
Okul koridorlarını boydan boya kaplayan sınıf panolarına bakıp idare katına geri dönüyorum. Kapıyı tıklatıp müdür beyin odasına giriyorum. Beni ilkin içerinin yoğun sigara dumanı karşılıyor. Ardından orta sehpanın üzerinde müfettişten geriye kalan kirli çay bardakları ve boş çokoprens ambalajları. Sehpa kırıntılarla dolu. Müdür Bey saatlerce müfettişin işgal altında bıraktığı makamına şükür ki tekrar kurulmuş. Masasına kavuşur kavuşmaz ne kadar dosya, kâğıt varsa ortaya yığmış. İzmaritinden yükselen dumanlar öfkesiyle cilveleşince bu adam bu odayı hep böyle dağınık bırakır. Bana doğru sigara paketini uzatıyor. Daha sonra bakışlarını parmaklarının arasında rezil kepaze ettiği müfettiş tutanağına çeviriyor. Bu tutanağa ben odaya girmeden önce neler yaptığını tahmin etmek zor değil: Muhtemelen onu önce rulo yapmıştır, daha sonra da birkaç defa katlamıştır. Arada bir buruşturduktan sonra, “Serkan gelse de şu kâğıtları bir düzeltiverse,” diye sağa sola bakınmıştır. El mahkûm, düzeltiyorum. İki üç dakika geçmeden gözleriyle bana tavanı gösterip, “Sınıfında mı?” diye soruyor.
“Evet Müdür Bey. Kendisine haber yolladım. Çocukların çıkış zili çaldıktan sonra sınıfta bizi bekleyecek,” diyorum.
Çocuklar dağılalı yarım saat oldu. Müdür Bey’le ben sınıfların açık kapılarından içerileri gözeterek ikinci kat koridorunun sonuna doğru ilerliyoruz. 4-B’nin kapısı da açık. Huriye Hoca ayağa kalkmış, masasındaki kitapları toparlıyor. Ayak seslerimizi duymuş olmalı, biz kapının önünden geçerken kafası bize dönük. Gülümseyerek verdiği selamı alıyoruz. Ardından on metre kadar daha yürüyoruz. Üzerinde 4-A tabelasının asılı olduğu sınıf kapısını görünce durup birbirimize bakıyoruz. Az önceki sakinliğimizden eser yok. Buradan itibaren gürültülü biçimde içeri dalıyoruz. Esra bizi karşısında görünce aniden sandalyesinden kalkıp, “Hoş geldiniz Müdür Bey!” diyor. Bana söylediği ise yarım ağız. Serkan Bey olarak ben de hoş gelmişim. Müdür Bey’in böyle hallerde tahammül eşiği sıfırdır. Beklediğim hamleyi bir çırpıda gerçekleştirip müfettiş tutanağını Esra’nın masasına fırlatıyor. Artık o vakitten sonra:
“Hocahanım! Sayende okulun itibarı yerle bir oldu!” diye başlayan bir hengameye şahit oluyorum.
Müdür Bey’in birçok hoca hanımla atışmalarına şahit olmuştum da Esra ile olan şeye ilk etapta bir isim bulamıyor insan. Esra inadına susuyor. Hâl ve hareketlerinden ne umursamazlık ne de biçarelik okunuyordu. Hollywood aktrisleri gibi sessizliğin yumruklarından bir oyunculuk var bu kadında. Müdür Bey dönüp dolaşıp, “Senin gibi öğretmen olmaz olsun!” cümlesini ağzında çevirdikçe Esra’da tık yok. Vakti zamanında Esra’daki bu hallerden dolayı eski karıma,
“Yav Yasemin, bu senin kankan hiçbir şeyden korkmaz mı?” diye sormuştum.
“Saçmalama Serkan,” demişti. “Esra peygamber değil ki, o da insan. Onun da korktuğu şeyler var. Hatta birinde korkudan avuçlarını kan içinde bırakmıştı.”
“Nasıl yani?”
“Vallaha, ne zaman korksa avuçlarını ısırıyor kadın.”
