Masthead header

Filiz Ali: “Bütün hayatım boyunca babamla birlikte yaşadım”

FavoriteLoadingOkuma listeme ekle

Filiz Ali, Gece Gündüz programında babası Sabahattin Ali‘yi anlattı ve devletten özür beklediğini söyledi.

Gece Gündüz, dün akşamki programını Türk edebiyatına derin izler bırakan Sabahattin Ali’ye ayırdı. Yazarın kızı Filiz Ali, Gece Gündüz’e konuk oldu ve babasıyla ilgili unutamadıklarını Yekta Kopan’a anlattı:

“Bütün hayatım boyunca babamla birlikte yaşadım. Başka türlü bir ölüm olsaydı, normal bir ölüm olsaydı sanırım bu derece birlikte yaşamayacaktım babamla. Ama ben onunla sürekli bir diyalog halindeyim hala. Devamlı rüyalarımda görürüm babamı. Çocukluğumda rutin olarak her gün onun fotoğraflarına bakardım. O fotoğraflar belki de babamı hiç unutmamamı sağladı. O fotoğraflar olmasaydı herhalde babamın görüntüsü zaman içinde flu’laşacaktı hafızamda.”

“Devletten özür bekliyorum”
Programda Filiz Ali, hayatı boyunca çeşitli nedenlerle mahkum edilen, 1948’de şaibeli bir şekilde öldürülen Sabahattin Ali için devletten bir özür beklediğini de söyledi: “Ben Sabahattin Ali’nin o zamanın devleti tarafından yok edildiğini düşünüyorum. O yüzden Türkiye Cumhuriyeti devletinin özür dilemesini ve bu özrünü de bir şekilde bütün Türkiye’ye duyurmasını istiyorum.”

Mert Fırat’ın okuduğu “Kürk Mantolu Madonna” duygulandırdı 
Filiz Ali, programda Kürk Mantolu Madonna kitabının 70. yılı için hazırlanan özel bölümde gözyaşlarını tutamadı. Oyuncu Mert Fırat’ın kitaptan seçtiği bir mektubu Gece Gündüz için seslendirdiği bölüm, Ali’yi duygulandırdı.

Ali, “Kürk Mantolu Madonna”nın hâlâ bu kadar ilgi görmesini, gençler tarafından çok sevilmesini ise şöyle değerlendirdi: “Özellikle genç insanların, erkek ve kızların duygularına çok hitap etti o kitap. Ben birçok liseyi ziyarete gidiyorum. Edebiyat öğretmenlerinin birçoğu çocuklara Kürk Mantolu Madonna’yı okutuyor. Bu kitap üzerine yazılar yazıyorlar, ödevler hazırlayıp tartışıyorlar. Öğrenciler bana “bizim hissedip de söyleyemediğimiz şeyleri nasıl yazmış” diye soruyorlar. Ben de kitapta Raif Bey’in kızına yazdığı mektubu görünce, sanki bana yazılmış, sanki babam, yaşayacaklarını önceden tahmin etmiş gibi hissediyorum.”

30 Mayıs 2013

Bunlar da ilginizi çekebilir:

  • şener öztop - 31/05/2013 - 02:09

    “Aldırma Gönül” şairi Sabahattin Ali’nin
    Trajik Yaşamöyküsü
    “Binnur’a…”

