Öykü: Tahta yürek | İkbal Gemici

Şubat 18, 2026

Öykü: Tahta yürek | İkbal Gemici

Benim işim yürekle… Beyin, kol, bacak gövde de olabilirdi. Yok, illa yürek. Demek ki insan vücudunda en fazla anlam yüklediğim organ yürek. Beyin ölümü gerçekleşen bir insanın makineye bağlı olarak aylarca yaşayabilmesi; buna karşın kalbi duran birinin anında diğer organlarının bitmesi mi yüreği önemli kılıyor gözümde? Yoksa insanların kötücüllüğüne mi kahrediyorum? Daha güzel bir hayat yaşamanın beyinden değil de yürekten geçtiğine mi inanıyorum? Beyni biraz daha kurnaz, biraz sinsi buluyorum belki de. Beynin o karmaşıklığına iyi bir kalbin yol göstereceğini düşünüyorum belki. İnsanın gittikçe kötüleşen yanına bir başkaldırı mı yaptığım? Heyhat! Biten umudumu tahta yüreklerle canlı tutmak mı amacım? Var bir alıp veremediğim yürekle! Benim işim yürekle…

Ben bir tahta oymacısıyım. Ruh veririm ahşaba. Huzur veriyor bu iş bana. Atölyemin kapısını heyecanla açarım her sabah. Orası benim mabedim. Hüzünlendiğim, mutlu olduğum, sinirlendiğimde ağız dolusu küfrettiğim, molalarda sigaramı tellendirerek düşündüğüm, yarenliğe biri gelirse diye fazladan bir koltuk bulundurduğum, kahve ile ahşap birlikteliğinin ortaya çıkardığı o muazzam kokuyu doya doya içime çektiğim sığınağım. Belki de dünya üzerinde bana bu kadar huzur veren tek yer.

Yaş ilerledikçe arınmak istiyor insan fazlalıklardan; sadeleşmek istiyor. Ya doğada huzur buluyor ya da gönlünü bir hayvana kaptırıyor. Sonra bunların etrafında dönen minik heyecanlarla yaşamını sürdürmeye devam ediyor. Yaş aldıkça salak insanlara tahammül azalıyor. Bu yüzden huzuru tabiatta, hayvanda bulmaya çalışıyor insan. Ben de Tahta Yüreklerimle sadeleşme yoluna gittim. İsimler verdim onlara. Tiyatro oyunları yazdım zihnimde. Her birine roller verdim. İnsanlığa zarar veren her şeyi yok ettim oyunlarımda. İyilik gerçek hayatta kazanmasa da benim oyunlarımda hep kazandı. İnanmıyorsunuz değil mi? Kazandı, diyorum size. Vallahi kazandı. Hayal kurmak bedava! Havadan, sudan ucuz diyeceğim de su çok pahalı. Yıl 2021, mevsim Ocak. E, malum yeni bir yıl vatandaşa yeni yepyeni geçirmelerle geldi. Hava ucuz belki diyeceğim ama ona da virüs izin vermiyor. Neredeyse bir yıl olacak şöyle doya doya nefes alamadığımız. Kapattık yüzümüzü gözümüzü maskelerle. Havayı, suyu çıkarıyorum cümleden. Hayal kurun! Bolca hayal kurun! Zarar gelmez hayal kurmaktan. Çıkın konfor alanınızdan! Üretin! Ne ürettiğinizin önemi yok. İşe yarar bir şey olsun, yeter. Sonra Can Yücel’in küfürbazlılığıyla küfredin bolca. Kızgınlığınızı iyi bir şeye dönüştürün.

Yıllarca tiyatro oyunlarında oynadım. En iyi oynadığım rol neydi biliyor musunuz? Delilerdi. Deli deyince zır deli gelmesin aklınıza. Düşünen delilerden bahsediyorum ya da düşünmekten delirmiş insanlardan. Sahnede devleştim onları oynarken. Ben, ben olmazdım: Bir sahne spotu, bir de rolüne büründüğüm deli adam olurdu o an. Sonra tesadüfler beni bir dizi film oyunculuğuna götürdü. Cezaevinde bir aşçı iken oraya mahpus olarak düşen bir adamı oynadım. Başlangıçta figürasyon kadrosundayken asıl kadroya geçtim. Bu, iyi bir deneyimdi benim için. Yetti mi? Hayır. Devamı geldi mi? Ona da hayır. Sanatçı üreten kişidir. Kırgınlıkları olduğu zaman, desteklenmediği zaman üretimine ara verir. Engelleri kaldırmak gerekir sanatçının önünden, el vermek gerekir. Yirmi yıl sahne tozu yutmuş adamım ben. Bazı olumsuz duyguların üreten insan camiasında olmadığını düşünürsün, yakıştıramazsın. Öyle olduğunu görünce de uzaklaşırsın, kabuğuna çekilirsin. Uzaklaştım oradan. Küstüm. Kabuğuma çekildim. Şimdi bir apartmanın zemin katında, girişinde kocaman harflerle atölye yazan, yetmiş metrekarelik bir alanda insanlara sevginin yüceliğini anlatsın diye Tahta Yürekler yapıyorum. Kızgınlıkları, küskünlükleri unutuyor insan zamanla. Özünde üretmek varsa sanatın başka bir alanında filizlenip çiçek açıyor bu yön. Var bir alıp veremediğim yürekle! Benim işim yürekle…