Çok meraklı bir tip olduğum söylenemez ama bu gizemli ısırık olayı epey bir süre zihnimi meşgul etmişti. Ta ki Yasemin’in, “Esra da bizle gelsin,” diye tutturduğu pikniklerden birine kadar. O günü iyi hatırlıyorum, dönüş yolundaydık. Akşamın kızıllığı koyuya eğrilip de dikiz aynasını defalarca düzeltmeye çalıştığım vakitlerdi. Arka koltukta Esra, yan koltukta da Yasemin vardı. Yasemin mangal başı yorgunluğundan olacak, oturduğu yerde sızıp kalmıştı. Esra ise her zamanki sessizliğiyle dışarıyı seyrediyordu. Radyodaki haberle kötü bir şey olmuş gibi birden dikkat kesildi.“Sıradaki haberimiz İstanbul Esentepe’deki bir ilkokuldan. Yine taciz, hedefte yine çocuklar. İlkokul iki öğrencisi tam yedi çocuk N.E isimli öğretmenleri tarafından uğradıkları cinsel istismar sebebiyle dün aileleri ile birlikte Kartal Adliyesi’ndeydi. Tutuklanan öğretmen…” Dikiz aynasından gördüğüm manzarayla şok olmuştum. Esra’nın hâl ve hareketleri tuhaflaşmıştı. Ellerini ağzına götürdü, sonra bir tavşan gibi onları dişlemeye başladı. Kısa süre sonra da avuçlarından kan damlıyordu. Alelacele radyoyu kapattım. Panikledim, birkaç saniye ne yapacağımı bilemedim. Sadece, “Esra bir şey mi oldu?” diye birkaç kez sordum. Cevap alamadım. Dişlerinde kan, kocaman açılmış gözlerle bomboş bakıyordu. Bir yandan da Yasemin’i dürtüp duruyordum, lakin uykunun derinliklerinden çıkaramadım onu. Baktım olmayacak, “Arabayı sağa çekeyim,” dedim ama sonra vazgeçtim. Bu işe bir çözüm bulmak gerekirse, o da Esra’yı vakit kaybetmeden evine bırakmaktı. Zaten yarattığı korkunç sessizlik beni yeterince ürkütüyordu. Radyoyu tekrar açtım, belki işe yarar diye. Gülşen ya da Demet’ten bir parça çalıyordu kanalın birinde. O andan sonra Esra’nın kollarını öylece iki yana bıraktığını fark ettim. Sonrasında normal insanlar gibi çantasını karıştırıp içinden mendil çıkardı. Kafasını cama yaslayıp da uçsuz bucaksız dağları seyretmeden az evvel o mendillerle avucundaki kanları sildiğini gördüm. Rahatlamıştım. Fener’in maçı vardı o akşam, kadına bir şey olsaydı hastane falan derken maç güme gidecekti.
Bu kadının ya saklı bir hikâyesi vardı ya da gerçekten kafadan kontaktı. Birkaç gün sonra Yasemin’e çıtlattım olan biteni. Yasemin kankasına toz konduramaz. Hele, “Bu kadın psikopat herhalde. İnsan dinlediği bir haber yüzünden kendine zarar verir mi?” sözüne epey bir içerlendi. Sonrasında bastı yaygarayı. Hayatını kitaplara ve kendini geliştirmeye adayan bir kadına nasıl olur da böyle kolay hakaret edebiliyormuşum? Esra ya da bir başkası değil, asıl beni deliler hastanesine tıkmak gerekmiş. Esra’nın bir sosyal medya hesabı bile yokmuş. Benimse işim gücüm sadece elimdeki telefonmuş. Özelden yazışıp öpücüklü emojiler attığım o iki genç kadının hâlen kim olduklarını bile açıklamamışım. Kendime gelmeliymişim. Yoksa bu böyle gitmezmiş. Konunun Esra’dan bana dönmesi canımı sıktı. “Ne hâlin varsa gör,” dedikten sonra evden çıktım.
