Masthead header

Özcan Doğan: “Anlaşılmaz gibi görünen noktalar romanı tamamlıyor”

FavoriteLoadingOkuma listeme ekle

Söyleşi: Şermin Korkusuz

Bay How Ne Yapmalı?da, gerçekle gerçeküstünün iç içe geçtiği, zamansız, mekânsız kurguların hüküm sürdüğü öykülerini okuduğumuz Özcan Doğan, bu kez romanıyla okur karşısına çıktı: Ayakları Pürdikkat Refakatçi Haydutlar.  Doğan’la öyküleri, romanı ve yazdıklarıyla bizi içine çektiği dünya üzerine konuştuk.

Çeviri, şiir, öykü, roman…  Her birinde isminizi gördük.  Dilin imkânlarını sonuna kadar yaşamak, tüm sınırlarında gezinmek istiyorsunuz diyebilir miyiz? 

Evet, tam olarak öyle. Şiir ile diğer iki tür arasındaki ayrım zaten aşikâr. Ama öykü ve romanın da kendine özgü anlatım imkânları var. Birinde yaptığınız şeyi diğerinde yapmanız pek mümkün değil. Bir metnin öykü veya roman şeklinde gerçekleşmesinin nedeni de bu sanırım. Ben öykü yazmaya devam ediyorum; fakat öyküden sonra roman yazmamın özel bir nedeni var. Romandaki temalar aslında birer öykü olarak aklımda şekillenmişti. Ama her bir temayı ayrı birer öykü olarak yazmak çok zahmetli olacaktı. Tek bir tema etrafında birleşen öyküler olarak, yani roman olarak yazmaya karar verdim. Bu benim için daha kolay oldu; yeni bir türü denemiş oldum böylece. Çeviri ise bambaşka bir konu. Başka bir dille kurduğunuz özel bir ilişki ve buradaki deneyimler kendi dilinizde yazarken farklı şekillerde ifade etme noktasında çok yararlı oluyor.

Ayakları Pürdikkat Refakatçi Haydutlar, bizi öykülerinizden alışık olduğumuz bir atmosferle karşıladı. Yine zamansız-mekânsız bir boşlukta, gerçek ile gerçeküstünün birbirine geçtiği bir alanda dolaştık. Siz klasik roman anlatısına kıyasla romanı nasıl nitelendiriyorsunuz?

Romanla ilgili yaklaşımım temel olarak sanat kavramıyla ilgili düşüncemin bir sonucu. Sanat eseri tanımı itibariyle kurgusal bir şeydir. Roman da bu şekilde gerçekleşiyor. Fakat klasik romanın aksine, metindeki kurgunun sadece görüntü düzeyinde kalması yetersiz bence, tabii öykü için de bu geçerli. Romanın, yalnızca kişi ve olayların “gerçek olmayışı” olarak değil, mümkünse tümüyle kurgusal olmasından yanayım; böyle yazmayı tercih ediyorum. Edebiyatta böyle örnekler çok ve iyi ki öyle. Romanla ilgili yaklaşımım işlediğim temaları ve ifade biçimlerini belirliyor haliyle. Gerçeküstü, fantastik veya absürd unsurlar bunu gerçekleştirmenin en güzel yolu. Buna sıklıkla başvurmamın nedeni bu.

Romanınız alışageldiğimiz anlatı akışı içinde ilerlemiyor. Romanın geneline hâkim olandan daha yoğun felsefî anlatımlarla karşılaştığımız bölümler var. Bu seçimin, romanınızı güçleştirmesinden endişe duyduğunuz oldu mu?

Böyle bir endişem oldu evet. Aslında felsefi şeyler yazmak gibi özel bir hedefim olmadı. Daha çok zihin akışı ve benzer tekniklerin ürünü bunlar. Fakat ana metnin daha anlaşılır olmasının bu durumu dengelediğini düşünüyorum. Ayrıca, felsefi ya da anlaşılmaz gibi görünen noktaların romanı tamamladığını düşünüyorum. Bunlar kahramandaki zihin karışıklığını yansıtıyor. Asıl endişem kurguyla ilgiliydi. Sözgelimi “Karanlıkta” adlı üç bölümde uyuyan ve rüya gören bir adam var; Lunyya’nın hikâyesini rüya olarak görüyor. Bu adam Lunyya’nın yolculuğu sırasında karşısına çıkıyor; siyah fularlı adam. Uyanma zamanı yaklaştığında adam kayboluyor ve sadece siyah fular kalıyor. Bir diğer endişem romanın sonuyla ilgili. Elimizdeki kitabı Luujik’in yazdığı çok açık, bunda sorun yok. Fakat romanın sonunda bulduğu dosya ile elimizdeki kitap ayrı. O dosya Lunyya’nın hikâyesinin ikinci kitabı, yani devamı. Birinci kitap, yani elimizdeki kitap evin bir yerinde saklı duruyor. Luujik uyurgezer bir yazar ve birinci kitabı hatırlamadığı bir yerlere koymuş. Biz henüz açığa çıkmamış olan o dosyayı okuyoruz roman boyunca. Romanın sonunda, bir ara yazdığı ve yine uyurgezer halde bir yerlere koyduğu ikinci dosyayı bulup okumaya başlıyor. Romanın bir yerinde “Ayakları Pürdikkat Refakatçi Haydutlar “ ve “Lezzet Tutkunu Melankolik Katiller” cümleleri var. Art arda geçen cümleler. Yani art arda iki kitap. Bir de yanan ev meselesi var. İşte bu tür kurguların anlaşılması konusunda endişelerim vardı; zira çok temel noktalar bunlar. Aldığım yorumlara bakılırsa endişelerimde haklı çıktım. Bu kadar kapalı bir kurguya başvurmasaydım iyi olurdu.