İnsan ne tuhaf değil mi? Heyecanla, aşkla verdiğiniz onca emek bitebiliyor bir anda. Elimi eteğimi çektim tiyatrodan. Bütün, sevgimi, heyecanımı Tahta Yüreklerime veriyorum nicedir. Keşke içinde sevgi barındırmayan kötü yüreklere şekil vermek bu kadar kolay olabilseydi. Keşke karanlık, kötü ruhlu insanların göğüs boşluğuna, iki akciğer arasına açık kırmızı renkte, lekesiz, gölgesiz bir kalp kondurma şansım olsaydı. Belki o zaman dünya daha yaşanası bir yer olurdu. Hep dünyaya sitem edip dururuz. Onun suçu yok aslında. İnsandır suçlu. Hayvana, ağaca, doğaya ve hatta kendi türüne zarar veren insandır sadece. Siz hiç bir ağacın hayvana zarar verdiğini işittiniz mi? Bir hayvanın doğaya zarar verdiğini, bahçenizde, balkonunuzda yetiştirdiğiniz çiçeklerin birbirleriyle kavga ettiklerini… Sanatın her dalı sanatçının kendisini tedavi etme şeklidir. Tiyatro, sinema, yazmak, çizmek, taşı, ahşabı yontmak kabına sığamayışın bir sonucudur elbet. Benim de söyleyeceklerim var demek. Bir toz zerresi olarak yaşamı sürdürürken bu da benden sonrakilere küçük bir miras demek. Atölyemdeki yüzlerce Tahta Yürek’le yorgun bir adamı tedavi ediyorum ben. Tedavi cevap veriyor mu? Hem de nasıl. Yeni doğan her Tahta Yürek’le yüreğim huzura eriyor, çiçekler açıyor göğüs kafesimde. Var bir alıp veremediğim yürekle! Benim işim yürekle…

Tahta Yürek’imin kafası kitap şeklinde; çok okuyup bilge olsun diye. Çubuk şeklindeki gövdesinin üzerinde kocaman bir kalp var; giderek sevgisizleşen dünyada sevgiyi anlatsın diye. Tek omzundan çıkan güçlü bir kolu var; insanlara sarılsın diye. Endamlı, atletik bir vücut bütünlüğüne sahip; Oskar Heykelciği gibi. Benim Tahta Yürek’im, “Bak! Yüreğime farklı ve güzel bir atış ritmi kazandırdığın için bu, benim sana ödülüm!” demek için. Öyle ya da böyle sevginin düştüğü yüreklere gider benim Tahta Yürek’im. Tahtadan da olsa, bilir, sevginin tükenmiş olduğu bir yerde durmaması gerektiğini. Dönün derim ben onlara, dönün. Atölyeme, doğduğunuz yere dönün. Sevgisiz bir ortamda iseniz, felsefi derinliğinizin anlaşılamadığı insanlar arasında iseniz, oradan oraya atılan gereksiz bir nesneye dönüştüyseniz atölyeme, doğduğunuz yere geri dönün. Ben sizi onarır, parlatır dükkânımın en güzel yerine koyarım. Kalırsınız orada ta ki hayal kırıklığınızı onarabilecek başka birileri sizi almak isteyene dek. Dilerseniz hiç gitmezsiniz. Bir ömür boyu kalırsınız benimle. Kimse bilmez ama siz benim değerlilerimsiniz. Raflarda satılmayı bekleyen hediyelik eşyadan çok daha ötesisiniz. Siz benim var olma sebebimsiniz. Siz, tahtayı yontarak içinden yürek çıkarma sevdasına düşmüş bir adamın evlatlarısınız. Siz … Siz… Yaşama sebebim, hayatla bağım, can kırığımsınız…