Çöp tenekesindeki kalemtıraş tozlarından, boş meyve suyu ambalajlarından başlayarak gözlerimle sınıfta dolaşıyorum şimdi. Anlaşılan bu sınıfa girmeyeli epey bir zaman olmuş. Dur bakayım, Yasemin’le boşanalı dört ay olduğuna, olaylar da bundan iki ay öncesinde patlak verdiğine göre, demek ki Esra’nın sınıfına altı aydır uğramamışım. Eşyaların yerinde genel anlamda değişiklikler var. Öğretmen masası öteki duvarın dibine çekilmiş. Pencereye yeni güneşlik takılmış. Kitaplık ise kapının hemen yanındaki duvara monte edilmiş. Ayrıca içeride yine her zamanki gibi zarif bir lavanta kokusu var. Müdür, tutanakta yazan maddeleri bağıra çağıra Esra’ya okuya dursun, benim ellerim ister istemez sol yanımdaki kitaplık raflarına uzanıyor. Kitapların çoğu tanıdık. Vakti zamanında Yasemin’le birlikte ciltleyip yerleştirmiştik. Alfabetik sıraya göre yapıştırdığımız numaralar hâlâ üzerlerinde. Üst raflarda gözüme siyah kaplı bir ajanda çarpıyor. Bu ajandayı tanımaz mıyım hiç? İçinde Esra’nın çocuk eğitimi seminerlerinden tuttuğu yüzlerce not var. Hatta iki sene evvel, Yasemin’e bu ajandayı ödünç vermişti. Sadece bu ajanda değil, sayısı belirsiz daha bir sürü çocuk eğitimi kitapları da vermişti bize. Yasemin her akşam tam benim maç saatimde bunları bana yüksek sesle okumaya kalkardı. Üzerime çöreklenen şeytanlar, yırtıp at şu kitapları, derdi. Sonra yine bitmeyen atışmalarımız başlardı.
“Bu kadın çok biliyorsa kendi yapsa ya bir çocuk! Ne diye seni fitleyip duruyo? Tabii kendisiyle evlenecek bir tane enayi bulamadı ya! Zaten kim n’apsın onun o muşmula suratını?”
“Saçmalama Serkan. Esra’nın konuyla alakası yok, kadına laf söyleyip durma. Hem neden anlamıyorsun? Evleneli kaç sene geçti. Ben artık anne olmak istiyorum!”
Bir süre sonra Esra kitap göndermez olmuştu bize. Yasemin bu duruma uzunca bir süre anlam veremezken, ben hem seviniyor hem de susuyordum. Konuşsam kıyametler kopardı. Esra’nın beni okula yeni atanan o çıtı pıtı hocayla odamda baş başa yakaladığını izah etmenin mümkünatı olmadığından başımı kuma gömmeyi yeğledim. Her şey yolunda zannetsem de kafamdaki soru işaretlerinden kurtulmam mümkün değildi. Esra arkamdan birtakım işler çevirmiş olabilirdi. Kim bilir hakkımda neler dedi insanlara. Belki Yasemin’e bile anlattı. O günden sonra Esra’nın adı bende ‘yuva yıkıcı’, ‘Yasemin’i ayartan kaltak’, ‘uğursuz muhbir’ olarak kalacaktı. Bunları üstü kapalı olarak mahkemedeki ilk duruşmada da belirtmiştim.
“Hakim Bey! Ben bir ilkokulda şerefiyle namusuyla görev yapan müdür yardımcısıyım ve asla karımı aldatmadım. Bu iddiaların hepsini reddediyorum. Karım telefonumda gördüğü mesajlara istinaden bu tür iddialar ortaya atmıştır. Bunlar kesinlikle yalandır. Bunların hepsi karımın arkadaşı, aynı zamanda mesai arkadaşım olan Esra Serdar’ın başının altından çıkmaktadır. Kendisi şu anda aramızda bulunmasa da bu yuvayı yıkmaktan birinci derece suçlu kişidir. Esra isimli bu şahıs küçükken tecavüze uğramış, bu yüzden evde kalmış paranoyak bir kadındır ve ayrıca bana karşı romantik hisler içerisinde olduğu için aramızı bozmaya kalkmıştır,” demiştim. Mahkemenin tamamı donup kalmıştı. Ta ki Yasemin oracıkta bayılana kadar.
