Sözün Ardı/Önü: 127 Zamansız Denemeler: XXII Aramızdaki Yazılacak Zaman | Feridun Andaç

Şubat 17, 2026

Sözün Ardı/Önü: 127 Zamansız Denemeler: XXII Aramızdaki Yazılacak Zaman | Feridun Andaç

Lawrence için ayrı bir metin yazacağım. Onun dünyasına yolculuk olacak bu. Yaşamındaki iniş çıkışları, erotizme bakışı…

Şimdi, Dokunuyordu Bana Gözlerindeki Sır” öyküsünü yazarken, Yourcenar’a döndüm gene. Yourcenar üzerine hep bir kitap yazmak istemişimdir. Kısa, romans vari bir şey. Ona ve Marguerite Duras’ya dair çok yazmışımdır. Hatta şöyle bir yazımı da hatırlarım: “Benim Margueritelerim”…

Kulağıma hoş gelen bir başka şeyi de çağrıştırmadı değil bu…Bir kadın yazarla “nehir söyleşi” yaparken konuştuklarımız, sonra hissedilenler… “Paris Yaşamları”nı okurken yazmaya da başladığım aslında buydu.

Yourcenar’ın zekâsı, yazı tarzı etkilemiştir beni. Bir de gözleri…O gözler için kalkıp gidebilirdim dünyanın öte ucuna, onun yaşadığı ada’ya…Yalnızca bakmak için…Gözlerimle gözlerine dokunmak için. Efsunlu olan da bu değil midir? Ten tüketir ve de tükenir…Öylesi bir bakış hep yaşar…Çünkü, insan insanın kurdudur. Yan yana durdukça didikler, öldürür birbirini. Bunu nasıl/neden yazdığını anlatmıştı o yazar bana.

Elias Canetti ve Italo Calvino üzerine birer deneme kitabı yazmayı nicedir sürdürüyorum. Her iki yazarın da yaşadıkları kentlere gittim, tıpkı Montaigne kitabımı yazarken yaptığım gibi.

Bulgarcada çıkan Kar Masalları’nın tanıtımı ve Canetti üzerine bir konferans vermek için Rusçuk’a gitmiştim. Ona dair yazdıklarımı öğrenen Canetti Vakfı yöneticileri, bu kitabın ilk önce Bulgarca’da çıkmasını istemişlerdi. Ama ben, gene de, Yourcenar’a da başlamak istiyorum. Birkaç defter dolusu notumu önüme alıp, ona dair çevirtip yayımladığım kitabı (“Açık Gözler”) bu kez Türkçesinden yeniden okuyup, onun fotoğraflarıyla baş başa kalıp yazmak…

Bu tür okumalar/çalışmalar beni besliyor…Sonrasında da yolculuklara çıkarıyor…Ki, Calvino kitabımın (“Calvino: Ruhum Benim”) finali için yeni bir İtalya yolculuğumun beni beklediği gibi…İşte bu anlamda yazmak bir yolculuktur benim için…Hem içsel hem de fiziksel…

Yourcenar’a döndüm dedim. Onun Ateşler’ine yeniden, bilmem kaçıncı kez, şöyle bir göz attım. 

Sonra, bu öyküm için, Alexis ya da Beyhude Mücadele’nin Kitabı’na göz attım. İnsanın karanlık yanlarını aydınlatmaya dönük bir metin.

Ama bir düşünce, hepsi bu şimdilik…

Benlik Koşusu                                                                                                                                                

Düşselliğin dili olsa da anlatsa. Kendince bir dil yaratsa. Yakalayamadığımız zaman(lar)ı taşır bize. Çoğunlukla da geceleri.

Geceki düşümü anlatacak değilim, yazdımdı bir köşeye, koyu simsiyah bir şeydi! Jung ile Freud arasında bir yolculuk…Oysa, bunu, yeni bir dile dönüştürüp yazınca onların bakışı işe yarayabiliyor sanırım! Çünkü, rüya taşıyıcıdır.  “Kabus” denilenin ötesinde bir şey. Belki o başka bir sınırıdır insanın.

Bilinç algısıdır rüya. Ama ötesi bizi geceye taşıyanlar değil midir? Nasıl bir benlik koşusunda olduğumuzu da anlatmaz mı?

Bir önceki yazımda da anlatmıştım, çocukluktan getirdiklerimiz…Sait Maden’in bana anlattığı…Ondaki sakıngan hayatın ilk izlerinin varış yeri…

Dün vapurla geçerken karşıya sabah, düştüğüm notu hatırladım:

Vapurdayım, kar yağıyor gözlerime.

