
Taşranın puslu havasında herkes birbirinin yüzünü tanır, ama kimse içini görmez. Okul müdürü, jandarma komutanı ve hırslı müteahhit, bu körlüğün içinde yolları kesişen üç figürdür. Özgür Çırak’ın romanında, kasabanın gündelik tanışıklıkları yanılsama olarak kalır. Görünürlük, gerçekte görmezliğin maskesidir. Kasabanın içindeki ilişkiler hızla sertleşir. Sesler çoğalır, öfke ve hırs birbirine eklenerek büyür. Telafisi imkânsız bir trajedinin zemini adım adım hazırlanır.
Yazar, bu körlüğü aktarırken olayların sırasını öne çıkarmak yerine kasabanın içindeki gerilimin nasıl katman katman büyüdüğünü gösteriyor. Gündelik hayatın sıradanlığı, karakterlerin birbirine temas ettiği anlarda keskinleşiyor. Bu temaslar, taşranın yüzeydeki tanışıklığını zorluyor. Okur, “herkes iyi” görüntüsünün altında saklı olan sertliği giderek daha belirgin biçimde hissediyor.
Metnin dili yalın ama aynı zamanda sarkastik. Taşranın gündelik konuşmaları, anlatıcının ince alaycı dokunuşlarıyla farklı bir anlam kazanıyor. Sıradan görünen ayrıntılar ironik mesafeyle işlenerek kasabanın yüzeydeki “herkes iyi” görüntüsünü tersyüz ediyor. Bu sarkastik anlatım, okuru hem gülümsetiyor hem ters köşe yapıyor. Taşranın tanıdık sıcaklığı böylece alışılmadık bir sertlik ve keskinlikle görünür hale geliyor.
Romanda yılların izini taşıyan okul üzerinden kasaba yaşamının durağanlığı görünür kılınıyor. Dışarıyı gizleyen gri camlar, içeride kurulan düzenin kapalı devre işleyişini simgeliyor sanki. Öğrencilerin disipline sokulma biçimi, otoriteyle kurulan ilişkiyi ironik tonda açığa çıkarıyor. Müdürün sözleri, gündelik hayatın sıradanlığını beklenmedik sertliğe dönüştürerek zamanın atmosferini hem durağan hem de baskıcı yoğunlukla örüyor.
90’lı yılların taşrasında kapalı düzenin kendi kendini yeniden üretme biçimlerini görüyoruz romanda. Duvarlar içeriyi dışarıdan ayırıyor. Disiplinin sertleştiği gündelik hayatı, ekmek kavgası üzerinden çizilen biz ve onları izliyoruz her satırda. Ekonomik güç, inşaat üzerinden toplumsal dokuyu değiştirme kapasitesiyle görünür oluyor bu atmosferde. Değişim, kasabanın kendi içine kapanmışlığını daha da keskinleştiriyor. Ötekiler, dışarıdan gelen işçiler ve kenarda yaşayanlar, toplumun kendini tanımladığı o aynanın kendisi oluyor zamanla. Tepki, öfke ve dedikodu orada çoğalıyor durmadan. Devletin görünür eli korkuyu hep diri tutuyor. Sisifos yükün tekrarını ve emeğin ağırlığını hatırlatırken, düzen aynı taşla yeniden yeniden kuruluyor. Kadın bedeniyle kurulan imge, yükün farklı biçimde taşınmasını işaret ediyor bize.
