Masthead header

“Sessiz Bir Ölüm”: Beauvoir’ın anne imgesi üzerine | Semrin Şahin

FavoriteLoadingOkuma listeme ekle

sessiz-bir-olumRoland Barthes Yas Günlüğü kitabında, “Kadın bedenini tanımadınız siz! Annemin bedenini tanıdım ben, o hastayken, sonra da ölüm döşeğinde” der. Ölüm bazı şeyleri daha iyi kavramımızı sağlar gerçekten de. Beauvoir da annesinin hastalığı ve sessiz ölümü karşısında annesini daha iyi tanımak durumunda kalır. Bu tanıma sırasında kendi ruhunun kuytularında unuttuklarıyla da karşılaşır. Hem kendini, hem de annesini yeniden keşfetmeye başlar. Çocukluğundan genç kızlığına geçiş dönemindeki anne imgesiyle hesaplaşır. Bu hesaplaşma aslında dirim ve ölüm arasında kalan insanın varoluş kaygısının bir yansımasıdır.

Yaşamın getirdikleri karşısında kendi ahlakıyla ters düşmesi kitapta şu şekilde anlatılır:

“Hastaların, uzun süre büyük acı çektiklerini gördüğüm zamanlar, yakınlarının durgunluğu karşısında sık sık, öfkeye kapılmıştım: ‘Ben olsam, öldürürdüm onu” oysa ilk sınavda yelkenleri suya indirmiştim. Toplumsal ahlaka yenilmiş, kendi ahlakımı yadsımıştım. ‘Hayır,” demişti bana Sartre, ‘Tekniğe yenildiniz: Başka türlü de olmazdı bu.’”(s.66)

Hayat karşısında hep güçlü olan Beauvoir, annesinin hastalığı sürecinde yaşadıklarını yalın ve akıcı bir dille anlatır Sessiz Bir Ölümde. Anne imgesini ölümsüzleştirir kitabında Beauvoir. Bu imgenin kutsallığı değildir üzerinde durduğu. Bir çocukla anne ilişkisinin aslında nasıl olması gerektiği kendi deneyimleriyle bize sezdirir. Anne kız; hiçbir zaman bir sırdaş, gerçek anlamda bir anne çocuk ilişkisine sahip olamamıştır.

“Annem, sırtüstü, yastıksız, yüzü mum gibi, burnu incelmiş, ağzı açık uyuyordu. Kız kardeşimle bir hemşire başında bekleyeceklerdi. Evime döndüm. Sartre’la oturup konuştuk, Bartok dinledik. Ansızın, gecenin on birinde, handiyse çığrından çıkıp sinir nöbeti halini alan bir ağlama nöbeti…” (s.35)

Annenin değeri burada ortaya çıkar işte. Acının bastırılamaması, ölümün yalnızlığı sarmalar ruhu. İçindeki çocuk ortaya çıkar. Beauvoir’da bunu anlatır devamında:

“Donakaldım. Babam öldüğü zaman gözümden bir damla yaş gelmemişti. Kız kardeşime, ‘Annem için öylesi de bir, böylesi de’ demiştim. O geceye dek bütün üzüntülerimi anlamıştım: Gücümü aştıkları zaman bile bu üzüntülerde kendimi bulabiliyordum. Bu kez, büyük acımı denet altında tutamıyordum: İçimde benden başka biri ağlıyordu.” (s.35)

Acı en saf haliyle anlatılır burada. Annesinin ölüm döşeğindeki trajik hikâyesi değildir anlattığı aslında. Onunla ve geçmişiyle yüzleşir. İnsani değerlerle, insani ilişkileri karşı karşıya getirir Beauvoir. Annesini sorgular, genç kızlığında yaşadıklarıyla annesinin tutumunu kıyaslar.

Genç bir erkek hastabakıcı ile ilgili kızı Poupette arasında geçen diyalog anne ve kızları arasındaki mesafenin keskinliğini çok iyi anlatır.

“Poupette anneme: ‘Bu kadar genç, bu kadar hoş bir bakıcı bulmuşsun, yakınmazsın artık!’ demiş. ‘Evet,’demiş annem, ‘güzel erkek’(…) sesinde biraz özlem varmış. ‘Nasıl? Yerindiğin bir şeyler mi var? ‘Ya, ya! Yeğenimin kızlarına söylüyorum hep: Yavrularım, günlerinizi boşuna harcamayın.’ ‘Seni niye bu kadar sevdiklerini anlıyorum. Ama kızlarına böyle bir şey söylemezdin herhalde?’ O zaman annem, sesi ansızın sertleşerek: ‘Kızlarıma mı? Hiçbir zaman söylemezdim!” (s.64)

Beauvoir’ın annesi kızlarını kendinden her zaman uzakta tutar. Bir kız çocuğu olarak Beauvoir bunu sorgularken aralarındaki uçurumu anlamaya çalışır. “Annem benim hakkımda hiçbir şey bilmezdi,” der.

Beauvoir’ın gece klinikte kız kardeşinin yerine annesinin yanında kalmaya karar vermesi ve bunun üzerine annesinin onun gözünün içine baka baka “Sen, ürkütüyorsun beni” demesi okuyucuyu etkiler. Anne imgesi farklı şekillenir burada. Anne çocuk ilişkisindeki kırılmaya dikkat çeker yazar.

“Bana, düşünce adamı olarak verdiği değerden ötürü annem, her zaman biraz çekinmişti benden; oysa küçük kızına böyle bir değer vermekten bile bile sakınmıştı. Karşılık olarak, pek erken yaşta, annemin utangaçça davranışı beni de buz gibi dondurmuştu.”(s.78)

Anneye karşı hissedilen duygu yoksunluğu kitap ilerledikçe daha da ortaya çıkar: “Aramızdaki susku, büsbütün saydamsızlaştı.”(s.79) der yazar.

Varoluşçuluk Felsefesi’nin kurucusu sayılan Sartre’la yaşadığı aşk bir yana feminizmin kuramsallaşmasında büyük emek vermiş aktivist bir yazar olarak 20 yüzyılın en önemli isimlerinden biridir Simone de Beauvoir. Annesiyle olan ilişkisini anlattığı bu anılar, ona bambaşka bir yerden bakmamızı sağlamaktadır.

Sessiz Bir Ölüm gerek anlatımı, gerekse anlattıklarıyla mutlaka okunması gereken bir kitap. Kaybedilen kişi anne olunca insanın hayata bakışının nasıl değiştiğini Beauvoir’ın cesur sorgulamaları ve içtenliğiyle daha iyi anlayacaksınız.

Semrin Şahin – edebiyathaber.net (28 Eylül 2015)

Bunlar da ilginizi çekebilir:

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z