
Tanpınar büyüsü diye bir olgu var, açık ve net. İster roman ister deneme, şiir veyahut hikâyelerini okuyor olun, ilk satırlarda o büyü sizi alır, Dante’nin cehennemden cennete uzanan yolculuğundaki gibi bir yolculuğa çıkarır. Arafta bir soluklanırsınız ama devam etmek için sabırsızlanırsınız, yönünüz cennettir çünkü.
2017’de Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde Tanpınar Araştırma Merkezi’ni kuran merhum Prof. Dr. Handan İnci Elçi’nin de dediği gibi; Tanpınar okuru tutkulu olur.
İşte tam da bu tutku, Tanpınar’ın sözcükleri bir araya getirişindeki büyüye gönüllü dalmanızın sebebidir.
Tanpınar’ın metinlerinde huzuru arayan huzursuz erkekler vardır, o erkeklerin boyunlarının kuytularında aşkı bulduğu kadınlar. Rüyalarla hayat birbirine öyle karışır ki hangisi nerede bitiyor da diğeri başlıyor bazen yakalayamaz, sınırları belirsiz bu büyünün hoş kokulu sisine kendinizi bırakırsınız.
Eşyalar ve mekanlar, varoluş hallerinin ve sebeplerinin çok ötesine geçerek hikâyenin başlıca karakteri oluverirler bazen. Tutkulu bir Tanpınar okuru olarak siz de hemen ikna olursunuz.
İstanbul hem arka plandadır bazı metinlerde hem de fazlasıyla ön planda. Hikâye mi İstanbul’dur yoksa İstanbul mu hikâye, okuyup bitirdiğinizde kafanızda beliren ama cevabını aramadığınız bir sorudur.
Zaman meseledir Tanpınar metinlerinde. Eğilir bükülür hatta bazen kırılır. Tembel bir rüya içinde teker teker sayılır. Günlerin çıkrığı ruh ilhamlarıyla çevrilir. Şafak ve akşam vakitleri özeldir, karakterler o saatlerde saadete benzer hisler duyarlar.
Büyüsü sizi ele geçirdiğinde, zamanının çok ötesinde olduğunu düşünebilirsiniz Tanpınar’ın, sonra bunu yapmaktan hemen vazgeçersiniz. Zamanın ta kendisidir Tanpınar. Geçmiş, şimdi ve gelecektir. Hem o zamandır hem de bu zaman.
Ahmet Hamdi Tanpınar hikâyelerini, Abdullah Efendi’nin Rüyaları ve Bir Yaz yağmuru adlarıyla iki kitapta toplamış, sadece birkaç hikâyesini kitaplarına almamıştır. Daha sonra dergilerde yayınlanan başka hikâyeleri de ortaya çıkınca Dergâh Yayınları hem sözü geçen iki kitabı hem de diğer sonradan ortaya çıkanları Hikâyeler adı altında bir araya getirerek 1983 yılında ilk baskısını yapmıştır.
Tanpınar büyüsüne dahil her şey bu kitapta fazlasıyla mevcuttur.
Abdullah Efendi hayatın bütünlüğünü ve basitliğini kaybetmiştir mesela. Sevdiği kadının kendisiyle aynı hamurdan yoğrulmuş olmasına hiçbir zaman inanamaz, onun çok yüksek, büsbütün başka ve erişilmez bir âlemden gelmiş bir mevcut olmasına ihtimal verir. Aşkı o kadar idealleştirmiştir ki realitedeki manzarasına artık tahammül edemez.
Eşyanın sükûneti, değişmez manzarası onun için hayatta bir teselli ve zevk kaynağıdır. Bütün ömrünce büyülü bir eşiğin önünde adımlarını tecrübe etmiş, fakat her defasında içinde vaktinden evvel uyanan bir taraf onu bu eşiği atlamaktan, ileriye geçmekten menetmiştir.
Abdullah Efendi’nin uğursuz bir gecede sabahı düşleyerek gördüğü rüyaları ve bir bardak suyun peşine düşmesini anlatan bu hikâye, 1941 yılı Eylül ayında Tasvir-i Efkâr gazetesinde tefrika edilmiştir.
Burada şöyle bir soru akla gelmektedir; İranlı yazar Sâdık Hidâyet’in ilk kez 1936 yılında Hindistan’da yayınladığı Kör Baykuş romanıyla taşıdığı benzerlikler, o dönemin yazarlarının birbirlerinin eserlerine ulaşıp ister istemez etkilenmelerinden mi yoksa aksi kanıtlanamadığı için yanlışlanamayan kolektif bilinçten mi kaynaklanmaktadır? Belki de nörolog Freud’un kurduğu psikanaliz bilimi üzerine okumalar yapıp kendi zihinlerini de devreye sokarak bu harika metinleri ortaya çıkarmışladır. Sebep ne olursa olsun sonuç şahanedir.
Ahmet Hamdi Tanpınar, 1923’te Darülfünun’dan mezun olduktan sonra ilk öğretmenlik deneyimini Erzurum Lisesi’nde yaşar. 1924 Erzurum depreminde gerçekten karşılaştığı Tahsin Efendi’yi, Erzurumlu Tahsin hikâyesinde anlatır. Birinci tekil ağızdan anlatılan bu hikâyede hem delilikle velilik arasında gidip gelen Tahsin’in trajik hikâyesini, okurda acıma duygusu uyandırmaya çabalamayan bir yerden aktarmakta hem de depremin insan zihninde yarattığı korku ve endişelere, ayağın altından çekilen yeryüzünün fena halde sarstığı güven duygusuna değinmektedir.