Bay How Ne Yapmalı?’daki öyküleriniz ile romanınız arasında karakterlerin kuruluşu, iç çatışmaları ve kullandığınız üslûp açısından benzerlikler var. Sanki kimi geçişlilikler olmasına izin vermişsiniz. En çok nerelerde buluşuyor öyküleriniz ile romanınız?

Evet, bu bilinçli bir tercihti. Romandaki bazı anlatılar veya sözler öykülerle paslaşıyor. Sözgelimi yazarlardan kaçan karakter, öykü kitabında sokakta yaşayan karakterle aynı diyebiliriz. Bir yerde, seslerden bomba yapmaya çalışan karakterler var. Bunlar da öykü kitabındaki bir öyküye gönderme yapıyor. O öyküyü okuyup etkilenen ve böyle bir işe girişen karakterler bunlar. Bunun yanında anlatı veya üslup olarak birtakım göndermeler de var. Tabii böyle örtüşmeleri öykü kitabını okuyan biri anlar ancak. Buna benzer başka şeyler var ve yazarken çok zevk aldım diyebilirim.

Romanı okurken aslında bitmemiş, daha doğrusu yazılmakta olan bir başka hikâyeyi okuyoruz. Okur, yalnız okumuyor aynı zamanda bir yazma sürecine tanıklık ediyor. Bu süreçte de hep karakterin yazarıyla girdiği çatışmanın ortasında kalıyor.  Bu durumu, öykülerinizde de görüyoruz. Sizin karakterlerinizin yazarlarıyla derdi ne?

Yazarlardan hoşlanmayan karakterler bunlar. Çünkü yazının ve hatta dilin dünyayı iyi bir yer yapıp yapmadığı konusunda şüpheliler. Bazı şeyleri dile getirip belli bir şekle hapsetmek veya kayıt altına almak onları değişmez hale getiriyor; dille ve yazıyla resmileşip kural veya kanun haline gelen şeyler insanlık tarihinden sorumlu. Karakterler ile yazarlar arasındaki çatışmanın arkasında bu yatıyor sanırım.

“Kendi hikâyemiz hep yarım kalıyor.”

Kahramanlarınızın çoğu yarım kalmış karakterler, bu yüzden varoluşsal çırpınışları çok hazin aslında. Fakat acıklı bir havaları yok, aksine durumu hafife alan muzip bir tavırları var. Bu, çaresizliğin mi bir sonucu, yani sizce karakterleriniz çok mu çaresiz?

Yarım hikâyeler durumu öykülerde olduğu gibi romanda da var. Yaşadığımız hayat hepimiz için yarım kalmış bir şey değil mi? Çok azı bize ait. Bize dayatılan hikâyeleri yaşamaya çalışırken kendi hikâyemiz hep yarım kalıyor, yarıdan bile az. Ortaya çıkan şey de bize değil, başkalarına benziyor; başka tasavvurların ürünü çünkü. Yazarken bunu ironik olarak ifade etmeye çalışıyorum. Hayatı sürdürmek için mecbur kaldığımız bir ironi belki de.

Peki, Luujik ve Lunyya da dâhil karakterlerinizi göz önünde bulundurursak yazdıklarınız, bir varoluş sürecinin tamamlanmaya çalışılmasını mı anlatıyor yoksa yokluğa güzelleme mi yapıyor?

Varoluş komedyasını anlatıyor diyebiliriz sanırım. Gülünç, ironik, absürd ve acıklı yanlarıyla insanlık tümüyle kurgusal bir anlatı gibi. İnsanlık tarihine ve bugüne baktığımızda “bu kadar da olmaz” dediğimiz o kadar çok şey var ki bu varoluşun akıl almazlığını, imkânsızlığını hissediyoruz hep. Aslında olmayan şeyler bize birer hikâye gibi anlatılıyor sanki. Bu durumda ben de olmayan bir şeyin içinde olmayan şeyler anlatıyorum. Yokluğa benzeyen bir varlığı anlatıyorum.

Sizden bundan sonra neler gelecek, sırada ne var?

Öykü yazmaya devam ediyorum. Ara sıra eleştiriler giriyor araya. Şu sıralar yeni bir proje üzerinde çalışıyorum. Uzun bir öykü olacak gibi görünüyor. Ama biraz daha uzayarak roman da olabilir. Konu itibariyle buna uygun. Kafamdaki şeyi yazabilirsem çok iyi olacak diye düşünüyorum. Tabii bunu zaman gösterecek.

Şermin Korkusuz – edebiyathaber.net (21 Ocak 2013)

Bunlar da ilginizi çekebilir:

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z