Öykü: Sarı çizgi | İsmail Güney Yılmaz

Ocak 31, 2026

Öykü: Sarı çizgi | İsmail Güney Yılmaz

Sabah 06:10.

Hava soğuk, durak karanlık. Kalabalık uzaktan anca bir karartı kadar seçiliyor. Salınan siyah tüller, gri örümcek ağları gibi ya da. Kimliksiz gibiler, hepsi birbirinin aynı. Her biri başka bir öykü oysa.

Aşir’in gözü, önünde duran gencin küçük çantasına kayıyor. Öğrenci olmalı. Çantada beyaz bir kitap:

“GIRA… GIRAMSCI

İTALYA”

Kızıyor Aşir. “Türkiye’yi kurtardık da İtalya kaldı.”

Söyleniyor içinden. Kızmaktan ziyade rol keser gibi aslında. Kendi kendine.

Otobüs yine ağzına kadar dolu. Ayakta ama yolu izleyebilecek kadar rahat olan yerleri bile tutmuşlar. Yolu, insanları ve binaları, binaları, binaları. Refüjlere sıkışmış kadersiz ağaçları. Peyzaj şehitleri. Kırçıl kırçıl uzanırlar şehrin ortasında. Aşir arkalarda bir yere ilişmiş. Sağ elinde eski “Abidas” çantası, sol eliyle tutunuyor demire. Kolunu gergin tutunca kası ağrıyor ama bırakırsa da düşecek gibi.

Her sabah böyle.

Fabrikaya varınca, camdan dışarı baktı. Karşı kaldırımda grevdeki arkadaşları var. Ellerinde pankartlar: “İşçiyiz Haklıyız”. İçinden geçeni yüzüne vuramaz Aşir. Fabrika avlusunun otobüs durağına en yakın yerinde durmuş bir işçi daha, elleri cebinde, ağzında Samsun, ona bakar. Tanıyor onu Aşir. Serdar. Aynı vardiyada çalışıyorlardı. Artık çalışmıyorlar. Serdar grevde.

İç sesi susmuyor Aşir’in:

“Ama ya çıkarılırsam? Kız okula başlayacak bu sene. Kira desen zaten…”

Gözlerini kaçırıyor. Pankartlara bakmıyor. Sanki yalnızca sabah soğuğuyla derdi varmış gibi davranıyor.

Her sabah böyle.

Akşam dokuz buçukta otobüs kalkınca derin bir nefes aldı. Bir huzur çöktü üstüne: “Bugünü de atlattık.” Yol boyu pamuk ipliğinde bir ferahlık sallanıyor Aşir’in içinde. Ertesi gün sıkıntısı geceleri kıvrılıp uyur onun içinde, her eve gidişinde.

Ertesi sabah.

Fabrika önünde yine o sessizlik. Grevde olanlar içeriyi izliyor, içeridekiler onları görmemiş gibi yapıyor. Aralarında sadece sarı bir çizgi var hâlbuki. Aşir kartını okutup içeri girerken, başını öne eğiyor. Güvenlik Pos Davut bile onunla göz göze gelmemeye çalışıyor. Ya da Aşir öyle hissediyor artık.

Her mola bir muhasebe. Her çay bardağında bir suskunluk, eskisi gibi iştahla bağır çağır konuşmuyorlar. O eski erkek şakaları yankılanmıyor fabrikada.


Patron içeri hiç uğramıyor. O da suspus bir iki gündür.

Ama tok, işte tam da bugüne hazırlanmış olduğu belli bir ses çöküyor bu kadar çok sessizliğin üstüne. Dolaşıyor tüm fabrikayı. Sendika temsilcisinin çıkışı dilden dile:

Anlaşma var arkadaşlar. Taleplerin çoğu kabul edilmiş.

Aşir duymazdan geliyor. Ama kulağı hep orada.

Grev kazanıldı. Maaşlara zam, mesai saatlerinde düzenleme, yılda iki gıda ve giyim yardımı.

O akşam iş çıkışı otobüse binen Aşir, pencereden grev çadırını artık boş görüyor. Dağılmış battaniyeler, sarkmış ipler, kaldırılmış afişler. Terk edilmiş bir savaş alanını andırıyor her yer. O yoktu.

O kadar da ses getirmemişti içeriden bakınca. Ama dışarısı kazanmıştı.


İşçiler alkışlarla döndü işliklere.
Ama Aşir onlarla aynı kapıdan geçemedi. Aynı selamı veremedi. Serdar’la göz göze geldi. Serdar ona bir şey demedi gerçi ya. Gülümseyerek geçti yanından. İçten bir gülümsemeydi. Ama Aşir’in göğsünde bir kor gibi aktı o tebessüm. Tüm vücudunda dolaştı. Isıtmadı hiç.

O akşam sofrada fasulye vardı. Eşi salata koyarken:

Erkan’ın karısı söyledi. Zam gelmiş. Sevinmedin mi?

Aşir kaşığını yavaşça tabağa bıraktı.

O ‘huhucu’ sevinmiş mi?

Ne olmuş ‘huhucu’ysa. Sen de gideydin dergâha. Bu dünya boşa geçti, öbürünü yapardın.

“Sus karı” diyecek gibiydi. Sustu. “Onların yoluyla Allah’a varacaksak…” diye mırıldanabildi sadece.

Bu çocuk niye uyumadı bu saate kadar?

Seni bekledi. Vakitlice geldiğin mi var…

Aşir sessizleşti. Omuzları çöktü. Fabrikada olanları düşündü.


Karısı Gülay meraklandı:

 Ne oldu?

Aşir önce cevap veremedi.
Sofraya baktı uzun uzun.
Sesi boğuk çıktı:

Arkadaşlarla olsaydım… Belki biraz daha dik otururdum şu sofrada.

Kızı Şerife çatalıyla tabağını dürtüyordu. Fasulye kılçıklı.


Gülay gözlerini kaçırdı.
Aşir, kaşığını tekrar eline aldı.
Lokmayı ağzına götürürken yutamadı.

Boğazındaki yumru büyüyordu.

Babasının, gençlerin yardımıyla bu iki gözlü gecekondunun daha ilk duvarını doğrulttuğu günden beri siyah deri bir kılıfta asılı duran Mushaf’ına baktı.

Bir “elhamdülillah” çekti.

“Ben yatıyorum.”

Yorum yapın