Masthead header

Melike Şenyüksel’den “Zaman” adlı öykü

Çok uzakta kaldığı sanılan anlar vardır, zamandan bağımsız, zehirlemeye devam eder insanı. Sen de o anların birine bulaşıp kaptırmıştın kendini. Öyle değil mi? Evet, der gibi yüzün. Yanındakilerin umurunda değil bu sobelenme hallerin. Onlar yeni çıkılan bir yolculuğun türlü halleriyle meşgul. İçindeki yangına kim bakar?

Yol cılız far ışığının aydınlattığı yerden akmaya devam ediyor. Kendini vermiş, ötesini berisini aramayan, oturduğu koltuğa takılmayan, yol. Sense… Ayaklarını kontrollüce şöyle bir uzatıp gerindin. Dizlerin ön koltukla öylesine temas halindeydi ki öndeki yolcunun omurga kemiğini hissedebildiğini düşündün. Huzursuzdun yine, uzun zamandır olduğun gibi… Sana bu kadar yakınken hemen yanındaki koltuğa bile oturamıyorum, öfken Satürn’ ün halesi gibi çevreliyor etrafını. Çaprazında bir koltuğa ilişmeme izin veriyorsun sadece.

Herkesin koltuğundan başka geliyor sana koltuğun, biliyorum. Döşemesi bile solmuş, birkaç küçük yırtık da var. Muavin de suratsız biraz. Az önce su istemiştin, verirken nasıl uzattı, dikkat ettin mi? Yol, soluk benizli karartılarla desenlenmiş, naftalin kokulu bir kumaş gibi akıyor pencereden. Baktıkça naftalin kokusu geliyor olmalı burnuna.

Naftalin deyince, birden aklıma sizin eski evde alt katta oturan Nilgün geliverdi. Hatırlıyor musun şaşkını? Temizlik hastası bir şeydi. Hele naftalin kokusuna deli olurdu. Bir gün almış naftalin toplarından birini eline, eriyip ufalmış parçayı burnuna dayayıp kuvvetlice koklayıverince… naftalin burun deliğinden içeriye hoopp! Bir de kızı vardı yavrum, safım. Güzelce, azıcık besili bir şeydi gerçi. Anasının zulmünden, gittikleri yerde ne yiyebiliyordu ne de içebiliyordu garibim; ya yere dökerse… Ne yapıyorduysa anası evde…

Susuyorsun. Biliyorum sarmadı şimdi seni bu muhabbet ama kendini dinlemeyesin diye bunca lakırdı. Başka türlüsü gelmiyor ki elimden. Biraz yardımcı olsan nasıl olurdu? Olmazsın ki. Hiç olmadın. Ne zaman birileri mavi renkli balonlardan, ebemkuşağından, patlıcan reçelinden bahsetmeye kalksa burun kıvırdın hep. Önemsiz bulup aşağıladın içinin derinliklerinde. Öfkenle boğup atıverdin onca ağızdan süzüleni… Haklıydın belki de, senin naif damarlarını parçalamışken hayat,  gerisi derdin olmalı mıydı?

Şu ileride görünen minicik evlere baksana, ne kadar da sevimliler. Sanki çizgi filmin birinden ayıklanan fazlalıklarmış da gelip buraya kuruluvermişler. Gidip kapılarını çalsan içeriden Tom ve Jerry çıkacak. Öyle güzeller! Hani o eski Foça balıkçısına gittiğimiz gün gördüğümüz evler gibi. Haritalar elimizde, olmadık bir antik kent kalıntısını bulmanın peşine düşmüştük. Güzel günlerdi. Ağrısız sızısız zamanlar…

Sine sine yağan bir yağmur gibi günden güne işledi keder yüreklerimize. Basit bir kazanın bugün her şeyi bu noktaya getirebileceği kimin aklına gelirdi. Seneler öncesine, o ana geri dönüp her şeyi tersine çevirmeyi ne kadar isteyebileceğini düşünüyorum da bu isteği hiç dillendirmeyip öfkene gömüşün daha çok dokunuyor bana. Neden bir kez bile ağlamadın, tüm bu olup biten içinde nasıl oldu da tutabildin gözyaşlarını? Ağladıysan bile niye hep sakladın, ayıp mıydı? İnce alaylarla koyu bir nefreti büyütmekten öte yapacak başka şeylerin niye olamadı senin, nasıl veremedik bunları sana?

Muavin dar koridorda temkinli adımlarla geçiyor aramızdan. Bizi ayıran tek şey keşke sadece bu incecik koridor olsaydı. Ağzımı açıp konuşamıyorum bile, konuşturmuyorsun. Sadece yanında gelmeme izin verişinle yetinmem gerekiyor.

Tüm bu olup bitene başka yönlerden bakabilmen için defalarca sayısız sözcük sıraladım, kervan misali uzayıp giden cümleler. Ama hiçbirine tahammülün olmadı. Olamadı.