    Türk edebiyatında genç yaşta sayılabilecek kaybettiğimiz “kayan yıldızlar”: Ömer Seyfettin(1884-1920),Peyami Safa(1899-1961), Ahmet Hamdi Tanpınar(1901-1962), Nâzım Hikmet(1902-1963), Ömer Bedrettin Uşaklı(1904-1946), Sabahattin Ali(1907-1948), Kemal Tahir(1910-1973),Ziya Osman Saba(1910-1957), Orhan Kemal(1914-1970),Behçet Necatigil(1916-1979), Rüştü Onur(1920-1942)’u, anıların “sisli gölgeliğinde” anıyorum. En küçükleri şair Rüştü Onur’u yirmi iki yaşında, en büyükleri, Kemal Tahir ile Behçet Necatigil altmış üç yaşlarında bu dünyadan göçüp gitmişler…Ama arkalarında bıraktıkları; şiir, hikâye, romanlarla edebiyat ve kültür dünyamızda kuşaktan kuşağa anılacak/değerlendirilecek eserler vermişlerdir. Her zaman dost meclislerinde; yukarıda saydığım şair, hikâyeci ve romancı yazarlarımızın daha çok şeyler söyleyebileceklerini, yazabileceklerini, erken gittiklerini hayıflanarak söylerim. Ne var ki dünya çapında isimler; topluma verdikleri eserlerle ünlenen şair, yazar, ressam, müzisyen genç sayılabilecek yaşta vefat eder. Acaba diyorum; sanatçı ve yazarların yaşam dünyalarının yokluk, imkânsızlık, yeterince beslen(e)memeleri mi? veya gören, gördüğünden birçok “insanlık durumu” çıkarma mı?, Beyinsel ve gönülsel yorgunlukların tezahürleri mi? diye içimden geçiriyorum. Bir ötesini de düşünüyorum: “Sanatçının kaderi, iradenin zaferi” demekten de, kendimi alamıyorum.

    Bir ruh ve duygu selinin içinde kaldığım bu hafta; büyük bir tesadüf eseri Hıfzı Topuz üstadın kaleme aldığı: “Başın Öne Eğilmesin” Sabahattin Ali’nin Romanı’nı okurken duyduğum tarif edilmez kaygı,üzüntü, kıyım/kırım, idealist,”muhalif” tavırlı Sabahattin Ali’nin trajik yaşamöyküsüyle yoğunlaştım. 1940’lı yıllarda savaş rüzgârlarının estiği, savaş sonrasındaki soğuk harbin hüküm sürdüğü belirsizlik ortamında iki emperyal güç arasında detant politikası sürdürmeye mecbur hisseden CHP’nin komünizm belasından sıyrılmaya çalışırken; Amerika’nın yardımlarına gereksinim duyar. Türk aydınlanmasının sosyo/kültürel isterlerini henüz tamamlayamamış Türkiye’nin Rusya’nın Kars, Ardahan’ı ve Boğazlar’da geçiş ayrıcalıkları istemesi, “Türkiye üzerinde 1945 kâbusu” kendini gösterdi. “…Amerika’nın Başkanın yetkileri kanunlaşır kanunlaşmaz Türkiye’ye gönderdiği heyet, askeri yardım heyeti olur. Askeri makamlarımızla temasa geçerler. Bizden, ihtiyaçlarımızı sorarlar. Türk-Amerikan ilişkilerinin o günden bu yana nasıl yürüdüğü, nasıl işlediği, ne sonuçlar verdiğini” bugün daha iyi anlamış oluyoruz.(1) Zorunlu olarak NATO’ya girişle birlikte -daha öncede var olan- siyasal jargonda: sağ/sol, milliyetçi/komünist telakkileri hareketlilik kazanır. Türk entelijansiyasında da yansımasını buldu. Ve böylece iki kutup ortaya çıkarıldı ve/veya yaratıldı. Doğal olarak ceremesini de şair, yazar, gazeteci, sanatçılar zor günlerin ya da kaos ortamı yaratan emperyal güçlerin böl ve yönet politikalarına düçar kaldı. Bence, Türk aydınlanmasında özellikle “Köy Enstitüleri”nin eğitim/kültür kalkınmasında büyük bir rolü vardı. Birtakım ajitasyonlarla enstitülerin kapatılması; “Toprak Reformu”nun bir türlü çıkarıl(a)maması; insani, kültür/eğitim/sağlık ve refah seviyesinin belli bir seviyede kalmasını isteyen dış güçlerin dayatmalarıyla bugünlere getirildik. Sabahattin Ali’nin “Namuslu olmak ne zor şeymiş meğer.(…)Kanunlu, kanunsuz baskılar altında ezile ezile pestile döndük. Bugünün itibarlı kişileri gibi, kese doldurmadık, makam peşinde koşmadık.(…) Bütün kavgalarımızda kendimiz için bir şey istemedik. Yalnız ve yalnız bu yurdun bütün yükünü omuzlarında taşıyan milyonlarca insanın derdine derman olacak yolları araştırmak istedik.”(2)der.

