Umutla taçlanan kadın öyküleri: Tanrıçanın Serzenişi | Mertcan Karacan

Ocak 8, 2026

Umutla taçlanan kadın öyküleri: Tanrıçanın Serzenişi | Mertcan Karacan

Sanki Ataol Behramoğlu’nun “Bebeklerin ulusu yok” dediği o dizeden başlanıp yazılmış ama bu defa “Acının ulusu yok” fikri üzerine inşa edilmiş bir kitap okudum geçenlerde: Tanrıçanın Serzenişi. Burçak Gönül’ün öykü türünde yayınlanmış ilk ve “şimdilik” olmasını dilediğim “son” kitabını…

Toplamda dokuz uzun öykü ve en sonunda onlara yaslanmış bir de açık mektuptan oluşan Tanrıçanın Serzenişi, yazarı Burçak Gönül’ün gerçek hayattan esinlenerek kaleme aldığı birbirinden zorlu kadın hikâyeleriyle örülmüş. Hikâyelerin farklı farklı coğrafyalara ait, başkahramanlarının ise çeşitli uluslardan kadınlar olması ise kitaba hemtemalarına nispeten bambaşka bir boyut katmış.

Gerçekten de her okur, Tanrıçanın Serzenişi’ni okuduğu esnada “Acının ulusu yok” cümlesini kendi kendine en az üç beş kez tekrar edebilir. Çünkü Gönül, kadın olmanın zorluklarına eğilmek denince kapağı hemen bozkır dolaylarına atmayı alışkanlık hâline getirmiş kalemlerin aksine, gözlerini aynı anda bütün dünya kadınlarına birden açmış. Orada gördüklerinden de, işte bu acı gerçeklerle yoğurduğu öyküleri çıkarmış ortaya.

Söz gelimi, kitabın benim için en etkileyici öyküsü olan “Kesik Gül-Aisha”da, sünnet edilmiş Suudi bir kadının ilerleyen yaşlarını dahi hep bu travmanın etkisi altında sürdürmek zorunda kalmışlığını konu edinmiş yazar. “İffetli kadınlar” yaratma arzusuyla kadına kadınlığını, akıllara ise bilimi yok saydırmaya çalışan bağnaz toplumların tüm bunları yaparken aslında ne denli ağır sonuçlara sebebiyet verdiklerini bir gözyaşı sicimi inceliğinde ama aynı anda çok güçlü bir isyanla anlatmış. Mazlumun yanında dururken zalimi de ikna etmeye çabalar gibi sanki…

Bu bakımdan, yazdıklarına belki bile isteye belki de hiç farkında olmadan işlevsel bir misyon yüklediğini de söyleyebilirim Gönül’ün. Çünkü bu kitabına imza atmadan çok evvel, hayal âleminde dünyanın bütün kadınlarının dertlerinin tartışıldığı çok uluslu bir toplantı salonu düşlediğini sezdim kaleminden. Edebi kaygısının toplumsal kaygılarıyla handiyse atbaşı gittiğini ve bu yarışı en sonunda insan yanının kazandığını…

Yine bu yüzden olsa gerek, kitabı okuduğum süre boyunca Burçak Gönül’ü en üst düzey kademelerde toplumsal huzur ve barış için ömrünü adamış bir bürokrat, yazdıklarını ise tüm bu çalışmaları esnasında gözlemlediği ayrıntılar olarak düşünmeden edemedim. Hâlbuki karşımda hikâyesini en önce kendisi içselleştirmiş, kalemi ve kurgu gücü bir hayli yüksek bir yazarın olduğunu da gayet iyi biliyordum.

Öyle ya, tıpkı biraz önce bahsini ettiğim “Kesik Gül-Aisha” adlı öyküde kadın sünneti sorununu ele aldığı gibi, diğer bütün öykülerini de yine esaslı bir dert üzerine inşa etmiş ve bunu kusursuz birer kurgu akışı dahilinde sunmuştu yazar. “Sessiz Kalanlar-Liv” adlı öyküde çocukken tacize uğramış bir kadının iyileşme arayışlarını, “Veda-Mi Ran” adlı öyküde ihanete uğramış Koreli bir kadının öç almaya varan duygularını, “Bir Külbahar Sabahı-Füruğ” adlı öyküde İranlı göçmen bir kadının zamanla karşılık bulamaz hâle gelen yaşama sevincini vs. Dokuz öykünün dokuzunu da aynı güçte ve aynı güzellikte…

Kitabın sonunda yer alan ve benim ilk andan beri “öykü” yerine “açık mektup” diye nitelendirmeyi tercih ettiğim yazının “umuda yaslanmış” olması ise ayrıca etkiledi beni, niçin saklayayım! Çünkü kitaba yakıştırdığım “Acının ulusu yok” cümlesine ilham olan “Bebeklerin ulusu yok” dizesinin şairi Ataol Behramoğlu da yine “Ve geleceğimizin biricik umudu.” diyerek umutla bitirmişti şiirini, bebekleri kastederek. Tanrıçanın Serzenişi de aynı derdin kadıncası, öykücesi, Burçakçası, Gönülcesi sayılabilir mi? Bence evet!

Yorum yapın