Masthead header

Hasan Saraç, Gültekin Karakuş ile “Algı Kalesi” üzerine söyleşti

FavoriteLoadingOkuma listeme ekle

Gültekin Bey, Algı Kalesi Rastlantı ve Devinim adlı eserinizi keyifle okudum. Sıcak ve akıcı üslubunuzun romandaki felsefi ağırlığı dengelediğini düşünüyorum. Fantastik bir kurgu ile de okurun dikkatini konuya odaklamayı tercih ettiğiniz izlenimini edindim. Siz kendi romanınızı nasıl tanımlamak isterdiniz?

Algı Kalesi’ni yazarken, üzerinde düşünmeyi bilinçli veya bilinçsiz olarak reddettiğimiz fakat hayatımızın ve düşünce sistemimizin temelinde yer alan bazı çetin soruları kendime ve okuyucuya sormak istedim. Bunu yaparken de kaçamak dövüşmek yerine, olası sonuçları göze alarak tüm silahlarımla saldırmaya çalıştım.

Okuru, yüzyıllardır tartışılagelen bu kavramları dışarıdan izleyen edilgen konumundan çıkarıp, onu bu tartışmaların içine çekmeye, bu yolculuğun bir parçası haline getirmeyi hedefledim. Dolayısıyla didaktik olmadan, metni bilimsel ve felsefi kavramlarla boğucu hale getirmekten kaçınarak, eğlenceli ve ilginç bir roman yazmaya çalıştım.

Bu eseri yazmaya başlamadan önce epey araştırma yaptığınızı sanıyorum. Peki, kurguyu zihninizde nasıl oluşturdunuz? Yazmaya başladıktan sonra kurguya sadık kalabildiniz mi?

Açıkçası roman yazmak için herhangi bir araştırma yapmadım. Roman yazma fikri aklımda yokken Algı Kalesi’nde bahsettiğim konular zaten hayatımın zihinsel meseleleriydi. Varoluş, rastlantı, gerçek bilgi vb. gibi konularda kendi kendime çok düşünmüşümdür, pek çok kitap okumuşumdur, yakın arkadaşlarımla ve ailemle yaptığımız muhabbetlerde bu konular zaman zaman konuşmamızın merkezinde yer almıştır. Algı Kalesi bu sürecin meyvesi oldu. Fakat yazmaya başladıktan sonra kitapta adı geçen düşünür ve bilim adamların söylediklerinde, tarihi kitaplar -eski kil tabletler- Rosetta taşı gibi en alt katta bulunan kayalar ve duvarlar hakkında ve paradoks çözümlemelerinde teorik bir hataya düşmemek için romanın temellerini sağlamlaştıracak eserleri okudum. Bu sırada okuduklarım ve öğrendiklerim hem fikirlerimi hem de kurguyu etkiledi. Okudukça, araştırdıkça, düşündükçe ve elbette yazdıkça yazarıyla birlikte roman da evriliyor, değişiyor.

Dediğim gibi Algı Kalesi düşünsel bir sürecin sonucu. Lise yıllarımdan beri ilgimi uyandıran bir konuydu kaos-kuantum. Bunun hem mikro hem de makro ölçekte nasıl tezahür ettiğini anlamak, bireysel ve evrensel boyutta ne anlama geldiğini sorgulamayı istemişimdir hep. Üniversite dönemimde ise romanda bahsi geçen yeşil kitap gibi bir kitabımın olmasını çok kere hayal ettiğimi hatırlıyorum. Sonraları yine romandakinebenzer gizemli bir kütüphaneye sahip olmak nasıl bir şey olurdu diye birçok defa sordum kendime. Gerçek bilgiye böyle bir kütüphanede ulaşabilir miydim? Bu süreç içerisinde belki de farkında olmadan Algı Kalesi’nin tohumlarını düşürmüşüm zihnime.

Kısaca söylemek gerekirse kurgu kendiliğinden oluşmuş oldu. Samimi bir şekilde ifade etmek isterim ki; 5 yıl boyunca romanın sonu hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Zaten sonu için değil ama bazı olası yanıtlar için yazıyordum. Fakat ne zaman aklıma okumuş olduğunuz son kısmı geldi o zaman tüm kurgu ister istemez değişti. “Algı kalesi” fikrine ise hep sadık kaldım.

