Şaşı Sineğin Dansı Yunancaya çevrildi

Mart 17, 2026

Şaşı Sineğin Dansı Yunancaya çevrildi

Onsun Meryem’in Şaşı Sineğin Dansı adlı kitabı Thanos Zarangalis tarafından Yunancaya çevrildi. Kitabın çevirmeni Thanos Zarangalis Şaşı Sineğin Dansı için kısa bir sunum metni hazırladı:

“Şaşı Sineğin Dansı’nın ana kahramanı Taniti, annesini kaybetmiş bir yetim olarak büyükannesi Tamara’nın evinde büyümektedir. Tamara, batıl inançlara inanan bir kadındır. Taniti’nin milliyetçi, kadın düşmanı, katı fikirleri ve davranışları olan babası ise kızına ilgi göstermekten uzaktır. Onun bu davranışı ve kadınlar hakkındaki görüşleri, Tanitι’nin hayata bakışını belirler, çünkü dediği gibi, “Çocukluk yılları sürekli kapısını çalar”.

Taniti içe dönük bir kadındır ve “bugüne kadar ilgi çekmek için en ufak bir girişimde bulunmamış, çünkü erkeklerin ilgisini çekmek için çekici olmaya çalışmanın gereksiz olduğunu düşünmüştü”.

“Bugüne kadar” kısmını aklınızda tutun, çünkü bu, Taniti’nin hayatını belirleyen bir unsurdur. Taniti, yalnız bir kadındı ve hayatta kalabilmek için çalışmak zorunda olduğundan, öğrenciyken bile etrafında arkadaşları yoktu. Taniti, tüm bu yıllar boyunca etraftan kendisini izole eden bir duvar örmüştü.

Roman, Kocaeli’ndeki yıkıcı depremi anlatarak başlıyor. Depremin ardından yaşanan sahnelerin betimlemeleri son derece etkileyici:

Sular birden geriye doğru çekildi, deniz içine çöktü. Midye kabuklarının çıtırtılarını duydum, o zaman denizin içinde evlerin çatılarını gördüm… İnsan sesleri geliyordu, kadın erkek çocuk bağrışları birbirine karışmıştı. Önümden kolu kopmuş bir adam kaçıyordu, karanlıkta zombiye benzeyen insanlar kuytulardan çıkmış sersemce bir şeyler arıyorlardı… Denize doğru yürürsem,

anayolun ne tarafta olduğunu bilebilirdim. Önümden geceliğiyle bir kadın geçiyordu, nereye gittiği belli değildi. İnsan gölgelerinde çığlıklarını duyuyordum. Tekrar aşağıya doğru yürüdüm, yarım ayın ışığında sağ tarafta karşı sahildeki burnu fark ettim. Ben bakarken kilometrelerce uzaktaki karşı kıyıda, önce bir alev topu parlaması ve hemen sonra patlama sesi geldi.

Petrol rafinerisi infilak ediyordu. Deprem sadece bizim şehri vurmamış görünüyordu, şimdi bir yardımın gelmesi zordu.

Onsun’un depremi yaşayıp yaşamadığını bilmiyorum, kimsenin böyle bir deneyim yaşamamasını dilerim, ancak anlatımı çok etkileyici. Kahramanımız şans eseri kurtulurken kimliksiz, parasız, evsiz ve elbisesiz sokaklarda kalır. Deprem ve onun sonuçları, kişiliğinin, davranışlarının ve erkeklerle olan ilişkilerinin değişmesine yol açar. Yerin şiddetli, yıkıcı sarsıntısının etkileri zihnine ve ruhuna kadar ulaşır.

Yeni bir hayata başlamak için güneye taşınmaya karar verir ve arkadaşı Jülide’nin kimliğini kullanmaya başlar, çünkü arkadaşının apartmanın enkazı altında gömülü olduğunu düşünür. Taniti, arkadaşının adını kullanarak, başka bir mesleğe ve başka bir zihniyete sahip olarak yeni bir hayat yaşamaya karar verir.

Bu kitapta, Taniti’nin kendi kişiliğini değiştirdiğini gösteren “bugüne kadar” ifadesinin yanı sıra, “eğer” kelimesi de anlatımı karakterize eden bir kelimedir. “Eğer fırtına tanrıçası Taru öfkeli bir şekilde yeri sarsmasaydı, hayatım ikiye bölünmezdi.” “Eğer çalar saatin çalmasını bekleyip daha erken uyanmasaydım, bir sütun üzerime çökmüş olacaktı.” “Eğer annemin elini bırakmasaydım, sıkıca tutsaydım, ölümcül kaza olmazdı.” “Yüzme bilseydim, başka hayatlar da yaşayabilirdim.” “Başka bir yol olsaydı, özgürlüğü tatmak için kaçmalıydım.” Yazar “Eğer” oyunuyla, küçük bir

ayrıntının tüm hayatımızı nasıl değiştirebileceğini gösteriyor.

