Öykü: Fatma’nın Hikâyesi | Ebru Gazioğulları

Ocak 15, 2026

Öykü: Fatma’nın Hikâyesi | Ebru Gazioğulları

…Kolsuz beyaz bir gömleğin vardı Nehir Abla, önü işlemeli. Bodrum’dan mı, Ayvalık’dan mı gezmeye gittiğin bir yerlerden almıştın. Kol altlarındaki ter lekelerinin neyle yıkarsam yıkayayım çıkmadığını gördüğün gün gözden çıkardın sen o gömleği. Malın kıymetlidir, birkaç gün düşünmüşsündür sen. Lekeli gömleğini sana hayır dua ederek seve seve hiç gocunmadan giyecek kadınları geçirmişsindir aklından. Kapıcının karısına mı, annenin Türkmen bakıcısına mı, yoksa yıllardır dağınıklığını toplayan pisliğini temizleyen bana mı? Piyango bana çıkmış, kazanan ben olmuştum. Kol altları sararmış gömleğinle birlikte akıl da vermiştin, Allah razı olsun. “Üzerine bir hırka, ceket giyersin” demiştin. Kocam Erhan’ın amca oğlum olduğunu öğrendiğinden beri iyice geri kafalı bellemiştin ya bizi. “Senin adam kolsuz giydirmezse…” diyerek tamamlamıştın lafını.
Erhan’a on üç on dört yaşlarındayken okul çıkışında belediye otobüsü çarpmıştı. Orta ikiye gidiyordu galiba o sene. Amca oğlu orasında burasında bir sürü kırıkla haftalarca yattı. O kaza bahanesi oldu. Sobalı evde kat kat yorgan içinde çocuk bir de bronşit olunca amcamla karısı hepten deliye döndü. “Aman yorulmasın aman düşmesin, kalkmasın” diyerek oğullarını ne okula ne işe göndermeye kıyabildiler. Erhan da ne yapsın, uykucu, tembel, elinden iş gelmeyen, iş de beğenmeyen bir tip oldu çıktı. İlkokuldan sonrasına göndermedi babam beni. İyice büyüyen göğüslerimi bahane etti. Daha o zamanlardan içimde bir his vardı, eninde sonunda bu donuk bakışlı Erhan’a verilecektim. Öyle de oldu. Kocalık ve babalık yapacak kudretten fersah fersah uzak olduğunu bile bile aile büyükleri (hepsi erkek) ikimizin başını birbirine bağlamayı uygun gördü.
Orta okula gitmeyeceğim kesinleştiğinde, merdiven sildirecek, kapı önü yıkatacak, çamaşır astırıp toplatacak akıllı ve becerikli bir kız çocuğunun gün boyu elinin altında hazır bulunacağı düşüncesi annemin pek hoşuna gitmişti. Bense tuvalette sessizce ağlamış, kan çanağına dönen gözlerimi görmesinler diye bütün akşam başımı yerden kaldırmamış tek kelime etmemiştim. Kimse de dememişti nesi var bu kızın diye. Biri bir şey sormadıkça nasıl konuşayım ki zaten? O zamanlar öyleydi. Hepsi bir yana en acısı da, kızının okul hayatının bitmiş olmasının annemi ırgalamayışıydı. Kocasına çayını, kahvesini, kabukları soyulmuş elmasını taşırkenki adımlarda ne huzursuzluk ne endişe görebilmiştim. Hatta benden gizleme