Toprağın sarsıntısı denizin fırtınasına benzemiyor, büsbütün ayrı bir şey; denizde her zaman müteyakkız bulunuyoruz, deniz biliyoruz ki insanoğlu için güvenilecek bir unsur değildir. Onu başından düşman olarak aldığımız için su bizde mukavemet, müdafaa ve zafer sevkitabii ihtiyaçlarını uyandırıyor. Hâlbuki toprak böyle değil; o insanlığın en güvendiği unsurdur. Saadetini, refahını ve emniyetini ona bağlamıştır. Onu her zaman itaatli, müşfik ve veyahut hiç olmazsa lâkayt ve sakin görmeye alışmışız. Toprağın sarsılması işte bu emniyetin yıkılmasıdır ve bir dost tarafından hançerlenmeye benzeyen vahim bir hâli vardır.
Evin Sahibi hikâyesindeki huzursuz erkeğin âşık olduğu kadın, küçük beyaz çehresi, koyu kestane rengi gözlerinin altındaki siyahlık ve saçlarının zengin bağ bozumu akşamıyla, her dakika gözlerinin önündedir. Erkek bütün gece kadını dinlerken ve onun yanında iken, geniş hayatın her zerresini ayrı ayrı davet ettiğini hisseder. Kadının sesinin pınarına, derinden gelen bir su çağıltısına koşan geyikler gibi, içinden bir şey koşup atılır, onunla birleşir.
Kadın onun için bahar mevsiminde, çiçek açmış bir badem ağacı altında görülmüş lezzetli bir rüyadır. Bu rüya, içindeki huzursuzluğu ona da bulaştırması ve boynuna dolanmış saçlarında gördüğü yılanı boğmaya çalışmasıyla sonuçlanır.
Ahmet Hamdi Tanpınar hiç evlenmemiştir. Metinlerinde erkelerin canları sıkılan, arayış içinde huzursuz ruhlar, kadınlarınsa daha dingin, kabullenmeyle barışık hatta cesur karakterler olarak betimlenmesi belki kendisi ve kadınlarla ilişkilerine dair ipucu vermektedir.
Adem’le Havva, bir varoluş hikâyesi olarak nitelendirilebilir; bir kopuş, yalnızlık, öteki ya da Âdem’le Havva’nın birbirlerini tamamlayıp sonra da çığlık çığlığa seslenerek birbirlerini aramalarının hikâyesi. Satır aralarında aynı zamanda müthiş bir erotizm vardır. İlk günah değildir bu. Hayatın ta kendisidir.
Kadının beyaz gül yaprağı yüzü, erkeğin göğsüne gömülür hikâyede ve erkeğin elleri onun kalçasına kapanır. Âdem eline ve elinin altında kımıldayan, ürperen bu şeye bakar.
Pornografinin çiğ beyazının bulaşmasına kesinlikle izin vermeyen, hatta kimi zaman cinselliğe bile varmayan bu erotizmin izi Tanpınar’ın diğer metinlerinde de sürülebilir. Bu durum, belki biraz suçluluk duygusu ama daha çok bir varoluş, arayış, titreyiş, bulduğunda kaybetme korkusuyla anlatılır.
Yaz Yağmuru hikâyesinde, bahçesindeki kurumuş palmiyenin altında yağmurda ıslanan kadında bir aşkın başlangıcı denen mucizevi şeyi yaşayan Sabri, sokak sokak dolaştığı İstanbul’da belki de Huzur’daki Mümtaz’ın ayak izlerini takip etmektedir. Bütün hayatıyla hemen kaybedebileceği bir şeymiş gibi yanında duran kadın, sanki biraz Nuran’dır.
Kitabın son hikâyesi Son Meclis bir fabldır ve piyes olarak tasarlanmıştır. Fil, aslan, kaplan, ayı, kurt, maymun ve yılanın imparatorla konuşmalarında insanoğlu kendi gücü ve zaaflarıyla yüzleşir.
Hikâyeler’deki on altı öyküde realite üzerinden rüyalar görülmekte ya da rüyaların içinde realite hafifletilmektedir.
Ömrü boyunca parasızlık çeken ve kendisini borçlarından kurtaracak bir piyango vurmasını dileyen müzmin bekâr Tanpınar’ın metinlerinde talih, tesadüf ve tamamlanmak için hep bir öteki arayışına bu kadar çok yer vermesi ‘tesadüf’ olmasa gerek. Zaten kedisinin adı da Kafka’dır.
Hepsinde bir süre yaşadığı Ankara, Erzurum, Konya, Bursa ve İstanbul’u hayatının tesadüfleri olarak tanımlar. Arjantinli yazar Alberto Minguel, Tanpınar’ın izinde gezdiği ve hakkında yazdığı bu beş şehirde belki de bu tesadüflerin büyüsünün peşine düşmüştür.
“İmkânım olsa büyük bir insan destanı yazmak isterdim.” demiş Tanpınar.
Talih ve tesadüfler izin verirse eğer, henüz bilmediğimiz başka bir zamanda, dilinin evrenselliğiyle destan özelliğini fersah fersah aştığını söyleme şansına erişir, okurları olarak “Bunu zaten fazlasıyla yapmışsınız üstadım!” deriz belki, kim bilir!















