
“ İçlerinden geçenleri anlıyorduk, söylemediklerini
Yoksulsunuz, iğrençsiniz, diyorlardı”
Oktay Rifat
Adını Neşet Ertaş’ı çok seven babasının verdiğini söylediğinde eski bir tanıdıkla beraber bir yerlere yolculuk yapıyor gibi olduğumuzu iyimserlikle düşünmüştüm. Halbuki, üstünden her gün sayısız araba geçen ama insana çöl gibi ıssız gelen bu büyük otoyolun yaya ile karşılaşmaya ihtimal vermediğim bir yerinde onu el ederken görüp tereddütle arabaya alalı yarım saat bile olmamıştı. Şehrin uzak semtlerindeki bir hastaneden dönüyordum. Gözüm köprüye kaç dakikada varacağımı kırmızı bir yazıyla söyleyen tabeladaydı. Aklımdaki standart otostop senaryosuna hiç uymuyordu durum. Tereddüt ettim ama yine de yeşil kirli bir parka, kavruk esmer bir ten, beyaz saçlar ve traşı uzamış yüzüyle yolun kenarında el kaldıran otostopçuya durmamak zordu benim için. Kenara çektim, sağ ön camı indirdim. Eğildi “Mecidiyeköy’e gidiyorum abi, bırakır mısın?” dedi yaşça benden daha büyük olduğu açık olmasına rağmen. Yolumun üstüydü. “Atla” dedim. Durduğuma göre geçerli başka bir seçenek görünmüyordu. Yan koltukta çantam olduğu için sağ arka koltuğa oturdu. İnkar etmeyeceğim, dikiz aynasından bile olsa görüş alanımda olması beni biraz rahatlatıyordu. Bu yolda daha önce hiç yaya ile karşılaşmadığımı söyleyip tereddütümü şaşkınlık gibi göstermeye çalıştım.
Görmezden gelemezdim el kaldırdığını. Kafamda hemen arabalarda yaşanan cinayet ve gasp haberlerinden oluşan bir haber bülteni dönmeye başladı. Bültenden rahatsız olmuştum ama yokmuş gibi de yapamıyordum. Şaşkınlık diye göstermeye çalıştığım tereddüt bundandı, onu şaşkınlık gibi örtmeye çalışmam da. İçerdiği bilgi değildi rahatsız eden, bültenin hemen o an, durumun en önemli icabı buymuş gibi ortaya çıkmasıydı, varlığıydı yani. Herhangi birini arabaya almak bu kadar hesap kalemi içermemeliydi. Kafamda dönen bu bülteni o da görmüş gibi utandım. “Benim torunları görmeye gidiyorum da, babalarının başına kaldılar, kızım hapiste bir aydır, dilencilikten aldılar” dedi. Arabaya biner binmez bunu söylemesi yadırgattı beni, yine de normalmiş gibi karşıladım. Onun konuşmaya bu tuhaf başlangıcını görmezden gelerek, yaşadığım tereddütün, bulanık bir şekilde de olsa gördüğünü düşündüğüm o utanç verici bültenin bedeli olan bir karşılık vermiş olacaktım. “Öyle bir suç mu varmış ya?” dedim. Sesimde doğal olmayan bir gıcırdama vardı, fark edilmeyecek gibi değildi. Bu sesin dillendirdiği bir fikrin samimi olması imkansız. Mutlaka fark etmiş olmalıydı. Onun konuşması balçıklı bir arazide yürümeye benziyordu. Çamurdaki bu zorlu yürüyüşte tökezlemeyen her adım tesadüfle olabiliyordu sanki. Her kelime ve söz kendi yerinden yana, öne, arkaya doğru biraz kayıyordu. Her kelimede rastgele bir hece uzatılıyor, harflerin hacmi dalgalanıyordu, yazı yazmayı yeni öğrenenlerde olduğu gibi cümle uzadıkça söyledikleri kargacık burgacık bir hal alıyordu. Böyle balçıklı arazilerde tam ve net oluşmayan ayak izleri gibi onun da kelimelerinin hem anlamı hem sesi tam olarak oluşmuyordu. Her söylediğine titizlenen benim sesimdeki gıcırdamadan ise plastik kokusu yayılıyordu. Hem neden sordum ki şimdi bunu diye kızdım kendime. “Ben de anlamadım abi, para cezası var herhalde, ödeyemeyince hapis yatırıyorlar galiba.” Pek üstünde durmak istemiyordu belli ki. Ya da sorumu imalı bulmuştu. Hatamı telafi edeyim diye sorduğum soru, onu daha derinleştirmişti. O haber bülteni daha belirgin