Ş. Didem Keremoğlu’nun Kitabı “Hayat Kaldığı Yerden” * Üzerine  | Hülya Soyşekerci

Nisan 10, 2026

Ş. Didem Keremoğlu’nun Kitabı “Hayat Kaldığı Yerden” * Üzerine  | Hülya Soyşekerci

Ş. Didem Keremoğlu, uzun zamandan beri öyküye yoğun emek veren, öykü türü üzerinde düşünen, araştıran, her öykü kitabında yeni bir tarz ve bakış açısıyla yazma gayreti içinde olan, kendini tekrarlamaktan sürekli kaçınan, verimli ve çalışkan bir yazar. İlk öykü kitabı Yine Hüzzam’ı 2019’da ardından Evliliğim Sadist Bir Monolog’u 2021’de yayımlayan Ş. Didem Keremoğlu, Şubat 2024’te Hayat Kaldığı Yerden adlı son kitabıyla, öykünün uzun ince yolunda kararlı, bilinçli ve sağlam adımlarla ilerlediğini gösteriyor. 

 İstanbul’da doğan Ş. Didem Keremoğlu, Kültür Okulları’nı bitirdikten sonra üniversite öğrenimini İngiltere’de tamamladı ve uzun yıllar sivil havacılık sektöründe yöneticilik yaptı. Ş. Didem Keremoğlu, pek çok kadın yazar gibi, yazmak eylemini, giderek daraldığını hissettiği hayatına daha geniş alanlar kazandırmak amacıyla gerçekleştiriyor. Ş. Didem Keremoğlu’nun toplantılarda ve sosyal medya paylaşımlarında sıklıkla kullandığı “nefesim edebiyat” ifadesi, onun, edebiyatla soluk alan, yazmayı yaşama tarzına dönüştüren bir yazar olması gerçeğini vurguluyor.

İnsan hayatları, gözlemler, tanıklıklar, kurgular, olayların akışı ve dilin içinde yepyeni dünyalar kurarak dünyaya dilin içinden bakmak, Ş. Didem Keremoğlu’nun yaşam felsefesi haline gelmiş durumda. Edebiyata dair kuramsal bilgilerini sürekli çoğaltan, edebiyat tarihi ve yazar portreleri konusunda araştırmalarıyla sürekli kendini geliştiren Ş. Didem Keremoğlu, Cemil Kavukçu’nun belirttiği gibi, “Yalın yazmayı, yani zor olanı seçen ve özgün bir öykü dili kuran bir yazardır.” Ş. Didem Keremoğlu’nun “meselesi olan bir yazar” olduğu için çoğu öyküsünü başkaldıran bir dille yazdığını vurguluyor Cemil Kavukçu. Aydın Şimşek de Ş. Didem Keremoğlu’nun dilinin özgünlüğünün yanında kendine özgü bir tınısı olduğunu belirtiyor ve ayrıca yazarın öykülerinin kurmaca derinliği ve katmanlı yapısı üzerinde duruyor.

Ş. Didem Keremoğlu, öykülerindeki yazınsal tutumu, yalınlık içinde gerçekleştirdiği derinliği ve kurmaca katmanlarıyla oluşturduğu yazma zenginliğini Hayat Kaldığı Yerden adlı kitabında da sürdürüyor ve önceki öykü tarzına yeni boyutlar kazandırıyor.

Hayat Kaldığı Yerden içindeki öykülerde en çok ilgimi çeken özellik, birbiri içinde yer alan, birbiri içinden çıkıp genişleyen, birbirine bir şekilde temas eden ve matruşka gibi çoğalan insan hayatları ve o hayatların izinde ilerleyen insan hikâyeleri oldu. Yazarın gözlem gücü öykülere yansıyor; birkaç çizgi ile bir mekân kurabilme yeteneğine sahip olduğu görülüyor. Öykü kişileri de tam anlamıyla yaşayan birer karakter olarak var oluyorlar sayfalar arasında.  

İnsan psikolojisini, çoğu kez, ruhsal çözümlemeler yoluyla değil, insan davranışlarını göstererek ifade ediyor Ş. Didem Keremoğlu. Öykülerde ruh halleri davranışsal ayrıntılar üzerinden okura yansıyor.

Ş. Didem Keremoğlu, öykü tekniklerine emek veren bir yazar olduğu için öykülerinde teknik sağlamlık da dikkat çekiyor. Bu öykülerde yazar, farklı anlatıcılar, farklı bakış açılarına yer veriyor, ayrıca farklı anlatı tekniklerini deneyimleyerek metinlerine yazınsal zenginlik kazandırmaya özen gösteriyor. Anlatıcıların, bakış açılarının ve mekânların metin içi dünyadaki değişkenliğine sıklıkla tanık oluyoruz. Bazı öykü karakterlerinin öyküden öyküye geçiş yaptığını, kitabın sayfaları arasında gezindiğini; böylece öyküleri farklı açılardan birbirine bağladığını görüyoruz.

