Sözün Ardı/Önü: 123 Zamansız Denemeler: XVIII O Renk Çağından… | Feridun Andaç

Ocak 6, 2026

Sözün Ardı/Önü: 123 Zamansız Denemeler: XVIII O Renk Çağından… | Feridun Andaç

Zaman Değişmeceleri: Cézanne                                                                                                                                                     

Gözün sindiği bir bakış mıydı adın, hadi sil her şeyi öyleyse. Sesleri de unut, taşıyan sözü de… Zaman bekçileri yok nasılsa aramızda. Provence rüzgârı almak niye ki! Argelina göz ağrısı. Aldatıcı göz yanılgısı belki! Juliette’in gözlerindeydi gözleri. Sırlarını taşırdı ya Cézanne’ın. Gene de “sen bil” demeden kapanırdı gece; aralarında  kaybolan bir dil vardı, ulaşılmazlık tek bir figürle yansırdı suskunluk hallerine. İşte orada, Provence’da, Aix’in saklı koyunda içe çekilen zamanın simyacısıydı Cézanne. Gözün gördüğü ufku taşırdı renkleri. Sen orada bekle mavi, yeşilini sakla benden… Sarı  içimizde her daim…dercesineydi günü gecesi… Ama kahverengiye tutkundu eli Cézanne’ın, bir  de mor renge. Anlatıyordu ya Rilke: “Her renk bir başka renk karşısında toparlanıyor, vurguluyor kendi varlığını, kendi kendisinin bilincine ulaşmaya çalışıyor.” Ve tabii ki yansımalar, ressamın algısını dönüştürücülüğünü ortaya koyar; o figür yağmurunu ortaya çıkaran renk ağışması da öyle. Dün söz etmiştim sanki, susmuş ya da umursamamıştın!

Evet, algı olmadan taşıma olmaz. Diyordu ya gene Rilke ona dair söz ederken: “Gerçeklerin fazla yakınına sokulmaya kalktı mı, insanı ne zorlukların beklediğini görüyorsun…”

Nicedir düşünüyorum onun Aix’deki yalnızlığını…Oradan dostu Bernard’da yazdığı mektupta şunlardan söz ediyordu:

“Louvre Müzesi, okumayı öğrenmemizi gerektiren bir kitaptır.”

“Doğayı inceleyebilmek için o formüllerin dışına çıkalım, kendi ifade biçimimizi bulmaya çalışalım, kişisel yapımıza göre kendimizi dışavurma olanaklarını araştıralım.”

“…nesnelerin ya da varlıkların gizli kalmış yönlerini kavramak için,  sabır ve kararlılık gerekir.”

”Araştırma bizi değişime yönlendirir.”

“Resim çiziniz; çizgi, büyüleyici  olanı yansıtan bir aynadır. Oraya yansıyor ışık, nesnenin dış görünüşünü ortaya çıkarır.”

Sabah güneşine tümüyle açık  orta odanın ışıltısı resim yapmaya elverişli bir mekân. Nicedir beni çağırıp duruyordu. Dün, bir bir izlerken Cézanne’ın renk sağanağındaki dünyasını; çizgilere, renklere döndüm yüzümü…

İlk değişime oradan başlamalı…Işığın çağrısına uymalıyım her sabah. Kendi rengimi bulmak için çizmeliyim. Bırakıyorum artık ulaşılmazlık zırhındaki bakışlarla örselenmeyi. Paylaşma olmadan yaşamak da olmuyor… Ne dostluk, ne de hiçbir şey…

Zaman Değişmeceleri: Bellek

Sende gezen göz olmayı seviyorum. Bir de ses. Tınısını duyunca sesinin dünyanın tüm gezegenlerine erişebileceğimi düşlüyorum bir anda. Bir de sözcüklerine kavuşmak tabii ki…

Adının yanında gene adımı görünce alıp başımı sonsuzluğa gidesim geldi. Oysa bugün sana Svevo’yu yazıp anlatacaktım. Bu alıp gitmiş başla, bellek dedim. Neden mi? Zaman gibi, bellek de benim yazı auramda hep durur/ilgi odağımın ötesinde belirleyicilik kazanır… Nicedir de dönüp dönüp durduğumdu…

