Portekiz Notları 3 | Irmak Erkan

Ocak 5, 2026

Portekiz Notları 3 | Irmak Erkan

  • Gombrich, aynı adlı kitabında “sanat ve yanılsama” meselesini tartışırken, Lucian Freud’dan alıntı yapıyor: “Sanatçı, bir sanat eserini yaratma sürecinde hiçbir zaman mutlak anlamda mutluluk yaşamaz. Gerçi yaratma eylemi sırasında buna benzer bir duygu vardır içinde; ama eserin tamamlanma anı yaklaştığında bu duygu da uçup gider. Çünkü sanatçı o zaman yarattığının yalnız bir resim olduğunun bilincine varır. Oysa o ana değin neredeyse canlanacağını umut etmiştir.“
  • Lucian Freud’dan hareketle, ben de bir sanatçının “mutlak anlamda inançsız” olamayacağını savunuyorum. Eminim Tarkovsky de bunu duysaydı, hak verirdi.
  • Bizde cennet meyvesi ya da Trabzon hurması diye bilinen meyveye Portekizcede “dióspiro” deniyor. Rahmetli anneannem, kendisi gelenekçi bir insandı aynı meyveye “os…k hurması” derdi. Sanırım bu isim, onun gerçek hurma, yani Medine hurması olmadığını,  “yalancı hurma” olduğunu söylüyor. Meyvelerin bile toplumsal tartışmalarda taraf olmaları, hangisinin cennette yer alacağını tartışıyor olmamız üzüntü verici. Eminim ki iki bitki de konuşabilseydi, bizden bir an önce susuzluk, küresel ısınma gibi ortak, güncel meselelere odaklanmamızı isterlerdi.    
  • Oggito.com da, Elizabeth Gilbert “yazmak üzerine düşünceler” de yazı yazmanın disiplin işi olduğu kadar, kendini affetme becerisi de olduğunu söylüyor. “Bana kalırsa bir yazar için en önemli erdem kendini affedebilmesi. (…) Onca hayal kırıklığına rağmen yazmaya devam edebilmek yalnızca disiplin değil, kendini affetme becerisi de gerektirir.
  • Sekiz yaşında oğlum arabalarla oynamak istiyor. Bense yazı yazmak. Sonunda ortayı buluyoruz. Arabaları birlikte önce parkenin üzerinde yarıştırıyor, sonra da deftere “performans raporu” yazıyoruz.

Kırmızı Yarışçı. Sınıfı: Düz gitmek isteyip sağa kıvrılanlar

Mor Aile Arabası. Sınıfı: Geri geri gidenler

Sarı Jeep. Sınıfı: Tepetaklak olanlar.