“Açığa Çıkan Atlar” öyküsünde, atlar ve faytonculuk üzerine röportaj yapan bir gazeteci kadın ve Paşa adlı yaşlı faytoncu arasındaki diyalog etkileyici biçimde ve ustalıkla oluşturulmuş. Paşa, sıra dışı, renkli, canlı ve unutulmaz bir karakter olarak var oluyor öyküde. Paşa’nın gerçek hayat hikâyesini öğrendiğimizi düşündüğümüz anda, öykünün sonu şaşırtıyor bizi. Bu öyküde, ötekileştirilenlerin, dışlananların hayatlarına, kadın gazeteci Altan karakteri aracılığıyla spot ışığı tutan Ş. Didem Keremoğlu, ince ayrıntılar yoluyla öykü atmosferini oluşturuyor.

“Kimine göre Son Duraktı” öyküsü, yoğun bir gözlemle yazılmış. Akıp giden zamanı ve hayatı, değişip dönüşen mahalle ve kent yaşamını, insan manzaraları eşliğinde dile getiren öyküde, hem 1. kişi anlatımına hem de 3. kişi anlatımına yer verilerek, bakış açısı çeşitliliği kazandırılmış ve farklılıklar, doğal, zorlamasız geçişlerle oluşturulmuş.

“Kardeşimin Kaykayı” öyküsünde, “Açığa Çıkan Atlar”da yer alan kadın gazeteciyi, bir hastane ortamında, gazeteci değil de hasta kimliğiyle izliyoruz bu kez. Kötücül bir hastalık nedeniyle tedavi gören kadının iç dünyası ve yaşadığı psikolojik çelişkilere, onun kendi “benöyküsel” anlatımları aracığıyla ayna tutuluyor.  Hastalık sürecinin kadın anlatıcıda yarattığı ruhsal kırılganlığa tanık olurken, zaman/ mekân geçişleriyle, şimdiki zamandan zihinsel geriye dönüşlerle, onun geçmiş yaşantılarına da yavaş yavaş ışık tutulduğunu fark ediyoruz. Bu öykünün de şaşırtıcı sonu etkileyici.

“Oğlan Dayıya” öyküsünde Ş. Didem Keremoğlu, oldukça cesur bir dil kullanıyor. 1999 Marmara depreminin sarsıntılarının insan ruhunda bıraktığı derin izler yer alıyor öyküde. Yazar, “Corc Kuluni” öyküsünü, Necati Tosuner’e ithaf etmiş. Bu öykü metni, deneysel bir çalışma olarak ilgi uyandırıyor. “Dansöz” öyküsünde Dansöz adlı köpekle paylaşılan derin yalnızlık duyguları var. Sevgisizliğin, sevgi özleminin, satır aralarında içki kadehlerine eşlik ederek dolaşması dikkat çekiyor.

“Brutal” öyküsünde zaman kırılmaları üzerinden dillendirilen, geçmişin karanlığından şimdiki zamana süzülen bir çocukluk ve anne travması yer alıyor.Bu öyküsünde de yazar, birkaç çizgiyle bir mekân ve atmosfer oluşturma gayreti içinde: “Bu sıkışık mahalle, pırtık perdeli camekânların arkasındaki zavallı hayatlar, bütün bu yorgun insanlar, babam olacak varyemez moruğun anılarıyla baş başa kaldığım bu ev… Aşkın öyle çok da naif şeyler üstüne kurulmadığını örnekleyen annemle geçen yaşanmışlıklarım bir de!” (s.54)

“Sanki Hiç” öyküsünde yazar, birkaç sayfalık öyküye, birkaç hayat, birkaç insan hikâyesi sığdırıyor. Sorunlu, sevgisiz, ilgisiz aileler ve o ailelerden yetişen kişileri sınıfsal farklılıklarıyla bir arada işliyor. “Habis Vagon” ise şiddetin bir çocuk üzerinde yarattığı travmanın öyküsü. Yıllar sonra şöyle konuşur o çocuk: “Ben her çocuğu aynı mutsuzlukla büyür sanırdım.” (s.63) 1970’li yılların karanlık atmosferi de öyküye sızıyor. Zaman/mekân atlamalarıyla, geriye dönüşlerle, geçmişten (ve hayattan) kesitlerin yanı sıra çok farklı, sıra dışı aşklar da var “Habis Vagon” un satırlarında.

“Dijital Kıyamet”te, anlatıcının, yazar Didem Keremoğlu’ndan söz etmesi, daha doğru bir deyişle, Ş. Didem Keremoğlu’nun öyküde kendisine ve ikinci kitabı “Evliliğim Sadist Bir Monolog”a anlatıcısı aracılığıyla göndermede bulunması, okura oldukça hoş ve etkileyici bir üst kurmaca olarak yansıyor. Her kadının sıklıkla yaşadığı bir başkaldırı duygusu, anlatıcının söylemiyle okura ulaşıyor: “Kazağımın yakasını çekiştirdim. Birinin karısı, diğerinin kızı, öbürünün alt kadrosu… Asıl isyanım işte bunaydı! Bu kimliksiz süregidişe…Nefesim yetmiyordu artık!”  (s.75)