Hatta buluşmamızda şunu konuştuğumuzu hatırlıyorum: bellek mekânları/mekân bellekleri…Yazılıp bitmiş, hatta resimlenmiş (ressam Mehmet Güler resimlemişti) yayım sırasında bekleyen bir kitabım vardır: Bellek Labirenti. Şimdi ise gündemimde “bellek/mekân” ilişkisi…Geçmişin manzaralarını içeren bellek mekânları…Orada rüya(lar)da var. Tabii ki, diğer yanıyla da tarih/tarihsele dönüşenler…İnsanın oralardaki macerası…

Önceki günlerden bir gün, yeni çıkan bir kitabı alınca, gene konum beni yakamdan yakaladı: Geçmiş Zaman/Bellek Kültürü ve Özneye Dönüş Üzerine Bir Tartışma, Beatriz Sarlo. Arjantinli bir edebiyat eleştirmeni Sarlo. İlginç bir çalışmayı kotarmış. Geçmişin her zaman tartışılabileceğinden söz ederken yaptığı şu belirleme benim de ilgimi çeken bir konu: “Geçmişe gönderme yapma yetkisini bellek ve tarih aralarında paylaşmazlar. Çünkü tarih anılara her zaman güvenemez, bellekse hatırlama haklarını (yaşam, adalet, öznellik hakları) merkez almayan bir yeniden inşadan kuşku duyar.”

Nabokov’un Konuş, Hafıza adlı anılarının, bir de Hafıza Mekânları’nın (Pierre Nora) yanına alıp üzerinde çalıştığım romana da kapılar açmak istiyorum bu okumalarımda. Bu yanıyla da çok denk geldi.

 Yakınmıyorum, ama  işim ne çok, bilsen! Sarlo’nun kitabı bir solukta okunacak bir çalışma. Birazdan başlayacağım bile. Çünkü edebi göndermeleri öylesine çok ki; çoğu da ilgi duyup okuduklarım…okuyacaklarım…

Ayrıca bellek üzerine yazdığım “Maşatlıkta Kuş Sesleri”ni sürdürmem için öyle çok neden var ki…Bunu nelerin ateşlediğini burada yazıp edecek değilim, ama Arzen’de Zaman romanım tamamlandığında sanki ona da kapı aralanacak.

Zaman Değişmeceleri: İz Bırakan…

 Yazılıp edilenlere bakınca; seçilen sözcüklerin yavanlığı ve ruhsuzluğunun anlattığı bir hatırlatmadan başka ne olabilir ki! Oysa, bellek bundan öte bir şeydir; taşır ve korur. Ama iz bırakanı…

BİR buluşmamızda Sait Maden ilginç bir şey anlatmıştı babasıyla ilgili. Çorum’da doğmuş (1932). Tam o doğum günlerinde babası, gönül ilişkisi olduğu başka bir kadından hastalık kapar. Bu hastalık annesine de geçer. Doktor  doğum sonrası emzirmeyi keser. Ama o neyse, bir bakıma buna da sirayet eder ve tam beş yaşına kadar beşikte yatarak beslenir. Konuşmaya da geç başlar. Çekingenliğini, içedönüklüğünü, kendini saklamasını buna verdiğini anlatıyordu. Akademi’ye geldikten sonra biraz biraz açılır olmuş. Anlayacağın geçmiş hep peşimizde bir biçimde. Bellekse hep koruyan, taşıyan ister istemez. Gene de, bana o çok yavan gelen yanıtına karşı şunu söylemek isterim: bellek ve zaman her şeydir, insana ve hayata dair her şey. Hele bir yazar içinse, çok şey…Geçmişte, onunla her buluşmamızda mutlaka çocukluğuna, annesine, doğduğu yere, dillerle ilişkisine dönerdik.

Bir dostluğun yerine ne koyabilirsiniz ki…Hele yaşanmış onca anı varsa, paylaşılmış onca şey…Aranızda yalnızca söz kalır…

Yorum yapın