    Muhalif bir yazar ve aydın olan Sabahattin Ali, Türk -Amerikan ilişkilerini eleştirel bakış açısı ve öngörüsü ile altmış altı yıl önce- değerlendirir. Şu dikkat çekici tespiti yapar. “…Evvela Hello Johny, My Darling, Yes, Okey girer, arkadan Amerikan zırhlıları girer,bahriyelileri girer. Daha sonra, gerekirse borç verileceğine dair haberler girer. Bu arada bazı yazarlar deliğe girer, bazı yazarlar Türkiye’yi Amerika’nın sınırı olarak gösterirler.Ve sonunda cunda dünyanın merkezinde bulunan asıl kazık girer ki, her kıvranışta biraz daha girer.”(3)

    İdealist, Yurtsever Bir Yazarın İmgesel Dünyası

    Sabahattin Ali, hikâyelerinde sosyal/gerçekçilik hakimdir. Başka bir deyişle,”Türk insanının duygusal coğrafyasını en iyi anlayan,anlatan ‘narin kalemi’dir.” “…Anadolu köy, kasaba hayatını ve insanlarını gözlemleyerek işlediği konuları gerçekçi bir üslupla, güçlü doğa tasvirlerine yer verir.”(4) Onun çok yönlü bir özelliği de vardır: Okuma ve araştırma merakının yanı sıra, çektiği fotoğraflarla da yaşadığı dönemin tanıklığını yapar. Tabiata tutkun, dış ve iç gözlem gücü, muhayyile(imgesel tasarım) zenginliği, duru, yalın, kıvrak bir dili onun Türk hikâyeciliğinde yol açıcı özelliğini de ortaya çıkartır. Tasvirlerinde Anadolu bozkırının kırsal
    peyzajı dillendirilir. Diğer taraftan Ege, Edremit’in pitoresk görünüsünde olay örgüsünü, mekânı ve şahısları yerli yerine oturttuğunu görürüz. “Kuyucaklı Yusuf” romanında ve “Hasan Boğuldu” öyküsünde olduğu gibi… Ondaki kabına sığmayan şair ruhu, sanatçı duyarlılığını öykü ve romanlarında görmek mümkündür.

    Memleket ve insan sevgisiyle dopdolu olan yazarın; özgür ruh ürpermelerinin ya da “aldırma gönül” diyerek efkarını, duygu yoğunluğunu, ruh gurbetindeki yalnızlığını, dağların mor ve yeşil görkemli dağların zirvelerindeki “kar”ın beyazlığını, sessizliğini, ruhundaki ürperişini, izlenimini şiire döker: ” Başım dağ,/Saçlarım kardır./Benim meskenim dağlardır.” der. Bu ölümsüz şiirin dizeleri Istrancalar’da Sabahattin Ali’nin cesedinin bırakıldığı yerde Filiz Ali’nin bir kayanın üzerine babasının “Dağlar” şiirinin dizelerini yazdırır.(5)

    Mektuplar Dile Gelse…

    ” Gözlerinden deli gibi öperim ”