“Tiflis”, kitaptaki pek çok öykü gibi, çağrışımlarla ve zaman atlamalarıyla örülmüş bir öykü. Anlamsız bir kıskançlığın ve şiddetin işlendiği bu öykünün sonuç kısmı, okurun düş gücüne gereksinim duyuyor. “Çarpışma” da üst kurmacalı bir öykü. Bir yazarın yaratım süreçlerini, zihnindeki çarpışmaları, özellikle karakter yaratma sancılarını konu alıyor. Yazar, karakterleriyle de konuşuyor bu zihinsel süreçte. Gerçek yaşamla düşler ve kurgular sıklıkla karışıp birbiri içinde sürüyor: “Kafamda matruşka kurgular…Birbiri içinden canlanıyor anlamlar, mekanlar, karakterler. Eve vardığımda akşam olmak üzere.” (s.85)Sayfaları çevirdikçe görüyoruz ki bu öyküden birkaç öykü birden çıkıyor. “Gelidonya Feneri”, “Kar Soğuğu”, “Gaffar Abi”, “Yüksekten Uçan Kadınlar” öyküleri, “Çarpışma” adlı bu yazma sancısıyla dolu öyküden, matruşka gibi çıkıp sayfalarda var oluyor, çoğalıyor.  

“Gaffar Abi”, Fikret Hakan’a ve onun yaşamıyla dizelerine göndermede bulunan bir öykü olarak dikkatimizi çekiyor. Kurmaca bir arkadaşı, Gaffar Abi’sini (Fikret Hakan’ı) anlatıyor bu öykünün satırlarında. Öyküden başka bir öykü çıkıyor; “Gelidonya Feneri”nden ona bağlı olan “Kar Soğuğu”na geçiyoruz yavaş yavaş. “Kar Soğuğu”nda da öykü içinde bir öykü yer alıyor. Ş: Didem Keremoğlu, toplumun her kesiminden sıra dışı insanlara yer veriyor öykülerinde. “Kar Soğuğu”nda serseri ve sefil bir adamın dünyası var. Karakterin, bu öyküde, ikiye bölünerek, iki ayrı bakış açısıyla öyküde yer almasının, tam anlamıyla yaratıcı bir kurgu olduğu kanısındayım.

“Kader Planı”, Hatay depreminin insan hayatlarındaki sarsıntılarını dile getiriyor.  Kırık kırık ve parçalı metinlerden oluşuyor “Kader Planı”. Bu öykünün de sürprizli bir sonu var. “Hoş Adam”, bir hastane ortamında, dalgınlık ve dikkat eksikliğinin, hastalık tedavisi ve kontrol süreçlerinin işlendiği, şaşırtıcı sonu olan bir başka öykü.

“Höşmerim” balıkçıların yoksul ve zorlu dünyasına açılan bir öykü olarak ilgi uyandırıyor. “Höşmerim” ve “Amerikalılar” adlı öyküler, farklı toplum katmanlarından insanların; balıkçıların, hizmetçi kadınların… yaşamlarından kesitler aktarıyor. “Amerikalılar”, anlatıcı öznelerin yer değiştirdiği bir öykü. Betonlaşmaya dikkat çekilen bu öyküdeki Maden adlı genç, birkaç sayfa sonraki Maden adlı öyküye taşınıyor.  Başka başka hayatlara açılıyoruz sayfalardaki dünyalarda.

“Halep Caddesi”nde, önceki öykülerde yan karakter olarak görünen şarkıcı Sevdegül, bu kez, öykünün odağında yer alıyor.Okurken Sevdegül’ün kendi trajedisine doğru adım adım yürüyüşüne tanık oluyoruz. Ş. Didem Keremoğlu, Orhan Pamuk’u, onun bir yapıtını anarak öyküye dâhil ediyor. Kendisi de “anlatıcı” olarak katılıyor kendi metnine: “Sanki bir başka yaşam formu istila etmiştir o beldeyi. Ve İstanbul’un bir öyküye sığamayacak kadar fazla ‘kaçak’ semtlerini merak eden sevgili okur ‘Bozacı Mevlut’un arkasına takılıp sürebilir o izi… Benden söylemesi!” (s.134) Bilindiği gibi, Orhan Pamuk’un Kafamda Bir Tuhaflık adlı romanının baş kahramanıdır Mevlüt.

Ş. Didem Keremoğlu, kurmaca katmanlarıyla anlamları çoğalan bu kısa, özgün, modernist ve deneysel öykülerinde, kendine özgü bir dünya kuruyor. Öykülerindeki karakterlerin canlılığı ve dilin bunlara uyumu dikkatimi çekti; “her insan öyküsüyle var olur” sözü geldi aklıma. Hayat Kaldığı Yerden’i okurken “bizi biz yapan hikâyeler”in hep var olmasını yürekten diledim ve edebiyatın başka hayatlara açılmanın, başka hayatları yaşamanın en etkili yolu olduğunun daha bilincine yeniden bir kez daha ulaşmış oldum. Didem Keremoğlu’nun bundan sonraki kitabını ve yeni öykülerini merakla bekleyeceğim. 

*Ş. Didem Keremoğlu, Hayat Kaldığı Yerden, Mask Yayınları, Şubat 2024.

Yorum yapın