Atölyedeyim. Hava soğuk, yağmur var. İnsanın enerjisini eksilere çeken kasvetli bir gün. Kırmızıya boyanmış, bedenlerine takılmak için bekleyen onlarca yürek var. Yek vücut olmayı bekleyen bilge kafalar, omuza geçirilmiş kollar, atletik bacaklar ve üzerine yerleşecek kare platformlar ışık saçarak bana bakıyorlar. Hava umurlarında değil. Ben… ben çökkünüm, moralsizim. Canımı sıkan belli bir şey yok ama dünyayı sırtlamışım sanki omuzlarıma. Bir Türk kahvesi yapıyorum kendime. Tabağında Rodin’in Düşünen Adam Heykeli’nin olduğu fincanıma döküyorum kahvemi. Bol köpüklü olmuş. Bir sigara yakıyorum eşlik etsin kahveye diye. Yok! Hiç mecalim yok. Sigaram da, kahvem de, benliğim de tatsız.

Bir ara kapının açılma sesini işitiyorum. Üzerindeki şeffaf yağmurluğundan su sızan genç bir adam görüyorum içerde. Yağmur damlacıkları ayağının dibinde küçük bir göl oluşturmuş:

-Abi, girebilir miyim?

-Girebilir miyim de ne demek! Göletinle gelmişsin, baksana diyorum gülümseyerek.

-Abi, kusura bakma! Çok yağmur yağıyor da …

-Ne kusuru! Olur mu öyle şey? Şaka yapıyorum. Üzerindekini çıkar, girişteki sandalye          üzerine as. Gel otur şuraya. Ben de şu göleti kurutayım.

-Sağ ol, abi. Sana iş çıkardım.

-Sorun değil. Paspaslarım şimdi. Seni bu havada dışarı çıkartan şey çok önemli olmalı. Acil hediyelik eşyaya ihtiyacın oldu öyle mi?

-Yarın kız arkadaşımın doğum günü. Ona hediye almak için çıktım. Alacak bir şey de bulamadım. Eve dönüyordum ki vitrindeki kocaman kalpli tahta insanları gördüm. Sonrası malum. İçerdeyim işte.

-O zaman doğru yerdesin.

-Çok aşığım abi.

-Belli oluyor. Sırılsıklam olmuşsun aşkından. Sen şu hazır hediyeliklerden bak. Ben sana bir kahve yapayım. Üşümüşsün. İçin ısınsın biraz.

-Zahmet olmasın, abi.

-Olmaz, olmaz! Merak etme.

…………

-İşte kahven.

-Sağ ol, abi.

-Afiyet olsun! Baktın mı? Beğenebildin mi bir şey?

-Baktım, abi. Hepsi çok güzel ama ben bir platform üzerinde iki insan olsun istiyorum.

-Nasıl yani?

-Ortadaki büyük kalbin etrafında iki insan olsun. Bir tarafı erkek, diğer tarafı kadın ama kalpleri ortak.

-Hiç öyle bir şey çalışmadım şimdiye kadar.

-Olmaz mı yani? Yapamaz mısın?

-Dur, dur. Sakin ol! Yapamam demedim. O tarz bir şey çalışmadım dedim.

-Yetişir mi abi yarına?

-Yetişir, yetişir.

-Üstüne yazı da yazabilir misin, abi?

-Üzerine yazamam. İnce kare bir tahta üzerine yazıyı yazar, hasır iple bir yerine asarız. Peki ne yazacağım?

-Bir bozuk saattir yüreğim hep sende durur, yazalım abi.

-Altına Turgut Uyar da yazacak mıyız?

-Yazmayalım, abi. Sözler bana aitmiş gibi olsun.

-Peki, nasıl istiyorsan öyle olsun. Yarın kaçta hazır olsun?

-Üç’te dersim bitiyor. Üniversiteden buraya kırk beş dakikada gelsem saat dört’te burada olurum, abi.

-Tamam, o saate hazır olur. Ne okuyorsun?

-Edebiyat okuyorum, abi. Kahve için teşekkür ederim. Ben artık gideyim. Yarın görüşürüz. Şimdiden eline, koluna, emeğine sağlık!

-Afiyet olsun. Yarın görüşürüz.