Mahkemeden bir gün sonra Müdür Bey alelacele yanıma gelip,
“Yediğin naneler duyulursa hapı yutarsın. O zaman seni bakanlığın elinden ben bile kurtaramam,” deyince mecburen anlaşmalı boşanmayı kabul etmek zorunda kalmıştım.
Müdür Bey’in sesiyle irkiliyorum:
“Serkan, bu dışarıdaki sınıfın öğretmeni yok mu? Ne bu gürültü?”
“Müdür Bey, ben de size onu söyleyecektim. Sinan Hoca sabahtan beri yok. Aradım, telefonu kapalı. Sabahki bütün beden eğitimi dersleri boş geçti.”
“Allah Allah! Neyse sen ara gene adamı. Başına bir şey gelmemiştir inşallah.” Sonra tekrar Esra’ya dönüyor:
“Haa bak hoca hanım, Sinan dedik de aklıma geldi. Müfettiş meselesi bir yana, zaten senin öğrenciler için en fazla şikâyet de Sinan’dan geliyordu,”
“Biliyorum Müdür Bey. Zaten Sinan Hoca bu şikâyetlerini benim yüzüme bağırarak defalarca dile getirdi,” demesini bekliyorum ama Esra yine tek bir kelime söylemiyor. Sinan’ın ona öğretmenler odasında ettiği hakaretlerin bir tanesinden bile bahsetmiyor. Bu kadın susmakla neyi çözecek bilmem ki? Neyi bekliyor acaba? Müdür Bey’in, “Bir şey söylesene be kadın!” diye bağırışlarına aldırış ettiği yok.
Müdür Bey devam ediyor, laf yine müfettişin bugün bu sınıfta yaşadığı hadiselere geliyor. Bu öğrenciler ne hakla müfettişe karşı koyarlarmış. “Başımı okşamanız için benden izin almanız gerekir,” demek de ne demekmiş. Bu ne küstahlıkmış. Eskiden öğretmen “Kalk!” dese kalkılır, “Yat!” dese yatılırmış. Esra bir de 4-B’nin öğrencilerine baksınmış. Huriye Hoca hanım öğrencilerini nasıl da çiçek gibi yetiştiriyormuş. Hani, bak müfettişten o sınıfla ilgili hiç şikâyet gelmiş miymiş?…
Sinan’ı tekrar arıyorum ama boşuna. “Aradığınız kişiye şu an ulaşılamıyor. Sinyal sesinden sonra mesaj bırakabilirsiniz.” Karısına falan ulaşmaya çalışıyorum, ondan da ses çıkmıyor. Öte yandan dışarıdaki çocuk gürültüsü bitmek bilmiyor. En sonunda kalkıp pencereleri kapatıyorum. Ardından cep telefonum çalıyor. “Yes” tuşuna dokunup da:
“Evet burası. Evet benim. Buyrun amirim,” deyince Müdür Bey bir anda lafını kesip hızla kafasını bana çeviriyor. Telefonu kapatır kapatmaz:
“Sinan bu sabah tutuklanmış!” diyorum. Müdür Bey’in gözleri fal taşı gibi açılıyor. Ardından yanımızda Esra’nın olduğunu hatırlayarak bana doğru yaklaşıyor. Müdür Bey fısıltıyla duymak istiyor olan biteni. Yüzü az öncekinden daha bir alev topu. Sonra hızla sınıftan çıkıp Huriye Hoca’nın sınıfına gidiyor. Gitmiyorum peşinden. İnadına Esra’nın sınıfında kalıyorum:
“Toplam beş öğrenciymiş.”
“Beş değil altı,” diye sesler geliyor yan sınıftan. Huriye Hoca’nın ağlama sesini duyuyoruz sonra. Ardından Esra’ya çeviriyorum bakışlarımı. Avuçlarını ısırdığını ikinci kez görüyorum.

