Bu final aslında daha önce de çıktı karşına. Bir yıl kadar önceydi. Arabayı yüksekçe bir tepeye çekip aşağıda kuduran dalgaları izlemeye koyulmuştuk. İki gün sonra her şey sona erecekti. Başka bir çözümün olmadığını ama bunu nasıl yapacağını bilmediğini anlattın saatlerce. Denize girmeyi çok özlediğini söylüyordun durmadan. Özlediğin yığınla şey vardı şüphesiz ama denize bakarken hepsini unutmuş gibiydin. Tam artık durumu kabullendiğine ilişkin bir şeyler söyleyeceğini umarken ben, “Vazgeçmeye hazır değilim. Daha yapılabilecek şeyler var gibi geliyor bana,” dedin, “pazartesi yeni bir doktora görünüp onun da görüşünü alacağım.” Onlarca ameliyat, doktor ve hastaneyle dolu bir dizi gri görüntü geçiverdi gözümün önünden. Ağrılarının arttığı bir gece, morfin bandını parçalarcasına paketinden çıkarıp koluna yapıştırdığını ve hemen ardından bir bebek gibi mışıl mışıl uyuduğunu hatırladım. Hatırlamak beni yoruyordu. Sonunu beğenmediğim bir filmi geriye sarıp yeniden izlemek gibi…

Yüzünden içindeki savaşın hararetiyle süzülen ter damlalarından son derece rahatsızdım ama tahammülsüzlüğümü dillendirmenin sırası değildi. Burnunun ucundan aşağıya doğru kayan iri damlaya bile kayıtsız kalmıştım. Tahammülsüzlüğümü kendi içimde boğmuştum o an. Kararlıydın, yeni bir doktorun başka çözümler üretebileceğine inanmak istiyordun. Dediğini yapmıştın da sonrasında…

Dokuların, seninkinden çok daha büyük bir inatçılıkla bozulmaya devam etti. Ağrılı sızılı geceler ardı ardına sıralandı. İnsan bazen düşününce delirecek gibi oluyor. Küçük bir çivinin seneler önce ayağına battığı andan, bugüne uzanan ince bir asma köprü kuruluveriyor zihnimde. Urganları çürümüş, tek kişinin ağırlığına bile tahammülü kalmamış, her an kopup parçalanmaya hazır asma bir köprü; üzerinden geçmeyi istemediğim, sadece senin geçişinin tanığı olabildiğim…

Keşke bir yanını kayırabilseydi insan, sol ayağını mesela… Sol Ayağım. O kitabı fellik fellik aradığımızı bilirim Çeşme’nin daracık çarşısında. Dövme yapan, hediyelik eşya satan dükkânlara bile sormuştuk, yoktu. Belki de ayağını iyileştirecek bir şeyler bulacaktık onda. Öfkeni dindirecek, başına gelen şeyi anladığın dile çevirip sana yeniden anlatacak bir şeyler…

 

Az kaldı, sabaha karşı başka bir şehirde olacağız. Saatler niyetlerine yakınlaştırırmış insanları. Bu söz senin durumun için söylenmemiş şüphesiz ama bir şeylere yaklaştırıyor saatler seni; bunu bildiğin için bunca uzak, bunca öfke dolusun. Keşke izin verseydin, saçmalasaydım, güldürmeyi deneyebilseydim seni azıcık. Komik hikâyeler anlatıp, hiç değilse beni dinlediğin zamanı değiştirebilseydim. Bu kilometreler böyle kurak akıp gitmeseydi altımızdan,  zaman böyle hoyrat dokunmasaydı…

Filtre zaman

Seni yeniden görmeye hazırlandığımda aradan saatler geçmişti. Ameliyathane kapısında uzunca bekledim. Filtre kahveyle uyuşturmaya kalktım kasılan midemi. Çıktığın zaman sana nasıl bakacağımı düşündüm.  Yüzüm nasıl görünmeliydi, ilk ne demeliydim, hepsini… Duvara dayandım. Göz ucuyla tüm gövdemi süzdüm. Ayaklarıma bakamadım, başlarına kötü bir şey geleceğinden korkup… Ya benim sol ayağımı da…

Melike Şenyüksel – edebiyathaber.net (15 Ekim 2012)

  • Ebru Kaşoğlu - 15/10/2012 - 21:44

    Gözlerimden süzülen yaşlara engel olamıyorum…. Benim hikayem… Güzel dostum benim… Muhteşemsin… Ellerine, yüreğine, kalemine sağlık…cevaplakapat

  • Yaşar Taşdöğen - 27/10/2012 - 10:19

    “Kendini vermiş, ötesini berisini aramayan, oturduğu koltuğa takılmayan, yol.”
    “Filtre zaman”

    Bu kelimeler öyle güzel şeyler çağrıştırdı ki dünyamda:
    Yol Düşünceleri…
    Yola koyulmak ve aramak kendini başka aynalarda…
    Aramak sonsuza dek…
    Ve yol olmak insana…
    Hiç olup bırakmak kendini zamana…

    Teşekkürler hocam.Kitabınızı merakla bekliyoruz.cevaplakapat

  • cansel özmüş - 12/02/2013 - 19:41

    çok güzel bir kitap yazmışsınız

    canım öğretmenimcevaplakapat

  • murat süslü - 20/02/2013 - 11:28

    Ne zamam hikayelerinden birini okusam tarifsiz kargaşalar yaşıyor yüreğim..Sonunda duruluyor masmavi oluyor bu yürek…Yüreklere değen kaleminle gurur duyabilmelisin..selamlarcevaplakapat

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r