Portekiz Notları 5  | Irmak Erkan

Mart 31, 2026

Portekiz Notları 5  | Irmak Erkan

* M. Portekizce öğretmeni. Birlikte yemek yerken Konya’ya gelip sema gösterisini izlemek istediğini söyledi. Bunun bir çeşit meditasyon olduğunu düşünüyor. Bu konuya şimdiye kadar uzak kalmıştım ama şimdi Abdülbaki Gölpınarlı’yı okumak istiyorum.

* Burada, Lizbon’da Bangladeşli, Nepalli arkadaşlar ediniyoruz. Özellikle Bangladeşliler bizi çok seviyorlar. Onlarla sohbetimiz genellikle inançlar ve gastroloji ile açılıyor: “Müslüman mısınız? Domuz eti yiyor musunuz?”

* Cumartesi günü Lizbon’da, şehir içinde define aradık. Bu bir cep telefonu uygulaması. Define falan bulamadık. Şahsen müze gezmeyi tercih ederdim.

* C. ve karısı ile Pazar günü çin lokantasında öğle yemeği yedik. S. ile kocası J. ısmarladılar.  Çocuklar çin yemeklerini sevdi. Ben ve karım da sevdik. C,  Türkçe metinleri okumakta zorlandığını, çok farklı harflerin olduğunu söyledi. Türkçe metni nerede okuduğunu sordum. Futbol maçlarında dedi, oyuncuların adlarında.

* Özel Bir Gün (Una Gionata Particulare, 1977)’ü neredeyse sahne sahne inceledim. İngilizceye çevirip Sinema Dergisi Cineaste’ye gönderdim. Sonra bu işin daha da iyisini yapmalıyım, filmi açıklamaya çalışmak yerine filmden yola çıkarak yeni bir söz söylemeli, bir fikir üretmeli, kafamda bir tartışma başlatmalıyım, diye düşündüm.

* Montaigne’in denemesinden yola çıkarak işverenin yalnızlığı adlı bir deneme yazdım. Yazdığım denemeyi İngilizceye çevirip the idler (aylak)’agönderdim.

* Huzur romanının başlangıcında, Mümtaz’ın Akdeniz’deyken kayalıkların betimlendiği bölümü çok ilham verici bulurum. Mümtaz babasının ölümüne tanıklık etmiş ve genç bir kız ile yan yana yatıp uyumuştur. Okurun zihninde hem aşk hem de ölüm imgeleri aynı anda dolaşır.

* Secrent Agent’i izledim. Filmde Jaws filmi bir metafor olarak kullanılmış ve kapitalizmin karanlık ilişkilerini simgeliyor. Ben bir adım daha ileri gidip, Spielberg’in filmindeki köpek balığının bilinçaltında ABD’yi tehdit eden, okyanus ötesinden gelebilecek tehlikeleri temsil ettiğini söyledim. Kömünizm, Japonlar, Koreliler gibi… Arkadaşım da kesinlikle bana katılmadığını, eninde sonunda sadece bir canavar filmi olduğunu, mutlaka bir şeylerin bir şeyleri simgelemek zorunda olmadığını savundu. Tartışma alevlendi. Şu anda konuşmuyoruz.

* Lizbon’da yakın bir mahalleye taşınıyoruz. İlk evimizi seviyordum. Kültür merkezine, kitapçılara, sinemaya, markete yakındı. Yeni evimiz ise postaneye ve parka yakın. Çok sevimli bir yaşlı komşumuz var. Bize sık sık kahve içmeye geleceğini ve çocuklarından, eski kocasından bahsederken bize ücretsiz Portekizce öğreteceğini seziyorum.

* Evinizin dışı ( bulunduğu semt) mi sizin için daha önemli, yoksa içi (sizin kurduğunuz dünya) mı daha önemli?

* Yeni evimizde bir de çalışma odası kurduk. Burada herkes için bir masa ve kitaplık var. Hedef, çocuklar ders yaparken bizim de karımla beraber, okumamız, yazmamız, birlikte çalışmamız.

* Yeni evin penceresinden Fonte Luminosa Meydanı görünüyor. Havuz, bu meydanın en ucunda Yunan heykelleri ile süslenmiş. Bu dev havuz ve fıskıyeler, şehre düzenli su temin edildiğini kutlamak için 1948 yılında inşa edilmiş. Çimlerle bezeli bu alanı 20 Mart sabahı yüzlerce insan doldurdu. Bayram namazına durdu. 

* Karım, “Ne mutlu bize, Avrupa başkentinde, meydana bakan bir dairede oturuyoruz,” diyor. Ona, “sınıf mı atladık, yani?” diye soruyorum.