Delikanlı âşkından dut gibiydi. Giderken yağmurluğunu da burada unuttu. Şaşkın! Bu havada üstelik. Oğlanın aşktan sırılsıklam hali bende bir enerji patlamasına yol açtı. O melankolik halim bitti. Parmaklarım aşkla çalışıyor. Öyle ya bir sevgiliye gidecek Tahta Yürek’im. Parçaları özenle monte edilmeli. Sevginin en baştan çıkaran hali: Âşk! Öyle bir işlenmeli ki hediyeyi alacak olan sevgili hissetmeli aşkla yoğrulduğunu. Yürek ortaya konularak yapılmış her şey okunur karşıdan. Yürekle yapılmış her işin enerji geçirgenliği vardır. Delikanlıdaki aşkın heyecanı bana geçmişti. Şimdi o heyecanı ben Tahta Yürek’ime geçirecektim. Bitti, kısa sürede,  hem de daha önce hiç çalışmadığım yeni bir modelde. Ortada kocaman bir yürek: Yüreğin bir tarafı erkek vücudunun yarısı, diğer tarafı kadın vücudunun yarısı. Tek kalp iki farklı bedene hayat veriyor. Aşk gibisi var mı? Nasıl da kıpır kıpır ediyor insanı. Ertesi gün saat dört olmadan geldi delikanlı. Selamsız, sabahsız girdi içeri.

-Abi, hazır mı Tahta Yürek?

-Hazır, hazır. Merhaba! Hoş geldin.

-Merhaba, abi. Kusura bakma! Heyecandan öyle girdim içeri.

-Sorun değil. Şu yazıyı da iliştireyim üzerine. Şimdi paketleyeceğim.

-Çok güzel olmuş, abi. Ellerine sağlık.

Tahta Yürek’imi paket yaparken sessizce fısıldıyorum: “Mutsuz ve sevgisiz bir ortamda kalırsan lütfen geri dön!”

-Abi, bir şey mi dedin?

-Hayır, sana demedim. Tahta Yürek’imi sana emanet edeceğim ya, güle güle diyorum ona. Paket hazır, alabilirsin.

-Sağ ol. Borcum ne kadar?

-Borcun yok. Öğrencisin, benim hediyem olsun!

-Sen çok iyi bir adamsın, abi. Nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum.

-Hadi, uğurlar olsun! Arkadaşını bekletme bence.

-Hoşça kal, abi!

-Güle güle. Yolunuz açık olsun!

Delikanlıyı bir daha hiç görmedim. Uğramadı. Belki de okulunu bitirip ayrıldı bu şehirden.

Tanrım nasıl parasız bir günümdeydim. Karnım acıkmıştı. Niyetim bankada kalan son 30 lirayı çekip, bir iki sıcak simit alarak atölyeme geri dönmekti. Çayımı demleyip bankanın yolunu tutmuştum. Altı üstü bir 30 lira için saatlerce banka sırası beklemek de cabasıydı. Aldım parayı, cebime koydum. Tam banka kapısından çıkarken yol kenarındaki büyük çöp kutusunu karıştıran adam dikkatimi çekmişti. Bir elinde bir şey tutuyor, diğer eliyle kağıt ve karton kutuları toparlayıp kirli atık arabasına atıyordu. Biraz daha yaklaşınca elinde tuttuğu şeyin o delikanlıya yaptığım Tahta Yürek olduğunu fark ettim. Ortadaki kocaman kırmızı kalbin rengi solmuştu. Oysa nasıl canlı kırmızı olurdu benim Tahta Yüreklerim. Kenarlarda bulunan erkek ve kadın bedeni eskimiş ve yıpranmış görünüyordu. Demek bitmişti aşkları. Aşk bitince eski sevgiliden gelen doğum günü hediyesi de çöpü boylamıştı.

Adama yaklaştım:

-O şeyi bana verebilir misin?

-Neden? Ne yapacaksın ki bunu? Zaten eskimiş baksana. Kolu, bacağı kopmak üzere.

-Olsun. Ben onu onarırım, parlatıp yenilerim.

– Bu tahta parçasının ne önemi olabilir ki bu kadar? Altın bulmuş gibisin kardeşim. Gözlerin ışıl ışıl.

-Verecek misin, vermeyecek misin?

-Veririm ama parayla.

-Ne kadar istiyorsun?

-20 lira verirsen veririm.

Cebimdeki paranın 20 lirasını adama verip Tahta Yürek’i aldım. Mutsuzdu, hırpalanmıştı. Üşümüştü. Montumun fermuarını açıp göğsüme sardım onu. İşte şimdi ustasının yanındaydı. Ben onun yaralarını sararken o da bana eski bir aşk hikayesini anlatacaktı…

Yorum yapın