Özgür Çırak’ın, Biz de Yarın Güleriz kitabının kapanış öyküsü “Kâğıttan Kaplan” ile bu roman arasında, isimler ve mekanlar üzerinden kurulan paralellikler dikkat çekiyor. Öyküdeki İlhami ve İlhami Apartmanı, romanda yerini İlhami Kemal ve İL-KE sitesine bırakıyor. Bu benzerlik, karakterlerin özdeşliğinden ziyade, tanıdık mesleki kimliklerin farklı edebi türlerde yeniden karşımıza çıkmasıyla şekilleniyor. Öykü formatında dar çerçevede görülen müteahhit figürü, romanın geniş yapısında çok daha farklı boyutlarıyla işleniyor. “Kâğıttan Kaplan” vurgusuyla somutlaşan dıştan heybetli ama içten kırılgan imaj; romanda devasa site inşaatı üzerinden, karakterin yaşamına ve çevresiyle kurduğu “iyilik” temalı ilişkilere yayılıyor. Öyküdeki şahıs isminin, romanda marka adının (İL-KE) içine gizlenmiş olması bireysel hırsların kurumsal kimliklerle iç içe geçişini hissettiriyor. Şahsi hırsların roman evreninde düzen iddiasına evrilmesi, türler arası farkları ortaya koyarken yapıların yükseldiği dünyadaki insani durumları görünür kılıyor.
Üstelik bu bağ sadece isimlerle sınırlı kalmıyor; öyküde İlhami Apartmanı’nın terasında var olduğu dilden dile dolaşan ama kendisi olmayan o heykel, romanda İL-KE sitesinin blokları üzerinde somutlaşıyor. Öyküde kaidesinde asılı kalan devasa taşıyla sessizce hissedilen Sisifos yükü, romanda İlhami Kemal’in siparişiyle gelen heykellerde vücut buluyor. Ancak romanda bu yükü sırtlanan figür erkek değil, kadın olarak kurgulanıyor. İsmi asla zikredilmeyen bu imge, şehrin sırtındaki dayanılmaz ağrıdan taşranın emeğine ve kadın bedeni üzerinden tanımlanan ağırlığa dönüşüyor. İsimlerdeki bu yankılanma, karakterlerin ruh hallerinde de karşılık buluyor. Öykü evreninde dikiş tutturamayan genç olarak tanınan Gün, romanda lise yıllarının gri ve baskıcı disiplini içinde görülüyor. Karakterin yerleşememe hali, taşranın durağanlığı içinde filizlenen huzursuzluğun zamansızlığını tamamlıyor.
Sisifos’un kadim yükü, bu coğrafyanın 90’lı yıllarda kemikleşen sosyo-ekonomik çıkmazları ve derinde sızlayan toplu kırım hafızasıyla birleşince mitolojik anlatı sarsıcı gerçekliğe dönüşür. Tepeye çıkarılan kaya, ferdi mahkûmiyet simgesi olmaktan çıkarak, ucuz iş gücüyle yükselen yapıların, sınıfsal uçurumların, kuşaklar arası aktarılan o sistemli vahşetin toplam ağırlığına dönüşür. Kadın suretindeki ağır yükler daha menzile ulaşamadan belleğin karanlık katmanlarına, toprağın altına çekilir. Hayatın damarlardan tamamen çekildiği o sarsıcı ana dair çocukluk hatıraları, beyaz mermerin soğuk dilsizliğiyle buluşur. Kanı çekilmiş beyaz bir hatırayla kurulan bu bağ; taşın nesne olmaktan çıktığı, muhafaza edilmesi gereken kutsal bir yasın simgesine dönüştüğü yerdir. Bu kayboluş, kendi içinde bugünün sömürüsünü ve sınıfsal çelişkileri barındırır. Aynı zamanda geçmişin o planlı yok edişlerini, dilsiz bırakılan acıları, kökü kurutulmaya çalışılan hayatların dehşetini gün yüzüne çıkarır.
Zihindeki tozlu kayıtlar ile ağır valizlerin eşlik ettiği gidişler, sistemin dişlileri arasında ezilenlerin, tarihsel fırtınaların gölgesinde kalanların ortak huzursuzluğunu yansıtır. Sisifos’un başkaldırısı burada anlam değiştirir. Mevcut yapı, toplumsal çelişkileri, o büyük kırımın izlerini görmezden gelerek kendi düzenini kursa da sarsıcı yüzlerin karanlığa karışması, bu sağır sessizliğin ortasında duran ağır bir reddediş gibi durur. Hafıza; görkemli binaların vitrininden ziyade parçalanmış suretlerin, tamamlanamamış yolculukların, toprağın derinindeki sızının içinde yaşamayı sürdürür.