    Sabahattin Ali’nin 1930’lu yıllarda mektuplaştığı ve sorunlarını paylaştığı, içsel duygulanımlarını birbirlerine ilettiği, bir iç dökme mahiyetinde olan mektupları(nı) Ayşe Sıtkı’ya yazar. Yeşil mürekkeple kaleme aldığı mektuplarının birinde şunları dile getirir: “Ne tarafa dönsem, içimde kaynayan şeyleri dökmek için ne tarafa koşsam bir duvarla karşılaşıyorum. Adımlarım hiç kimseninkine uymuyor. Herkes beni yolun ortasında bırakıveriyor. Yolun ortasında…Herkes…”
    Sevgili Ayşe,
    “…Bana bütün ömrün senin iradenin haricinde geçip gidiyor” diyorsun. Zaten hayat irademizin haricinde geçip gider, irademizin kudreti o kadar azdır ki bununla hayatımıza bir istikamet vermeye kalkmak hızlı akan bir suya değnek tutmaya benzer. Ya değnek bükülür, ya da bulanır.(…) “Ölüme yaklaşmış gibi olacağım” diyorsun, bilmem sana yazdım mı,İngilizlerin şu meşhur “Bernard Shaw’u bir romanında: “Saatte 60 dakika gibi dehşetli bir süratle ölüme doğru koşuyoruz” diyordu,29.6. 1933 tarihli mektubunda.(6)

    14.7.1933 tarihli mektubunda şunları dile getirir:
    Ayşe,
    “…Dünyada irademi bütün şiddetiyle kullandığım bir tek saha vardır: Yazı yazmak…Bu hususta benden şiddetli adam azdır. Nerede olursa olsun, ne zaman olursa olsun yazı yazabilirim. Ne soğuk, ne sıcak, ne rahat, ne sıkıntı, ne keder, ne sevinç, ne sükûnet, ne gürültü, hiçbir şey benim yazı yazmama tesir etmez.” (…)Ben bir kitabı okurken onu yazanla beraber ve ona çok yakın hisler duyarım. (…)Bizzat sanatkâr olmayan bir adamın sanat eserlerini bütün heyecanlarıyla anlamasına imkân yoktur.”

    (…)biraz da kendinden bahseden mektuplar yaz. Yahut ne yazarsan yaz da uzun yaz. Gözlerinden öperim.”(7)

    23.3.1935 tarihli mektubunda da “…benim için son mektubunda bilmeden bitmeye başlamışsın bile” …fakat benim için sen hiçbir zaman bitmeye başlamadın. Nişanlım veya karım seninle mektuplaşmama niçin razı olmasın? Ben seninle evlensem sen benim Enver’le mektuplaşmama Pertev’le ahbaplık etmeme razı olmaz mıydın?(…) Alman idealisti Liebnecht, meşhur Alman Marxist ve mücadelecisi Rosa Lüxemburg’un en iyi dostu idi. (…) “İnsanlığın Hali” romanını oku. Bana kendi hayatından, ama kafanın içindeki hayattan bahset, uzun şeyler yaz…
    Gözlerinden hesapsız defalar öperim Ayşe.” (8)

    Sabahattin Ali’nin hüzünlü yaşam öyküsünden kısa kesitler sunmaya çalıştık. İdealist, haksever, yurtsever isyancı bir ruhun
    tezahürlerini her dem içinde yaşatır. O, halkı, halkının sorunlarını dile getirmeye çalışıyordu. Mücadeleci bir ruhun isyanını içinde duyumsuyordu. “Bu ne affedilmez suçmuş meğer!” diye dillendirdiği isyanını paylaşarak anıyoruz onu, bugün de ihtiyacımız var ona.

    Dipnotlar:
    (1)Metin Toker, Türkiye Üzerinde 1945 Kâbusu, Akis Yay., Ankara,1971, s.121.
    (2)”Muhalif bir yazar: Sabahattin Ali”, Gazete Pazar(Kültür), 19.04. 1998.
    (3)Hıfzı Topuz, Başın Öne Eğilmesin Sabahattin Ali’nin Romanı, Remzi Kitabevi, İstanbul, 2007(6.basım),s.198.
    (4) a.g.g.
    (5) Topuz, a.g.e., fotoğraf alt yazısı.
    (6) Sabahattin Ali’nin Özel Mektupları İki Gözüm Ayşe, Haz.: Ayşe Sıtkı, Doğan Akın, Ataol Yay., s.87.
    (7) a.g.e., s.99-102.
    (8) a.g.e.,s.236-237.cevaplakapat

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z