Bir imge havuzuna düşmüştüm bir ânda…Çocukluğumun kar denizi ile içimdeki uğuntu, bir de burada yaşanan zamanın iklimi vardı…Bir tınıyı aktarmak, belki konuşmak istemiştim…bütün gözeneklerin kapalıydı sanki benim düş/düşünce iklimime…bu nasıl bir algıydı anlamış değildim. İyi bir insandın, bundan hiç kuşkum yoktu. Yanlış bir yerden başlamıştım, bundan da kuşkum yoktu!

Hem yazmak/okumak isteyen biriydin, hem de karşındakinin (üstelik yazıp eden birinin) algısına tümüyle kapalı…ya da ben öyle sanıyordum, çünkü ne düşündüğünü hiç bilmiyordum. Bu duygu durumu, bana, bir gün şunu yazdırırsa hiç şaşırmayacağım: “Hiç Kimsenin Kimsesi Olmak”.

Ben de soruyordum kendime; nedir bu anlam kayması…Ne düşündüğünü bilememe hali. Kapalılık! Bu bir insanı gizemli değil, yalnızca anlaşılmaz kılar.

Benlik koşusu mudur bunun önünü alan yoksa?

Dün gece, nihayetinde , David Cronenberg’ın Tehlikeli İlişki (2011) filmini izlemeye karar kıldım. Sanrı yüklü olsa da, gösterdikleri önemliydi. Bir filme zaten öyle bakmaz mıyız; bize ne gösteriyor; gösterilenin ardında ötesinde  yatan ne, olagelenler/yansıyanlar neden böyle diye bir soruyla da kuşatmaz mıyız zihnimizi…

Şunları not düşmüşüm filmin ilk bölümünü izlerken:

*utanç verici olan: çocuklukta bizi kıran/ezen/travma,

*katlanamıyorum: katlanamama düşüncesi, insanı o çizgiye getiren ne?

*saldırı: her türlü, yalnızca şiddet içermesi gerekmiyor,

*kendini kötü hissetme: dışsal etki/ivme, içimizde birikenlerin varlığını oluşturan/lar…

*sevmediğini sanmak…ya da sevdiğini sanmak: benim yaşamasızlık dediğime bir gönderme var,

*reddetme kolay değil,

*değişmezlik,

*beni cezalandır: attilâ ilhan’la bu “ceza” kavramını ne çok konuşmuştuk; lise öğrencisiyken hapse atılması, yani cezalandırılması…sübyan koğuşunda başına gelen/ler…  sonra da ülkü ile (Karaosmanoğlu) a.i. üzerinden giderek; “ceza”- marki de sade eksenli bir konuşmamız vardı; sanırım romanda kullanacağım bu imgeyi, yetimhanede büyüyen çocuğun başından geçenler (içinde biriken hınç’ın kaynağını gösterme açısından, metni yeniden yaz); filmin o sahnelerine yeniden bkz.

*benimle devam etmeni istiyorum…insanın insana muhtaçlığını sezen bir bakışın acımasızlığı; ya da bunu ezince dönüştürmesi…ah! nasıl üzüldüm Sabina’ya…Ama doktor da insan, desek de…acımasızlık insan ruhunun mayasında var…her şey bunu iyileştirmek için, bütün buluşlar ve hayatın kendisi…

*kendine gel, bir şeylere anlam yükleme…bu sanki bana uyarı gibi!

*farkına varmak süre ister; bu da onun için sanki! Ama o varma durumunda da birimizden birimiz olmayabiliriz, bu da ne acı! Burada yaşanan da o değil mi? Her ilişki üçlü başlar, üçlü de sona erer, ölüm hariç!

*bunlar kısa sürede unutulur: bunu bir tema kılarak öykü kurmalı…bir İzmir öyküsü…galiba, mart başı izmir’in yolu görünüyor bana…(ikinci faslı yarın gece izleyeceğim)

Kolay olana yer açmıyorum hayatımda. Ötesi de bin bir zahmetle örülüyor. Ki, değerli/anlamlı olan da bu bence!

Evet, bu gidişle Svevo üzerine yazmak gene sonraya kalacak gibi…

(*) Paris Yaşamları, Deirdre Bair, Çev.: Ayşen Tekşen, Payel Yayınları, 2025, Çev.: 382 s.

Yorum yapın