Zamansız sürgünlük, ötekiliğin değişmeyen coğrafyası… Ötekilik bu topraklarda takvim yapraklarıyla sınırlı kalmayan, kuşaktan kuşağa devredilen dilsiz ve sarsılmaz mirastır. Cezanın ve dışlanmanın faturasını daima en zayıf halkaya kesme refleksi diriliğini korur. Sisifos’un sırtındaki kaya sadece geçmişin toplu kırımlarını ya da 90’ların sınıfsal hıncını barındırmaz. O, bugün de mülksüzleşenlerin, yerleşemeyenlerin, her daim “günah keçisi” ilan edilmeye hazır olanların ortak kamburudur. Romanlar üzerinden okuduğumuz kaçış hali dün olduğu gibi bugün de toplumun kendi içindeki çürümeyi gizlemek adına icat ettiği kadim savunma mekanizmasının sonucudur.
Hiyerarşinin en altındakiler, mülkiyet kavgalarının, otorite çatışmalarının, ekonomik krizlerin tam ortasında bırakılır. Bu kesimler, tarihin her döneminde bakışların ilk yöneldiği şüpheli özneler olmayı sürdürür. Toplumsal düzen, kendi sarsıntılarını bu değişmez hedef üzerinden yatıştırır. Toplumsal gerçeklik, görkemli binaların vitrinlerinde sergilenen sahte huzurun aksine parçalanmış suretlerin, toprağın derinindeki hiç dinmeyen sızının içinde nefes almayı sürdürür. Dün annesinin kanı çekilmiş bembeyaz suretiyle taşta bağ kuran bireyle bugün mülksüzleşerek karanlığa itilenlerin sızısı aynı kökten beslenir. Ötekilik; bu coğrafyanın üzerinde yükselen ağır ve dilsiz kubbenin kendisidir. Değişen sadece üzerimize düşen gölgenin boyudur.
Şahsi sızıya karşı atılan sessiz adım, yerleşik dengelerde derin sarsıntılar yaratır. Küçük müdahale, toplumsal fay hatlarında niyetin çok ötesinde kırılmalar doğurur. Şahsi adalet arayışı; mülkiyet kavgalarının, güç çatışmalarının tam ortasına düşer. Sonuçlar, niyetin menzilini aşarak kontrol edilemez noktaya varır.
Beklenmedik ölüm; şahsi intikam ufkundan çıkar, kolektif sindirme aygıtına evrilir. Öldürülen figürün ardından sokağa taşan askeri nizam, bireysel sızıyı kamusal korkuyla bastırır. Cenaze töreni; yas tutma eyleminden ziyade, toplumu disipline eden gövde gösterisidir artık. Bot seslerinin yankısı, itiraz ihtimallerini susturan kaskatı koroya dönüşür. Küçük sarsıntının tetiklediği devasa hareketlilik, savunmasız kesimlerin üzerindeki baskıyı derinleştirir.
Şahsi adalet arayan özne; yarattığı etkinin devletin kaskatı disipliniyle mühürlenişini izler. Toplumsal gerçeklik; bireysel hıncın kolektif gözdağına evrilişini, en zayıf halkaların devasa mekanizma altında ezilişini dilsiz sessizliğiyle mühürler.
Biz de Yarın Güleriz kitabının son öyküsü Kâğıttan Kaplan‘da, İlhami Apartmanı’nın çatısı bilinmeyenlerle mühürlenir. Göğüsten seken pırıl pırıl taş, yokuşları aşarak İL-Ke Sitesi’nin duvarlarına çarpar. İnsan sarmaşığı, apartman dairesinden süzülüp devasa bloklara dolanır. Sisifos’un yükü her adımda biraz daha ağırlaşır.
Gecenin karanlığına karışan kara kedinin kehribar gözlerinde saklıdır belki de her şey.

