hale gelmişti onun gözünde. Gaspçı ve kurbandan oluşan figürlerin bir prizmadan geçirilerek arabaya yansıtılmış olan hallerini oynadığımız küçük bir tiyatro sahnesi kurulmuştu sanki arabada. Ona yazılan rolü basmakalıp bulmuş, beğenmemişti. “Otobüse binsem bir sürü para vallahi, allah razı olsun abi. Artık metroya binmek için yalvaracağız.” Camdan dışarı bakıyordu bunu söylerken. Yoksulluğunu bir güvence olarak koymuştu ortaya. Başka bir amacım yok demeye çalışıyordu belli ki. Yoksullardan başları her şeyle belada bir ırk gibi bahseden konuşmalar duymamış olması imkansız. Bana bu ırka mensup olmamanın gizli memnuniyetini de, tehlikeli olduğu kesin olarak kabul edilen bu ırktan biriyle aynı arabada olmanın gerilimini de yaşattığını anlamıştı. Görmesin diye çabaladığım her şeyi görüyordu demek ki ve ilkine oynuyordu işte yolculuğun karşılığı olarak. Suçüstü yakalanmış gibi hissettiğimden sesimdeki gıcırdama bir daha duyulmasın diye mümkün olduğunca konuşmamaya karar verdim. “Adanalıyım abi ben, zurnacıyım, ekseriyetle gelin çıkarmalarında çalarız biz. Öyle her zaman da bulunmuyor artık.” Bir şey sormamıştım halbuki. Yoksulluğunu açıklamak için söylüyordu herhalde bunu da. Her cümlesinde “abi” demesi canımı sıkıyordu. İkimizin de farklı nedenlerden de olsa hoşuna gitmeyen bir iması vardı sanki bu “abi”nin. O da ben de söylensin istemiyorduk. Yine de söyleniyordu işte. Bu yolculuk için yapılmış sözleşmenin gereğiydi bu.
Hava kapalı ve griydi. Çok geçmeden köprüye doğru trafik sıkıştı. Yolda gıdım gıdım ilerleyen binlerce arabanın arasındaydık. Bu yolda sıklıkla olduğu gibi bir araba cehenneminin ortasında gibiydik. Artık şehrin doğası haline gelen trafiğin parçası olan su, kağıt helva satıcıları dolanıyordu arabaların arasında. Çevrede insan olarak bir onlar vardı sanki, bir de biz. Diğer arabalar, içinde insan olan makineler değil de kendi başlarına hareket eden makinemsi, kabuklu canlılardı. Otobüs duraklarındaki insanlar bile insan değil de bu makinemsilerin organlarıydı. Arabanın ön camından, makinelere karşı kaybedilmiş bir savaşın ertesi dünyayı anlatan bir film izliyordum sanki.
“Bu saatte ne trafiği bu?!” dedi trafik sıkışıklığının daim olduğunu ikimiz de bilmezmişiz gibi. Yolculuğun uzama ihtimali bir tek beni huzursuz etmiyordu. “Ben de anlamadım vallahi, kaza falan mı oldu acaba?!” dedim, sesimdeki yapaylığı gideremiyordum. “Çok zurna işi olur mu?” dedim onun anlatması uzun olsun diye. “Çok olmuyor abi, hafta sonları olur ekseriyet. Bazen düğün salonlarına, öyle bir saatlik programlar. Onlar da çok kazandırmaz. Ondan bir zamanlar ben de bunlar gibi yollarda satıcılık yaptım. Bir de Ramazan ayında davula çıkardım sonra elimden o mahalleyi de aldılar” Geçtiğimiz yolun sağlı sollu kıyısındaki sayıları epey fazla mahallelerin hepsinden isimleriyle bahsediyordu.. Hatta mahallede Ramazan davulu çalmak için muhtara ödenmesi gereken bedellerle ilgili karşılaştırmalar yaparken birbirinden çok uzak semtlerdeki mahallelerden de… Şaşırttı beni bu. “Adını bilmediğin mahalle de yok maşallah” dedim. “Maşallah” bir önlemdi, neye bilmiyordum. “Bin dokuz yüz yetmiş beşte dört yaşımdayken gelmişim abi İstanbul’a, bilmez miyim?” Bu kadar saf bir cevap “maşallah”ı yemediğini gösteriyordu. “Maşallah”ın fazlalığını görmezden gelmesi alışkanlıktan değilse, kibarlıktandı. Yaptıklarımı, düşündüklerimi görüyordu. Tecrübeyle edindiği bütün şemalara mükemmelen uyuyordu muhtemelen.