Siyah beyaz arazi. Sınıfı: Toslayanlar

  • Orhan Pamuk’tan esinlenerek resimli günlük tutmaya başladım. Mekan, kişinin yazdıklarına ne kadar siner?
  • İngilizcede hem ülkemize hem de hindiye “Turkey” dendiği için haklı olarak kızıyoruz. Portekizce derslerinde de hindiye “Peru” dendiğini öğrenmeyeyim mi? Meğer meselenin aslı başkaymış. İngilizler, Türkiye toprakları üzerinden geldiği için, aslen kökeni Afrika olan, beç tavuğuna “Türkiye’den gelen” anlamında Turkey, diyorlarmış. Amerika kıtası keşfedilince iki kuş cinsini birbirine karıştırmışlar, benzerliklerinden ötürü. Portekizliler, kuş Amerika topraklarından geldiği için, o dönemde Amerika’dan gelen pek çok şeyde olduğu gibi “Peru” demişler. Benzer bir karışıklık (Hindi, Hindistan’dan gelen anlamında) bizde de yaşanmış zira o dönemde Amerika ve Hindistan toprakları birbirine karıştırılıyormuş.
  • Milliyetçilik, dünyadaki tüm halkların çıkarlarını eşit derecede meşru sayar ve önemserse, ki bu ilk anda milliyetçilik ideolojisine uygun görünüyor, o zaman ortaya yeni bir “evrensel milliyetçilik” anlayışı çıkıyor ki milliyetçilikten çok sosyalizme yakın.
  • Yazar söyleşilerinde pek sık sorulan, “Nerede yazarsınız? Odanızda mı, çalışma masanızda mı, Nietzsche gibi yürüyüşlerde mi? Bilgisayara mı yoksa deftere mi yazarsınız” gibi sorulara bir de “yazarken üzerinize ne giyersiniz?” diye eklemek gerek. Şahsen, mesleğini ciddiye alan hiçbir yazarın ceketinin düğmelerini iliklemeden, kravatını bağlamadan çalışacağını düşünmüyorum. 19. yüzyıl yazarlarının masa başında fotoğraflarına bir bakın, Jules Verne, Hugo, vb. Hangisi pijama, eşofman ile?
  • Onca krize rağmen göçmenler hala Avrupa’da gelecek hayali kurabiliyorlar. Gerçeklerden daha cezbedici olan da bu değil mi, hayaller?
  • Ağaçlar, dev cüsseleri, bizden fazla yaşamaları ama en çok da onlara yaptığımız onca kötülüğe sessiz boyun eğişleri ile beni büyülüyor.
  • Ayrı bir defter açtım, bu deftere Portekizce ve İngilizce okuduğum gazete ve dergilerden aldığım notları yazmaya başladım. Paris Review of Books’tan ilk notum Max Beerbohm üzerine. Kendisini gerçek bir dandy olarak tanımlıyorlar. Bizdeki “züppe” sözcüğüne göre daha olumlu anlamda şıklık çağrıştırıyor.
  • İmparatorluk tecrübemize rağmen bugün bu kadar kapalı toplum olmamız düşündürücü değil mi?
  • Herkül Milas, izlediğim söyleşisinde “Batı’ya karşı Batılılaşma” kavramından bahsediyor.
  • 25 Kasım, Portekiz’de Karanfil Devrimi ile birlikte değerlendiriyor. Biri solcuların, diğeri de sağcıların yüzünü güldürmüş olmalı. Bu sene aynı tarihte Publico, Manuel Duran Clemente ile bir söyleşi yaptı. Clemente, meselenin sadece Portekiz’in iç meselesi olmadığını söylüyor. Dış güçlere de işaret ediyor.    
  • Camoes Kütüphanesi’nde Margaret Atwood (Onuncu) ve Jane Austen (Northanger Manastırı)  kitaplarına rastlıyorum. Aklım Margaret Atwood, diyor; kısa öyküleri İngilizce okuması kolay olacağı için; kalbim Austen diyor; daha yoğun, duygu yüklü bir kitap olduğu için. Kazanan Atwood oluyor.
  • Dilenciler, utanma meselesinde hırsızlara göre daha hassastırlar, belki de bu yüzden toplumda ikincisi daha fazla saygı görür.
  • Yılbaşı tatili için Türkiye’ye dönüyoruz. İzmir havaalanına sabaha karşı varıyoruz. Kendi şehrimden daha batıdayım. Hava karanlık ve soğuk. Genzim yanıyor. Şafak bir türlü sökmüyor.
  • Tuncel Kurtiz’in hayatını anlatan Bölük Pörçük belgeselinde yönetmen Özcan Alper ile tanışıyorum. Son filmi hakkında söyleşi yapmak için sözleşiyoruz. 
  • Bu belgeselin, Tuncel Kurtiz’i sevdirmek ya da sevdirmemek için değil, onun sıradışı yönlerini tanıtmak için yapıldığını düşünüyorum.
  • Gazete köşelerinde dertlere derman olan, Gönül Abla’nın ismini meğer yazar, çevirmen Tomris Uyar’a borçluymuşuz. Nathanael West’in yazdığı, orijinal adı Miss Lonelyhearts olan romana Bursa’da bir kafede rastlıyorum.  
  • Taşrada faaliyet gösteren bir müteahhit tanıdığım, artık ebeveyn banyolarına kapı yapmadığını söyledi. Bu şekilde daha çok beğeniliyormuş. Onu banyolara klozet koymaması konusunda uyardım. Aksi halde romantizmi mahvedecekti. Sahi, Netflix dizileri mi bizi bozuyor?

Yorum yapın