Soruma verdiğiniz samimi cevap için teşekkür ederim. Peki, yazmaya koyulduktan sonra başını alıp giden, kendi bildiğini okuyan bir karakteriniz oldu mu? Olduysa bu dilemma ile nasıl başa çıktınız? Son sözü kim söyledi?

Algı Kalesi’ni yazmaya başlamadan önce okuduğum bazı söyleşilerdekimi yazarlar,karakterlerden bazılarının otonomi kazandığından ve onlara kendi istediklerini yaptıramadıklarından yakınıyorlardı. Açıkçası bu ifadeler bana pek inandırıcı gelmezdi ya da daha doğrusu anlamakta zorlanırdım diyeyim. Fakat yazmaya koyulunca söylenmek isteneni anladım. Romanın yazılma sürecinde (“oldu bitti”ye getirilen ve şablon üzerine kurgulanmış romanları hariç tutarak söylüyorum) yazarda kendisinin de tam anlamıyla idrak edemediği bir zihinsel parçalanmanın olduğunu düşünüyorum.

Oluşan ve yavaş yavaş birbirlerinden uzaklaşmaya başlayan bu parçaların her biri zamanla bir karakteri temsil eder.(Bu zihinsel parçalanmanın günlük yaşama sirayet etmiş haline “çoklu kişilik bozukluğu” deniyor). Yazın süreci devam ettikçe bu parçaların sınırları keskinleşir ve içlerindeki imgelemler kuvvetlenir. İşte bu noktada karakter kendi bildiğini okumaya başlar. Algı Kalesi’ni yazarken kontrol edemediğim karakter Levend’tir.

Roman ilerledikçe Levend’in agresif bir hal aldığını ve aşırı ısrarcı bir tavır takındığını farkettim. Oysa ki benim istediğim bu değildi. Kütüphaneyi ve onun gizemini vakur bir şekilde karşılamasını ve bilgiye ulaşma sürecini kendiyle barışık bir şekilde yapmasınıisterdim. Akil ve Tahir Usta’yla onu durdurmaya, ona bir şeyler anlatmaya çalıştım ama olmadı,o bizi dinlemedi. Ben de onu kendi haline bıraktım. Biraz fazla ileri gitmiş olabilir ama son sözü ben söyledim, hem de onun ağzından.

Esere “Her kaosta bir sistem, her düzensizlikte gizli bir düzen vardır.” diyerek Jung’dan bir alıntıyla başlıyorsunuz. Bildiğim kadarıyla Jung hayatı boyunca bu kaosu sürekli sorgulamıştı, hatta bir dönem Nobel ödüllü kuantum fizikçisi Wolfgang Pauli ile birlikte senelerce bu konu üzerinde kafa yormuşlardı. Romanınızda sizi bu tür bir sorgulamaya iten sebep neydi?

Jung bazı fikirlerini kişisel deneyimlerine dayandırmıştır. Bu deneyimlerin içinde gördüğü rüyalar da vardır. Jung bir gece rüyasında yaşadığı yörede çok nadir rastlanan yalıçapkınını belirgin bir şekilde görür ve uyanıp sokağa çıktığında ayaklarının ucunda bir yalıçapkını ölüsü ile karşılaşır. Bu ve buna benzer başka olaylar ona sadece geçmişin değil geleceğin de insan duygulanımında yeri olabileceğini düşündürtür. Ama bunun gerçekleşebilmesi için geleceğin belirlenmiş olması gereklidir, aksi halde olası tüm geleceklerden hangisi insanı etkileyecektir.