Bir yarık vardı aramızda. Üstünden atlamaya yaptığım her hamelede gerçek olan hayalet bir yarık. Gerçek olmadığını düşünüp ayağımı üstüne her koyduğumda içine yuvarlanıyordum. Neden açıldı, ben mi açtım, hep mi vardı, o mu açtı bilmiyorum. Arabada sadece ikimiz olduğuna göre ikimizden biri olmalı diye düşünüyordum. Bu cevapta bir yetersizlik vardı. Ona biçtiğim yere uymuyordu. Belki de cevabın benden uzakta bir yerde olduğunu sanmak için uyduruyordum bu uyumsuzluğu. Otostop ilk defa yaşanmıyordu bu dünyada, benim de ilk defa tecrübe ettiğim bir şey değildi.
“Burada su satmışlığım var” dedi bir yerine gelince yolun, eliyle göstererek. “Dünyadaki her nesneye değmiş gibi sesi” diye geçirdim içimden, hemen ardından “nasıl anlarsın ki böyle bir şeyi sesten, hem ne demek ki bu” diye dalga geçtim yine romatikliğimle. “Sesi tarazlı ya ondan” diyerek kendi alayıma cevap yetiştiriyorum. Sesi ondan önce de varmış. Yüzlerce yıldır yaşayan bir ses onun bedeninde geçici bir yuva bulmuştu kendine. Satıcıların hem bölge hem de satılan ürün konusunda birbirlerinin alanına girmelerinden özenle kaçmalarına neden olan bir tür hürmetten bahsediyordu ben bunları düşünürken. “Aynı yerde aynı ürünü satamayız, satacaksak başka bir yerde satarız.” “Neden” diye sormadan cevap verdi: “Çünkü ayıp abi.” Yaşamsal bir bilgi bu onun için. O ciddiyetle anlatıyor. İçimde onunkine çok benzeyen alaycı bir yüz kaş kaldırıyor “her seferinde yaptığın gibi adamın taş gibi hakikatinden şiirsel zırvalıklara sığınıyorsun,” diye.
Çok kısık bir mırıltı olarak duyulan motor sesinin sürekliliğini ara ara dışarıdan gelen korna sesleri yırtıyordu. Bu seslerin dışında kaynağını hiç anlayamayacağım o her zamanki uğultu duyuluyordu. Arabanın atmosferine üçüncü bir kişi girsin istedim. Beni dürtüp duran “kimle kimin, neyle neyin arasına be adam” sorusuna rağmen “araya girer” diye düşündüm. Su satıcılarından birinin yanına gelince camı indirdim. Açılan camdan içeri gürültü çamuru doldu. Bir sesi diğerinden ayırmak imkansızdı. Algıları iyice bilenmiş satıcı hemen anladı tabii ve kapıya dayandı. Satıcıyla muhabbeti uzattım. Trafik sıkışık, kimse acele etmemi isteyemezdi. “Su ister misin?” diye sordum arkaya dönüp. Kabul etmesini istiyordum ve aynadan bakarsam kabul etmeyecekti sanki. Hem belki muhabbete o da katılır diye düşündüm. Öyle olmadı. “Kolay gelsin” bile demedi sucuya. Suyu istedi yine de. Neye yoracağımı bilemedim. Bu küçük oyuna kendini tamamen teslim etmemişti ama onun tamamen dışında da kalmamıştı. Meydan da okumuyordu, razı da olmuyordu. Durumdan huzursuz bir memnuniyet duydum. Benim fantazim de olabilir ama hayalet bir çatışma şöyle bir görünüp kaybolmuştu sanki.
Anlatacak çok şeyi var da yetiştiremeyecekmiş gibi aceleyle anlatıyordu artık. Hayretimi gizlemeye çalışarak bu anlatma iştahını anlamaya çalışıyordum. Hiç konuşmadan yolculuğu bitirsek daha mı samimi bir yolculuk olurdu acep diye geçirdim içimden. O abi demek zorunda kalmazdı ben de duymak zorunda kalmazdım. “Şeker pancarı da söktük” dedi, bellerine bağlayarak çektikleri bir aleti pancara nasıl taktıklarını elleriyle göstererek. “Çadırda kalırdık hep, çok zor olurdu abi” dediğinde ortak bir tecrübeden bahsetme fırsatı sevindirdi ama bir şey tuttu beni. Hem onun anlatacaklarını bölmek istemiyordum, hem her fırsatta ondan uzak olmanın güveniyle zor olan geçmişlerinden nostaljiyle bahseden salaklardan biri gibi görünmek istemiyordum. Bunun düştüğüm çukuru daha da derinleştireceğini biliyordum.
