Tarih ile edebiyatın iç içe geçtiği güçlü bir anlatı: Osmanlı’nın unuttuğu Başkonsolos

Ocak 11, 2026

Tarih ile edebiyatın iç içe geçtiği güçlü bir anlatı: Osmanlı’nın unuttuğu Başkonsolos

Prof. Dr. Halim Gençoğlu’nun kaleme aldığı Başkonsolos – Afrika’daki Son Osmanlı Mehmet Remzi Bey, Osmanlı’nın Afrika’daki son temsilcilerinden birinin dramatik ve onurlu hayatını edebiyat sahnesine taşıyor. Kırmızı Kedi Yayınevi’nden çıkan roman, vicdan, hafıza ve adalet metni olarak dikkat çekiyor.

Tanıtım metninden

1914’te Osmanlı İmparatorluğu’nun en uzak coğrafyalarından birine, Güney Afrika’ya gönderilen Mehmet Remzi Bey’in hikâyesi, Birinci Dünya Savaşı’nın gölgesinde yavaş yavaş bir trajediye dönüşüyor. Maaşsız, desteksiz, unutulmuş bir Osmanlı bürokratının; eşi ve çocuğuyla birlikte Johannesburg gecelerinde verdiği hayatta kalma mücadelesi, Gençoğlu’nun güçlü kalemiyle sarsıcı bir derinlik kazanıyor. Roman, bir devletin çöküşünü bireyin yalnızlığı üzerinden anlatırken, okuru tarihin soğuk arşivlerinden çıkarıp insan sıcaklığına yaklaştırıyor.

Osmanlı-Afrika ilişkileri üzerine yaptığı akademik çalışmalarıyla tanınan Halim Gençoğlu, bu romanda tarihçiliğini edebiyatla ustalıkla buluşturuyor. Arşiv belgeleriyle beslenen anlatı; Batum’dan Cape Town’a, camilerden kiliselere, pasaportlardan mezar taşlarına uzanan çok katmanlı bir dünya kuruyor. Mehmet Remzi Bey’in mezar taşındaki biri Osmanlıca, diğeri İngilizce iki yüzlü yazı, romanın da ana metaforuna dönüşüyor.

Başkonsolos – Afrika’daki Son Osmanlı Mehmet Remzi Bey, geçmişi irdelerken bugüne diar de güçlü sorular yöneltiyor: Devlet nedir, aidiyet nedir, unutulanların hafızası nasıl korunur?

Halim Gençoğlu, bu romanla hem edebiyat hem de tarih okurlarına uzun süre akılda kalacak, derinlikli bir eser sunuyor. Afrika bozkırlarında yarım kalmış bir Osmanlı hikâyesi, bu kez edebiyat sayesinde hak ettiği sesi buluyor.

Arka Kapak Yazısı 

1914 Nisan’ında, onu taşıyan gemi Ümit Burnu’nu dönerken güvertede durmuş, rüzgârın yüzünü yalayan tuzlu serinliğine gülümsüyordu Mehmet Remzi Bey. Henüz ömrünün baharındaydı; omuzunda yeni dikilmiş üniforma, içinde İstanbul’un hasreti, yanında ilk çocuğuna hamile genç karısı ile… Osmanlı’nın temsil edildiği en uzak topraklara bayrağını ilk kez dikecekti.

Ama Büyük Savaş bir gecede her şeyi yuttu. Konsolosluk kapısına kilit vuruldu, eşyaları sokağa atıldı, ailesi karanlık bir Johannesburg gecesine terk edildi. Maaşı yatmadı. Yardım gelmedi. İki kış geçti. Bekledi… Çocuğu o hapisteyken doğdu, karısının yüzündeki gençlik soldu. Mehmet Remzi Bey 14 Şubat 1916’da hakka yürüdü. Kırk altı yıl gururla dik tuttuğu başını, yabancı topraklarda bir Müslüman mezarlığına eğdi. Üzerine konan taşın bir yüzü Osmanlıca, öbür yüzü İngilizceydi; sanki iki dünya arasında sıkışmış ruhunun son çığlığı gibi…

Mehmet Remzi Bey ölmemiştir. O, Afrika’nın bozkırında, cami mihraplarında, renkli Bo-Kaap evlerinde, her bayram okunan mevlitte, her Osmanlı pasaportu hikâyesinde hâlâ vazife başındadır. Çünkü o, Türklerin Afrika’daki son değil, ebedi başkonsolosudur. İşte bu kitap onun serüvenini anlatır…

Yorum yapın