçmişi olduğu gibi kabul edip, yola devam etmeyi öneriyorsunuz…

Geçmiş bırakılan, uzak düşülen ve yitirilen şeylerle anlamlandırılıyor. Kaybetmek geçip giden bir hal değildir.  Kavuşsan bile sonrasında, ayrı düşülen zamanlar kayıptır ve acılıdır. Kavuşamadıysan zaten kesintisiz sürüp giden bir histir o. Ya da hissizliktir.  Anılar su damlacıkları gibi aniden birbirlerine eklenip göle dönüşebilirler bazen, içinde boğulacak gibi olursun. Hani geçmişti? Geçmemiş. Kıyıya çok var. Hiç yok olmuyorlar, birleşiyorlar, parçalara ayrılıyorlar, ufalıyorlar, sığlaşıyorlar, derinleşiyorlar ama yer değiştirmeleri miktarlarını azaltmıyor…

-Bu anlamda bellek meselesi de önemli bir hale geliyor sanırım…

Geçmiş hep bugünden tarif edilebilir bir şey… “Geçmiş aslında gelecekle ilgili bir şeydir.” Yaşanmış olan şeylerle mücadele etmenin, onlarla hesaplaşıp durmanın hayatımı daha kolaylaştırmadığını görüyorum. Geçmişle hesaplaşmıyorum ama geçmişle hesaplaşma halleriyle çok hesaplaşıyorum.  Bu da evet, bellek meselesi tabii…

– Kitapta sizin hayatınıza dair otobiyografik ögeler de göze çarpıyor. Bu anlamda size ait hatıraları öykülerde anlatmak geçmişin yükünden kurtulmanıza sebep olduğu söylenebilir mi?

Paylaşmak elbette yükleri azaltır ama az önce de söylediğim gibi toplam ağırlığı değiştirmez sadece yükü taşımayı kolaylaştırır… Yük açısından bakarsan hep aynı… 

Avrupalılarda itiraf kültürü çok yaygınken bizde öyle bir şey yok gibi sanki…

Bizde de aslında bir yandan çok konuşulur bazı travmalar. “İnsanın acısını insan alır” derler ya öyle bir kültür vardır…Zorluklar yaşarken birbirimizi pek yalnız bırakmayız aslında. Her kültürün konuşmakta çekindiği yasak alanları var.

edebiyathaber.net (19 Kasım 2018)

Bunlar da ilginizi çekebilir:

  • Tahsin Deniz Arpacı - 20/11/2018 - 01:26

    Sevgi Güzel yazı olmuş, ellerine sağlık …***cevaplakapat

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z