Epey zaman geçmişti onu almak için durduğumdan beri ya da bana öyle geliyordu. Sahi neden ön koltuğa oturtmamıştım ki onu? Çok mu zordu çantayı alıp arkaya atmak? Sessizlikten huzursuz olan bendim, onu her defasında bozan da oydu. Yolun her metresi için anlatacak bir hikayesi vardı. Neyi etmem gerektiğini çok da bilmeden bir telafi hamlesi olarak adını sordum. O ana kadar hâlâ ismini sormamış olduğum ortaya çıktı böylece. “Keşke hiç sormasaydım” dedim içimden. “Neşet” dedi. Ben de adımı söyledim. “Memnun oldum” benden, “ben de abi” ondan. Nafile olduğunu bilsem de artık her söylediğimi tartıyordum. Ben sormadan cevapladı aklımdaki soruyu. “Babam çok severmiş Neşet Ertaş’ı, onun ismini koymuş” “Sen de sever misin?” “Sevilmez mi abi?” “Haklısın.” Arabanın sistemine bağlı telefondan Neşet Ertaş açtım, kıymetli bir misafiri memnun etmeye çalışıyordum sanki. Yolculuğun sonuna yaklaşıyorduk. Bir tane bozlağı beraber dinlesek, daha baştan aramıza giren yarığı kapatıp aynı tarafta bir araya gelecektik sanki. Bu acemi işi romantizmin her şeyi daha berbat edeceğini içten içe biliyordum tabii ki. Bilmezden gelmek işime gelmişti. Onun her durumda benimkinden daha kararlı olan bilgisine çalım atabilecektim aklımca. Umutsuz vakanın ben olduğumu kabul edemiyordum bir türlü. Her şeyimle paspal hissediyordum kendimi.
Işıklar, yayalar, arabalar, satıcılar, dükkanlardan oluşan bir curcunanın daim olduğu meydana gelmiştik işte. Durup onu indireceğim yeri sabırsızlıkla aranmaya başladım. Bu yolculuğun bitmesi için en azından nezaketen hevesli görünmemeye çalışsam da yapamıyordum. Gördüğüm her boşlukta burası olur mu dedim. Her gösterdiğimde “biraz daha ileride, ışıkların orada” dedi. Trafik ışıklarının arkasında uygun bir yeri gösterip burası olur mu dedim. Bu karmaşanın içinde bir yerde uzun durmam çok zordu. Olur dedi nihayet. Dörtlüleri yakıp, durdum.
Dövünmenin anlamı yok tabii ki, olan olmuştu işte ve daha düzgün bir halini yaşamak için bile olsa bu yolculuğu tekrarlamak istemezdim herhalde. Sığınabileceğim bir gerekçem yok, boşa arıyorum. Muhtemelen onun için vaka-i adiyedendi olanlar. O da her şeyi görmüştü. Kavrama kapasitesinden bile yoksun olduğum bir tecrübeden pişman olmak iki yüzlü bir ucuzluk olacaktı benim için. Kimden saklayacağım hem, rahatlamamış mıydım yolculuk bittiği için? Yolculuğun hiçbir anındaki halimden memnun değilim de başka türlü olabilir miydi bilmiyorum. Basit bir otostopu bu kadar dramatikleştirmem de bu yolculuğu başka türlü değil de bu yaşandığı gibi yaşatan bu hastalıklı hallere dahil değil miydi? Neşet’in, kırmızıda duran arabaların önünden karşıya geçen kalabalığın arasında yürürken yüzüme bakışındaki tuhaflığı, başka bir sürü şeye de yorulabilecekken, birazcık rahatlamak için olacak öfkeye yordum. Öfke sadece bana ve ona değil olaya da hakkını teslim ederek her şeyi olması gereken bir çizgiye çekecekti sanki “Bu çizgi ne ola ki” diye düşündüm. Çoktan arabadan inmiş, uzaklaşmış bir adamın, artık arabada olmayan varlığıyla cebelleşmeyi bir türlü bitiremeyişim hem beni bu “olması gereken çizgi”den uzak tutuyordu hem de kırmızı ışığın uzadıkça uzamasına neden oluyordu. Yeşilin yanmasını beklemeden gaza basmak, benim için keşmekeşi kat kat artan bu meydandan kaçmak istiyorum. Yapsam, yapabilsem keşke.

