Yazar, bir yandan Taniti’nin maceralarını anlatırken bir yandan da geçmişle şimdiki zaman arasında çok etkili bir şekilde gidip gelir ve güçlü bir depremin getirdiği yıkımı ve insanlara verdiği psikolojik travmaları anlatmanın yanı sıra, toplumun çeşitli yakıcı konularını eleştirmek için de fırsat bulur. Onsun Meryem, boşanma veya herhangi bir nedenle ailenin dağılmasından sonra ebeveynlerin çocuklarına karşı gösterdikleri ilgisizliği ve miras hakları konusunda akrabaların acımasızlığını ortaya seriyor, Taniti’yi babası terk ettiğinde onu büyüten büyükbabası ve büyükannesinin hiçbir zaman nafaka talep etmediklerini belirtiyor. Bunu şöyle açıklıyor: “Zaten bu konuda mahkemeler babaların tarafındaydı, birkaç kuruş vicdanları susturmaya yetiyordu.”

Yazar erkek egemenliğini, aile içinde sorunlara yol açan erkek kıskançlığını, erkek ve kadın arasındaki ilişkilerde şiddeti, zayıfların sömürülmesini, okullarda zorbalığı eleştiriyor. Erkeklerin kendi “zorunluluklarını”, kendi “isteklerini” ve kendi “taleplerini” dayatmak istedikleri, hatta ilişkilerini kesmek isteyen kadınları, kişisel anlarını içeren fotoğrafları internette yaymakla tehdit ettikleri bir toplumu anlatıyor. Bu konu, sık sık gündeme gelen bir konudur. Erkek egemenliği konusunda yazdıkları çok anlamlıdır: “Okullardaki kutsal kitaplarda tasvir edilen akrabalar her zaman babanın atalarıydı.”

Bunun yanısıra, roman Anadolu halklarının, örneğin Hititler, Pissideiler ve diğer halkların yüzyıllar boyunca geliştirdikleri inançları, önyargıları ve ilkel geleneklerini koruduğu ve sürdürdüğü bir coğrafyada geçiyor. Din, dindarlar ve inanç romanda sık sık ele alınan konular. Din ve tarikat temsilcilerinin sıradan insanları sömürmesinden bahsederken şöyle yazar: “Bahçede satılan tespihler ve cam küreler, alıcılara cenneti vaat ediyordu. Bahçenin dışında satılan terlikler, depremden koruyordu. Depremle sarsılan üç şehrin sakinlerinden hiç kimsenin şeyhin kutsadığı bu terlikleri giymemesi büyük bir talihsizlikti, bugün tek bir kişi bile giyseydi şimdi binlerce kişinin ölümüne ağlamayacaktık.”

Ve tüm bunlar anlatılırken fonda müzik var: hayatında belirleyici olan, çok küçükken babasıyla dinlediği ve babasının tüm kadınların havai birer “paçavra” olduklarını anlatmak için kullandığı La Donna é Mobile aryası bu müzikal ögelerden en önemlisi. Fakat, roman müziği, blues ve caz, klasik müzik ve nice şarkılar ve müzik eserleri romanın fonunu oluşturuyor.

Roman ilerleyen bölümlerde Jülide ve nişanlısının da kendilerine ait sırları olduğunu açıklar; bu kısımdan sonra olaylar Seda için hiç olmadığı kadar hızlı ve gerilimli geçecektir. Seda bir noktada eski kimliğine ve belki de eski yaşam tarzına geri dönmesi gerektiğini düşünür. Kendine şu soruyu sorar: “Acaba gelecekte böyle günleri tekrar yaşama fırsatım olacak mı? Tekrar bu kadar özgür yaşamak zor olacak. Kendime bir oyun oynamıştım, hep hayalini kurduğum kadını canlandırmıştım: havai kadını.”

Şaşı Sineğin Dansı, bir kişinin büyük bir felaketi nasıl yaşadığını anlatan, böyle bir durumda her şeyin nasıl felç olduğunu ve her şeyin yeniden yoluna girmesini beklemekten başka çarenin olmadığını iddia eden bir roman. Bu roman sizi düşüncelere daldırıyor, dikkatle okumanıza davet ediyor ve sonunda size acı bir tat bırakıyor.”

Yorum yapın