Raşel Rakella Asal: “Sanat hayatın dış koşullarını hemen değiştirmez, ama o koşullara bakışımızı değiştirir”

Nisan 6, 2026

Raşel Rakella Asal: “Sanat hayatın dış koşullarını hemen değiştirmez, ama o koşullara bakışımızı değiştirir”

Söyleşi: Hülya Soyşekerci

Raşel Rakella Asal, daha önce yayımlanan Volga Hüznü, Duyuyor Musun Kalbim, Her Şey Sanki Bir Eski Zaman Düşünde Şimdi, İşte Bizim Gül Sokak, Tıpkı Hayat Gibi, Çılgın bir Devinimdir Yaşamak adlı edebiyat incelemesi ve anı türündeki kitaplarından sonra yeni edebiyat incelemelerini bir araya getiren ve geçtiğimiz ay yayımlanan Edebiyattan Yaşama adlı kitabıyla okurlarına yeniden merhaba dedi.   

Raşel Rakella Asal’ın edebiyat okuma yolculukları, yaşamların, yaşananların ve genel olarak yaşamın derinliklerine uzanan köklerden beslenir. Raşel Rakella Asal okudukça yan okumalara atar kendini. Kâh felsefi metinlere, kâh psikoloji ve sosyoloji kitaplarına uzanır. Bitmeyen bir okuma yolculuğu ilk önce onda başlamış olur. Kısaca yaşam ve yaşamla gelen her şey kişisel bir yolculuk değil midir? Sevgili Raşel Rakella Asal’la  Edebiyattan Yaşama kitabı üzerine söyleştik:

Kitabınızda, edebiyatı kapalı bir estetik alan olmaktan çıkarıp yaşamın etik ve düşünsel katmanlarına yerleştiriyorsunuz. Sizce edebiyat, bugün hâlâ dünyayı anlama araçlarından biri midir, yoksa yalnızca dünyaya tepki verme biçimi midir? Ne dersiniz?

Bence edebiyat bugün hâlâ dünyayı anlama araçlarından biri. Edebiyatı, dünyanın karmaşasını, çelişkili ve kırılgan haliyle görünür ve duyulur kılan bir sanat alanı olarak görüyorum. Edebiyat, dünyada yolunda gitmeyen bir şeylere dikkat çeker, tepki verir.  Tepki verirken o tepkinin nedenlerini, kör noktalarını, duygusal yükünü ve insanın kendi içindeki çatışmalarını da açığa çıkarır.

Dünyayı anlamak dediğimiz şey, yalnızca bilgi edinmek değildir. Yalnız bir savaşın bilgisini vermekle kalmaz, o savaşın insanlıkta açtığı yaraları, o yaşantının iç dokusunu gösterir edebiyat. Bu yönüyle edebiyat bir toplumun haritasını, bir çağın ruhunu sosyolojiden, tarihten hatta psikolojiden daha yakıcı bir biçimde hissettirir. Çünkü edebiyat “ne oldu?” sorusunu göz önüne koyarken “olup biten olay insanın içinde nasıl yankılandı?” sorusunu sorar. Özellikle çağdaş metinlerde edebiyat bazen bir tanıklık alanı, bazen bir itiraz dili, bazen de parçalanmış hayatlara tutulmuş bir kayıt defteri gibi çalışır. Edebiyatın görevini, açıklamaktan çok yoğunlaştırmak, görünmeyeni görünür kılmak, karmaşıklığı basitleştirmeden okur önüne sunmak olarak yorumluyorum.

Bir şiir bazen bir çığlıktır; ama o çığlık, hangi yaranın içinden çıktığını da duyurur. Bir roman bazen yalnızca bir çağın huzursuzluğunu kaydeder; ama o kayıt, bize o çağın ruhunu anlamanın kapısını aralar. Bu yönüyle edebiyatın, dünyayı anlamanın güçlü yollarından biri olduğunu söyleyebilirim.

Halil Gökhan, “Metinden hayata uzanan düşünme hattı” kurduğunuzu söylüyor Edebiyattan Yaşama’nın önsözünde.  Bu hattı kurarken eleştirinin sınırlarını nasıl belirliyorsunuz? Eleştirmen metne ne kadar yaklaşmalı, ne kadar mesafe almalıdır?