* Eve mecburen temizlikçi geldi. Gürcü asıllı. Sadece Fransızca biliyormuş. “Türkiye’ye götürelim onu” dedim. Temizlikçimizin Fransızca konuşması çok havalı!

* Öykü konusu: Her gün mektup yazan yaşlı bir adam. Yüzlerce mektubu var ama gönderecek kimsesi yok.

* Ülkemizin gelişmediğini söyleyenler halt etmiş. Otuz sene önce biz Brezilya’dan pembe dizileri ithal ederdik. Sevgililer sık sık öpüşür, biz çocuk yaştakiler utanır, kafamızı çevirirdik. Bugün bütün Portekizce konuşan halklar Türk dizileri izliyor. Gururluyuz.

* Portekiz’de üşüdüğümü söylesem kim inanır? Ama gerçek bu. Evlerin çoğunda (benim kaldığım da dahil) ısınma sistemi yok.

* Portekiz iklimi: Yazlar sıcak ve eğlenceli. Kışlar soğuk ve hüzünlü.

* Karıma günümü güzel organize demediğimden yakındım. O da bana, “yatağını doğru düzgün toplayarak güne başla,” dedi. Sahi,  “Aslan yatağından belli olur.” sözü tam olarak ne anlama geliyor?

* Türkiye’den mobilyaları getirmek hepimize psikolojik olarak iyi geldi. Karım en çok yatağı, ben de yazı masam geldiği için mutluyum.

* Nakliye firmasında çalışan L. İle tanıştım. Kendisi Güney Amerikalı. Ülkesindeki yönetimden şikayet etti. Komünistler, sadece kendilerini zengin edip halkı aç bırakıyorlarmış. Ona, liderleri iktidara geldiği zaman çok büyük heyecan yarattığını hatırlattım. Güldü. Evet, dedi çünkü o, çok iyi bir yalancı.

* Sabah sekiz yaşındaki oğlumu okula götürürken, apartmanın girişinde uyuyan evsizleri görüyoruz. Pek çoğunun köpeği de var. Akşam saatlerinde, içlerinden birini izledim. Soğuktan korunmak için kartonları kullanıyordu. İlginç olan, fazla kartonlardan bir de köpeği için yuva hazırlamasıydı.

* Hamnet, filminin, beklendiği gibi William Shakespeare üzerine değil, karısı Agnes üzerine kurulu olduğunu hissettim. Hamlet oyununun ölüm dışındaki temalarının filmde karşılığı yok.

* Leyla Geridönmez ile birbirimize soru sorup edebiyat röportajı yaptık.

* Baba’ya mektup’tan sonra Anne’ye mektup yazdım.

* Jeanne Dielman’ı izlemeye başladım. Film, bütün yavaşlığı, tam zamanlı çekimleri ile izleyiciye “Yeter artık! İkna oldum. Kadınlar, evli olmadıklarında dahi sömürülüyorlar” dedirtiyor. Bunu da kendine özgü sinema diliyle söyletiyor. 

* Kıssadan hisse: Evli erkek, feminizme en yakın noktada duruyor.

* Areeiro, Roma Caddesi’ni o kadar seviyorum ki, orayı anlatan bir öykü yazmak içimden geliyor.

* 6,5 Euro tutan taksi ücretini yanımda bozuk olmadığı için 20 Euro ile ödedim. Taksi şoförü para üstünü ertesi gün vereceğini söyledi. Adamın cep telefonunu aldım. Haftalar geçti. Hala ses yok. Eski ev sahibim hala depozitomu iade etmedi. Bir ay olacak. Avrupa’da hayal kırıklığı…

* Wordswoth da Nietsche gibi eserlerini yürürken, zihninde yazarmış. Thoreau, Yürüyüş kitabında, bir anekdot aktarıyor: Bir gezgin, Wordsworth’un hizmetçisinden ev sahibinin çalışma masasını göstermesini istemiş. Kadın, “Kütüphanesi burada. Gel gör ki çalıştığı yer kapıların dışında.” diye yanıtlamış.

* Tanpınar’a öykünsem:  Karakterime Mütebbel yedirir, Kemani Serkis Efendi dinletirdim.

* Pazar sabahı gittiğim kafede kahvaltı ettim. Kahvaltı bitti. Sofradan kalkmadım. Öğle yemeği geldi. Yerimden kıpırdamadım. Akşam yemeği saati. Birer birer bütün masalar boşaldı. Ben yazmaya devam ettim.

Yorum yapın