
Ben Hüseyin K.
Bu, benim kullandığım tek müstear isim. Çocukluğum, İstanbul’un İstanbul olmayan bir ilçesinde geçti.
Bunları yazmamın sebebi ise tam olarak can sıkıntısı. Bir arınmanın, şöhretin, paranın peşinde değilim. Boş zamanlarımda (para kazanmaya harcadığımız vakit, bizim dolu zamanımızsa tam tersi de boş zaman oluyor sanırım) kitap okumaktan, gezmekten, tanışıp sevişecek ya da yalnızlığımı allayıp pullayacak insanlar bulmak için mekanlara dadanmaktan, sinema ve dizi izlemekten, kendimi kandırdığım siyasi mücadelemi (içsel bir mücadele daha çok) sürdürmekten vs. sıkıldığım için elime kağıt kalem alıp bir şeyler karalıyorum.
Şimdi anlatacağım şeylerse hiçbir iddia barındırmıyor. Arkadaşlar arasında eleştirdiğim eserlerden daha iyi bir şeyler yazmak çabasında da değilim. Yazdıklarım pekâlâ daha kötü de olabilir. Hiç kimseye hesap vermek zorunda değilim. Böylesi daha eğlenceli. Şerefe!
Bu kadar umursamaz olmamın sebebi edebiyatın kimsenin umurunda olmaması. “Fayda” açısından ele alacak olursak bir çivi ustası ve bir yazardan hangisi topluma daha çok yarar sağlamaktadır? Bu soruya cevap vermeye gerek bile duymuyorum. Evet, cilt cilt eserler yazmış olan Tolstoy, Hugo ve aklınıza gelebilecek ne kadar yazar varsa bir çivi ustasını onlardan yeğ tutuyorum (Tolstoy da bana hak verecektir bence). Onların imal ettiği çiviler olmasaydı, bu yazarlar kıçlarını koyacak bir sandalye bile bulamayacaklardı (Tolstoy buna hak vermeyebilir).
Bu sözlere “Hadi ordan!” demek çok makul sevgili okuyucum (yani bu hikâyeyi çok değerli işlerinden dolayı aylarca ve belki de hiç okumayacak olan sevgili dostlarım). Ben de zaten bunları yazarken içtenliğim konusunda emin değilim. Yani “Hadi ordan!” dersen hemen seni haklı bulabilirim. Çünkü eleştiri ve yanlışlanabilirlik bağlarında gezinen zihnimde hiçbir şeyin bir kalıcılığı yok. Bugün edindiğim bir fikri yarın uğurlayabiliyorum. Yarın şiddetle savunduğum bir görüş diğer gün haşat oluyor. Bu yüzden hiçbir siyasi topluluğa da dahil değilim. Sadece haklı bulduğum bir konuda protestocular sokaklara döküldüyse aralarına sıkışıp slogan atıyorum. Sosyal medya hesaplarımdan küfür kıyamet sözler paylaşıyorum. “Korkmuyor musun?” diyenler oluyor bana. “Korkacak bir şey yapmadım ki” diyorum “Kendimi ifade etme hakkımı kullandım”. Sonra “Hadi ordan!” diyor birisi. “Yalanını s.kim” diyor. Yani ben öyle hayal ediyorum. Keşke böyle sözler işitebilsem. Ama kimse bana böyle iltifatlar etmiyor uzun süredir.
Ha ne diyordum? Edebiyat kimsenin umurunda değil. Çünkü sanat, fayda-zarar ekseninde değerlendirilebilecek bir şey değil. Ama dünyada her şey böyle ise ve insan tümevarım yapmaya elverişli bir canlı ise (ki ben böyle miyim acaba? Tüme mi varıyorum, tümden mi geliyorum, tümüne de lanet mi ediyorum?) edebiyat fayda kümesine giremez. Bir de insanlar her şeyi siyah-beyaz algılıyorsa ve grisi yoksa o zaman edebiyat zararlıdır diyebiliriz sanırım (bir “Hadi ordan!” rica edebilir miyim?)
Etsem de pek bir şey fark etmez. Çünkü dünyadaki hiç kimse çocukluğumdaki çivi ustam kadar güzel “Hadi ordan!” diyemez.
“Hadi ordan ulan puşt. Namazda yoktun. Bütün safları gözlerimle tek tek taradım, bir tane bile yeşil tişört giyen birini göremedim. Beni kandırabilirsin ama Allah’ı nasıl kandıracaksın?”
“Usta söylemek istemiyordum ama zorundayım kusura bakma”
“Neyi söylemek istemiyorsun?”