Quantum fizikçisi ve savunucularından biri olan Wolfgang Pauli ile uzun süren sohbetlerinin altında da Jung’un zihninde tezahür etmiş bir kararsızlık olduğunu düşünüyorum. Çünkü Pauli, Bohr, Heisenberg ve ilk zamanlarında Schrödinger gibi fizikçiler yaptıkları sayısız deneylerle kuantum mekaniğini ispatladılar ve elektronların daha önceden belirlenmiş bir kurala göre hareket etmediklerini aksine tamamen bağımsız ve belirlenemeyen bir şekilde devindiklerini gösterdiler. Yani kaotik bir durumu işaret ettiler. Oysa ki Jung için geleceğin belirlenmiş olması fikri daha makuldü ve kişisel deneyimleriyle de uyumluydu. Bu sebepten ötürü Jung’un epigrafta kullandığım sözü söylemiş olduğunu düşünüyorum. Fakat karşı tarafta da onu kararsız ve belki de huzursuz kılan ispatlı deneyler vardı. Varoluşun fizik yasalarıyla açıklanmaya çalışılması fakat fizik yasalarının kendi içinde “söz birliği” edinememiş olması beni bu kaosu sorgulamaya itti. Doğru olmasa bile kendimce bir cevap bulmalıydım.

Carl Jung kolektif bilinçaltı kavramı üzerinde çalışırken bir rüya görür. Bu rüyasında kaldığı evin alt katına indiğinde birkaç asır geriye gittiğini, bodrum katlarında ise geçmiş çağların izlerini bulduğunu görerek heyecan içinde uyanır. Algı Kalesi Rastlantı ve Devinim adlı eserinizde kurguya heyecan ve gerilim katan gizemli bir kütüphane yaratmışsınız. Bu kütüphanede de alt katlara indikçe tarihi eserler ortaya çıkıyor. Bu benzerlik hoş bir tesadüf mü, yoksa bilinçli bir tercih miydi?

Bilinçli bir tercih değildi. Ama “hoş bir tesadüftü” de diyemeyeceğim çünkü Algı Kalesi’ni yazan kişi olarak Akil’i hayal kırıklığına uğratmak istemem.

Gültekin Bey, bu romanınızla Türk okurlarına sıra dışı bir eser armağan etmiş oldunuz. Yazmaya devam edecek misiniz? Şimdiden zihninizi kurcalayan, sizi heyecanlandıran bazı titreşimler alıyor musunuz?

Algı Kalesi’ni ara ara yazmak suretiyle yaklaşık yedi yılda tamamladım ve her satırında kendimi mutlu hissettim. Bu süreçte zorunluluk yoktu, kaygı yoktu, zorlama yoktu. Kendime ödev vermedim. Plan program yapmadım. Elbette ki romanı önemsedim veona değer verdim. Yaptığım işten keyif aldım. “Varoluş” benim için önemli olan bir konuydu. Sürekli sorguladığım ve uzun uzadıya düşündüğüm bir konuydu. Yazarken kendimi masada hiç eğreti kalmış gibi hissetmedim.

Ve evet, bahsettiğiniz titreşimleri hissediyorum. Yine çok önemsediğim ve hayatımın merkezinde olan bir konu hakkında bir roman yazmayı tasarlıyorum. İleride büyük olasılıkla değişecek ana kurgusunu tamamlamak üzereyim, hatta ilk paragrafını yazdım bile. Ama bu tasarladığım yeni romanı yazma sürecinde Algı Kalesi’ni yazarken hissettiklerimi hissetmezsen, masada eğreti oturmaya başladığımı düşünürsem, zorla yaptığımı, başka fikirleri tekrarladığımı ve yeni bir şeyin çıkmadığını görürsem yazmayı bırakırım. Buraya kadarmış derim.

Bu söyleşi için Edebiyat Haber adına teşekkür ederim. Siz Viyana’da, ben İstanbul’da internet hatlarını epey eskittik. Okurlara veda etmeden önce bizlerle paylaşmak istediğiniz bir düşünceniz, dileğiniz var mı?

Hem size hem Edebiyat Habere bu güzel söyleşi için teşekkür ederim. Okurların romanı keyifle okumalarını dilerim.

Söyleşiyi gerçekleştiren: Hasan Saraç – edebiyathaber.net (7 Eylül 2012)

Bunlar da ilginizi çekebilir:

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z