Edebi bir eserin incelenmesi açısından edebiyat eleştiri kuramı çok çeşitlilik gösterir. Dış dünyaya dönük eleştiri,yazara yönelik eleştiri, okura yönelik eleştiri ve metne dönük eleştiri olarak dört ana başlığa ayırabiliriz bu kuramları. Dış dünyaya yönelik eleştiriyi tarihsel ve sosyolojik olarak da iki alt başlık altında toparlayabiliriz. Diğer yandan fenomenolojik, Marksist, yapısalcılık, biçimcilik gibi kuramlar üzerinden ilerleyen değişik eleştiri yöntemleri vardır. Eleştirmen eseri hangi alanda inceleyeceğine kendi karar verir.

Edebiyat güzel sanatların bir kolu olarak kabul edilir. Edebiyat eleştirmenleri edebi eserleri bir duyguyu, düşünceyi okura aktararak sanat yapar. Okurda sadece güzel duygular uyandırmayı, ona coşku, heyecan, sevinç kazandırmayı değil, okurun dünyasını geliştirmeyi amaçlar. Ele aldığı sanatçı ve eserini kendi perspektifi açısından mercek altına alır. Üretilen metin farklı coğrafyaların, farklı tarihlerin, farklı kültürlerin izdüşümüdür. Dolayısıyla eleştirmen geniş bir kültürel yelpazede kendi yapıtını oluşturmuş olur. Eleştirmenler var olduğu sürece yapıtlar farklı okurlar tarafından farklı algılanır. Bu yüzden yazar, edebiyat yapıtı ve yapıtı yorumlayan edebiyat eleştirmeni arasında daimî bir ilişki oluşur.

Hem edebi eserler hem sanat eserleri birbirlerinden yararlanırlar; hepsi de birbirine bağlanarak bir bütün oluştururlar. Sanatlar arası etkileşim kaçınılmazdır. Dolayısıyla değişik sanat dalları birbirini tanımakla, birbirlerini etkileyip birbirlerini zenginleştirmiş olurlar.

Yazılarınızda imge ve imgelem kavramlarını merkeze alıyorsunuz. Günümüz edebiyatında imgenin işlevi sizce derinleşiyor mu, yoksa hız çağında yüzeyselleşiyor mu?

Tüm sanatlar, belli imgeden ya da imgeler bütününden yola çıkar. Her sanatçının kendine özgü bir imge dünyası vardır. Yazma serüveninde, yazar, bu imgeleri korumaya çabalar. Michael Tournier’de mitik öğeler ağır basar. Kafka’da süssüz, hatta imge açısından zaman zaman kuru ya da tekdüze denebilecek alegorik bir dil ön plandadır. Bu imgeler, sözcüklerin yetersiz kaldığı yerde yer alırlar. Yaşamlarımıza anlam katma arayışının canlı öğeleri olurlar.

Çağımız da bir “imgeler dili” çağıdır. Sinema, reklam, sosyal medya, ekran kültürü, fotoğraf estetiği, bütün bunlar yazının imge kurma biçimini etkilemiştir. Çağımız görüntü bombardımanı altındadır. Oysa edebi imge bu hazır görüntülerin karşısında daha yavaş, daha derin bir görme biçimi önerir. Yani edebiyatta imge kullanımı, gözün hızına karşı düş gücünü öne çıkarır. Yapıtta sözcüklerden anlamlara genişleyen bir yoldan beliren imgeler, yapıtı taşıyan temel öğelerdir. Metnin taşıyıcı omurgasıdır, duyguyu açıklamaz, hissettirir; hakikati doğrudan değil, yoğunlaştırarak verir. Her şeyi tam ifade etmeyen, biraz saklayan imgeler metinde göstergelere dönüşür. Kırık aynalar, sisli sokaklar, dağılmış odalar, suskun yüzler yalnızca estetik nesneler değil, çağın ruhsal haritasıdır.

“Sanat neyi değiştirebilir ki?” sorusunu doğrudan başlıklaştırıyorsunuz. Bu soruya bugün verdiğiniz yanıt, kitabı yazmaya başladığınız zamanki yanıtla aynı mı?