“Cenabetim usta”
Alın size küçürek bir hikâye. Konular: din ve toplumsal baskı, usta-çırak ilişkisi, çocuk işçilik.
Kimseye ustamın gerçek bir insan olduğunu, benim çivi işinde çalıştığımı, namazdan kaçtığımı ve cenabet olduğumu kanıtlayamam. Aynı şekilde, bacak bacak üstüne attığım zaman ustamın “Orrrrospu gibi bacak bacak üstüne atma” deyip önümdeki sandalyeye oturarak nasıl “adammmm” gibi bacak bacak üstüne attığını da kanıtlayamam. Kimsenin de buna ihtiyacı yok zaten.
Ne var ki o gün namaza gitmeyip bir adet twister dondurma aldığım doğrudur.
“Hüseyin sana bir şey soracağım ama bana doğruyu söyle”
“Sor usta”
“Bugün namaza geldin mi?”
“Gelmedim usta. Kavunlu twister alıp sokaklarda gezindim”
Ustam anlayışla gülümsedi. “Çocukken olur böyle şeyler. Ama çocukların günahları da ana babalarına yazılır. Annenle babanı günaha sokma, olur mu Hüseyinciğim”
O gün twister dondurma yediğim ve ustamla bir diyalog kurduğum ne kadar gerçekse işten çıkınca Settar’ın yanına gidip anne babamın günah hanesine birkaç artı daha attığım da bir o kadar gerçektir.
Her yerde poşetler var. Settar poşetlerin bazılarını ayırıp bazılarını dükkânın önünde yakıyor. Ayırdığı poşetler daha sonra sıkıştırılıyor ve kamyona yüklenip gönderiliyor. Settar’ın ne iş yaptığını o zaman da hiç anlayamamıştım. Sanırım geri dönüşümle ilgili bir şeyler yapıyordu.
Settar’la aynı dili konuşmuyorduk. Afganistan’dan gelmişti. Kapının önünde beni görünce sevinir “Biya biya kardeş” derdi. Ben de biya biya yapardım. Sonra süngerleri fırlamış koltuklarda oturup dolu cigara içerdik. Poşetlerin arasında gezinen fareler hışırdar durur, biz hiç rahatsız olmadan dumanlanırdık.
Acıkınca Settar, ocak olarak kullandığı elektrikli ısıtıcıyı (markasıyla müsemma, UFO denen aygıt) yere koyup üzerinde hazır çorba yapardı. Settar haftada birkaç kere ufoya çorba döküp bozardı. Pinti patronu her seferinde ufoyu alır, tanıdığı bir elektrik-elektronik bölümü son sınıf öğrencisine götürüp tamir ettirirdi.
Şimdi Settar ne yapıyor bilmiyorum. Çok sevdiği memleketi Kabil’e dönebilmiş miydi? Yoksa poşetlerin arasında örümcek ağına tutulan bir sinek gibi çırpınıyor muydu hala? Afganistan devrimi sırasında, sanki onu görebilecekmişim gibi, sosyal medyada konuyla alakalı tüm videoları izledim. Başörtülü BBC muhabirlerinin tüm röportajlarını takip ettim. Sosyal medyadan araştırdım ama hiçbir ize rastlayamadım. Settar yaktığı poşetler gibi yok olmuştu adeta.
Ben de dayanamadım Settar’a bir gelecek biçtim.
Settar Türkiye’de yaşamaya devam etmiş. Çorba döktüğü ufosunun ışığı altında temrin yapa yapa Türkçeyi sökmüş. Sonra memleketine dönüp liseyi güç bela bitirmiş ve ikinci vatanı saydığı Türkiye’ye üniversite okumak için tekrar gelip bölümünü yüksek bir ortalama ile bitirmiş ve mezuniyetinde kürsüye çıkarak Sadi’den beyitler okumuş.
Hadi ordan canım, hadi ordan…
Akşam 9 civarı. Settar’ın yanından ayrılmışım eve dönüyorum. Önümdeki sokak tabelasında Zabit Sokak yazıyor. Sonraki sokağın başına geliyorum, onun tabelasında da Derinkuyu Sokak yazıyor. Sokakta derin bir kuyu olmadığına eminim. Kuyu olmadığından daha da eminim. Üzerinde yürüdüğüm yolun adı ise Mimar Sinan caddesi. Daha yukarıda ise Necmeddin Erbakan caddesi var. Böyle yerlerde caddelerin adları çok iddialı olup milli ve dini değerleri ifade eder. Sokak adları ise bir belediye memurunun fantezi ürünleridir. Ama hepsinde, tiner ve bali çeken gençler gezerler gece olunca.
Yürürken işyerindeki Halil abiyi düşünüyorum.
Halil abi makineden çıkan çivileri kolilere yerleştiriyor. Bense hemen onun yanındaki makineye bakıyorum. “Uyanık ol lan” diyor bana. “Tamam abi” diyorum ben de. Kendi taşıması gereken şeyleri bana taşıttırıyor. Korkaklığımın farkında olduğu içinse karşı çıkamayacağımı biliyor elbet. Aslında ondan korkmuyorum. Ama biliyorum ki onunla tartışırsam ya da onu döversem mesele orada bitmeyecek. Durumu kabullenemeyip misilleme yapmak isteyecek. Bense geceler boyu onunla tekrar yüzleşeceğim anı düşünerek uyuyamayacağım ve büyük bir huzursuzluk içimi kaplayacak. İşte korktuğum şey bu ruh hali. Bunu yaşamamak için her şeyi kabulleniyorum. Acaba Halil abi benim korktuğum şeyin bu olduğunu biliyor mudur?
Karşıma Lamba Sokak yazan bir tabela çıkıyor. Sokağa bakıyorum ve bir sürü sokak lambası görüyorum. Edison hayranı bir belediye memuru mu koydu bu ismi? Yoksa bu sokağın adı, fütürizmin, benim yaşadığım yerdeki bir yansımasından mı ibaret?
Evimin olduğu sokağa giriyorum. Limon sokak.
Yaşadığım sokaktan köpekler eksik olmaz. Babam her mangal yaptığımızda kemikleri hayvanlara dağıttığı için hepsi burayı mesken edinmiş. Gel kuçu kuçu, Hüseyin abin ilerde büyük adam olursa bu sokağın adını Havhav sokak olarak değiştirecek, sana söz (Hadi ordan havahvavhavv auuuu).
Köpeklere postu deldirmemek için aralarından hızla koşup bahçemizin telinden içeri atlıyorum. Neye uğradığını şaşıran köpecikler arkamdan havlamaktan başka bir şey yapamıyorlar.
Zili basıyorum, annem açıyor kapıyı. “Oğlum nerde kaldın sen? Baban sana boşuna mı telefon aldı? Niye kapalı o telefon? Hem niye üstüne kalın bir şey giymedin?”
“Anne telefonun şarjı bitti, şarj aletini de evde unutmuşum.”
Annem kulaklarıma dokundu “Ah yavrum, buz gibi olmuş kulakların, gel içeri çabuk”
İçeri geçiyorum. Settar’ın ufosu açıkken sımsıcak olan kulaklarım şu anda buz gibi. Annem yemeğimi ısıtmak için mutfağa gidiyor. Babam koltukta uyuyakalmış. Bense Settar’ın ufo üzerinde ısıttığı, topak topak olmuş hazır çorbayı düşünüyorum. Settar ufonun üzerine çorba döküp elektrik akımına kapılıyor ve cenazesi memleketine gönderiliyor. Kabil’deki ailesi perişan halde. Gurbete gidip de dönmemek var ne de olsa.
Yemeğimi yedikten sonra banyoya girip şofbenin derecesini 3’e ayarlıyorum. Aklıma Settar’ın pislikten kapkara olmuş yanakları geliyor. Sahi, hiç yıkanmıyor mu bu çocuk? Cenabet mi kılıyor namazlarını? Bilmiyorum.
Şampuanı kafama döküyorum. Bir güzel yıkıyorum saçlarımı. Sonra aynı şampuandan keseme de döküyorum ve ovalamaya başlıyorum vücudumu. Kıllarımın arasından süzülen yağlı, siyah, talaşlı su, derzi kararmış fayansların arasından süzülüp alaturka tuvaletin deltası aracılığıyla şehrin yeraltı sularına karışıyor. Settar’ın ailesini düşünüyorum. Kabil’de bir ara sokakta kasap dükkânı işletiyorlar. Durumları fena değil. Kardeşleri kendi aralarında iş bölümü yapmış, okuldan gelince dükkânda babalarına yardım ediyorlar.
Settar ise poşet yakıp esrar içiyor.
O da arkadaşı Ali gibi, Cuma namazında şanlı Türk polisi tarafından enselenip memleketine gönderilir belki bir gün.
Belki bir yerden su bulur da cenabetlikten kurtulur önce.
Belki ben de ustama yaraşacak şekilde bacak bacak üstüne atarım bir gün.
(Bir “Hadi ordan!” rica edebilir miyim?)

