Sanat hayatın dış koşullarını hemen değiştirmez, ama o koşullara bakışımızı değiştirir. Ve insanın dünyaya görüşü değiştiğinde, insanda yavaş yavaş bir değişim başlar. Algımız değişmiştir; önünden geçtiğimiz bir sokağı, bir yüzü, bir sessizliği, bir kaybı görmemiz değişime uğrar, bir derinlik kazanmış oluruz. Bir şiir, bir tablo, bir film, bir roman ya da bir şarkı bize hayatın yalnızca yaşanmadığını, aynı zamanda hissedildiğini hatırlatır. Böylece dünya geçip gittiğimiz bir mekân olmaktan çıkar, dıkkatle bakılması gereken bir alana dönüşür. O an sanatçı ile izleyici arasında bir birliktelik oluşur. Sanatın en büyük gücü belki de budur. Sanatla zenginleşiriz, dünyamız genişler. Bu yüzden sanat yalnızca bir estetik alan olmaktan çıkar, kişinin kendini keşfettiği bir yolculuğa dönüşür.

Sanat toplumsal hayatı da sessizce dönüştürür. Haksızlığı görünür kılar, unutulanı hatırlar, bastırlana dile getirir. Bu yönüyle sanat bazen bir itiraz, bazen bir tanıklıktır. Ama her durumda sanat bize şöyle sorar; “Böyle yaşamak zorunda mısın?  Bu soru sanatın başlıca değiştirici gücüdür. Çünkü değişim ilk önce bilinçle başlar. Hayatı hemen daha kolay yapmasa bile, daha derin kılar. Sanat, kişiyi yaşadığını fark eden bir varlığa dönüştürdüğü için değerlidir.

 Feminist eleştiri üzerinden Sevim Burak’ı değerlendirirken dili bir mücadele alanı olarak konumlandırıyorsunuz. Bugün edebiyatta dil hâlâ iktidar ilişkilerinin en belirgin sahası mı?

Sandra Gilbert ve Suzan Gubar ortak çalışmalarını kapsayan Tavan Arasındaki Deli Kadın’da erkekler tarafından yaratılan edebi dil, erkek dünyasını temsil etme fırsatına sahiptir. Edebi sahnenin en ön saflarında yer alır erkekler. Böyle bir edebiyat geleneğinde kadınlar kendilerini tanımlama fırsatına sahip olamazlar. Gilbert ve Gubar’ın yasaklarla çevrili olan, kendini ifade etmenin toplumsal baskısı altında olan kadın yazarı “Kendim olabilmek için önce bir kadın olarak yazma hakkım olduğunu kanıtlamalıyım.” diye haykırır. Hélène Cixous “Medusa’nın Kahkahası”adlı eserinde mitolojideki Medusa imgesini kullanarak Batı düşüncesinin eril bakış açısını yapısökümüne uğratır. Dişil yazı  Hélène Cixous’ta içsel bir sesin ritmini izler.  

Feminist eleştiri bağlamında yazar Sevim Burak’ın edebi kişiliği Türk edebiyatında önemli bir konuma sahiptir. Sevim Burak metinlerini akışkan, hareketli hale getiren bir özellik, Türkçe içine sızan diğer dillerdir. Burak metinlerinin dili Türkçe iken, Türkçe’nin içine yerleştirilen Fransızca, İngilizce, İbranice, Osmanlıca dilinde bir metin araya girer. Yazı olan ile görsel olan arasındaki sınır ihlalleri ise özellikle “Afrika Dansı” ve “Everest My Lord” da karşımıza çıkar. Bu metinler görsel özellikler gösterir ve metinlerde fotoğraflar, çizimler, şema ve tablolara rastlanır. Bu dağınık, süreksizliğin egemen olduğu yapıt karşısında okur, yazarla birlikte yönünü kaybeder. Eser, bu nedenle, birbirine eklenmiş, tam bir bütünlük sunmayan bir yapboz imgesi yaratmış olur. Yapbozun parçalarını bir türlü bir araya getiremeyen yazar da parçaların dağınık oluşunu üstüne alır, çünkü dağınıklık, kopukluk, parçalanmışlık yapıtın ve yazının olduğu kadar yaşamın da bir özelliğidir.

*Raşel Rakella Asal, Edebiyattan Yaşama, Kafe Kültür Yayıncılık, Mart 2026.

Yorum yapın