gereği duyulmadan uluorta yaşanan bir sevinç vardı yüzünde. Babamın eve yeni bir elektrik süpürgesi getirdiği akşamkine benzer bir ruh hali. Sadece büyük harfleri zor zar okuyan anneme ne o gün ne daha sonra kızabildim. Kendisi ilkokul iki terk olan kadının kızı dolu dolu beş yıl okumuş, daha ne olsun!
Ne diye açılıyor bu eski sayfalar kafamda? “Azıcık uyutucaz” seni dedi doktor hanım. Mideme hortum sokacaklar. İki aydır ne yemek istiyor canım ne çay. Bazı geceler uykumdan uyandırıyor. Ne varsa bulsunlar çıkarsınlar şu midemde. Zamanında soramadığım hesapların ağırlığı taş oldu oturdu içime zaar. O kötü hastalık sarmışsa içimi eğer, derlerse şu kadar ömrün kalmış, hiç üzülmem. Tam tersine, kendinden başka kimseyi düşünmeyen kocam eşekten düşmüş karpuz gibi ortada kalacak diye sevinirim.
Uyudum mu acaba? Uyurken mi geçiyor aklımdan bütün bunlar? Ne zaman sokacaklar şu hortumu boğazımdan aşağı? Bayıldım mı ben şimdi? Altıma kaçırmam inşallah. Akşamdan beri bir şey yemedim gerçi ama belli mi olur. Verdikleri ilaç çok etkiliyse… Batırıp çıkarmayayım buraları. Böyle zamanlarda bir kızım olsaydı diyor insan. Aman yok iki eliyle bir işi beceremeyen Erhan’dan bir de çocuk mu yapacaktım. Kızım olsaydı şimdi boklu donlarımı yıkarken bana ayrı babasına ayrı beddua ederdi.
Günlerim sayılıysa eğer gitmeden edecek bir iki lafım olurdu bazılarına. Çıkardım o yoluk saçlı Nehir karısının karşısına. “Senin ter lekeli gömleğine mi kaldık Nehir Hanım! Belli ki tuvaletlerini fırçalıyorum, küflenmeye yüz tutmuş makarna tencerelerini iğrenmeden yıkıyorum diye hakkımda yanlış bir kanıya varmışsın.” derdim. Evet, “kanı” derdim. Ben böyle lafları da hep Nehir ve onun gibilerden öğrenmişimdir ya, o da ayrı. Pazarda tezgah arkasından çürük mal kakalayan pazarcıya, apartman merdivenlerini yalapşap silen kapıcıya anlaştığı saatte gelmeyen tamirciye ve bunlar gibi nicelerine hak ettikleri lafları çatır çatır suratına suratına söyleyen kadınlar gördüm. Nehir Abla bir keresinde “Fatma” demişti. “Benim derdim iki üç yamuk domates değil. Kendini çok akıllı beni aptal sanmasına kızıyorum. Biraz gözlüklü ve makyajlı, biraz güleryüzlü ve medeni görünce beni, aman bu sosyetik hatun ne anlar domatesten patatesten diyen bakış açısına çıldırıyorum esas ben. Kusura bakma böyle dediğim için ama bu köylü kurnazı tipler şehirlilerin hepsi zenginlik içinde yüzer, cüzdanı şişkin hesabı zayıftır, çürüğe çarığa giden paraya kafayı yormaz sanıyor. Bizim bu hesapsızlığımızdan istifade etmeyi de marifet.”

Ben o günün akşamı eve dönerken düşünmüş ama karar verememiştim. Ben istifade eden miyim, edilen miyim? Ben kurnaz mıyım, saf mıyım?
Şimdi şu hastane odasında birileri gelip mideme hortum soksun diye beklerken aklıma geldi yine. Bayılmak böyle oluyormuş demek. Aklıma takıldı şimdi. Bütün o susmalarım, ses çıkarmamalarım, soru sormamalarım, itiraz etmemelerim, kendimi yerlere atmamalarım, boyun eğmelerim… Ne işe yaradı ha Fatma? En hayırlı evlat sen oldun diye madalya mı taktı anan baban? “Yüzümüzü yere eğmedi bizi utandıracak hiçbir şey yapmadı kafasını kaldırıp erkek sineğe bile bakmadı” mı dediler?
Nehir Hanım telefonundan konuşmacıları dinliyor bazen. Ağızlarında hep aynı laf; “sevgi”. Sevgi aşağı, sevgi yukarı. Büyüdüğüm evde görmedim de kocam Erhan’da mı bulacaktım sevgiyi aşkı? Sanki o otobüsü üstüne ben sürmüşüm, topal kalmasının sebebi benmişim gibi, sanki ne kadar yorgun olursam olayım her akşam çayını, kahvesini, kabukları soyulmuş elmasını eline vermiyormuşum gibi bir nefretle bakar bana. Gece midemin ağrısından uyku tutmadığında sağa sola dönerken beyimi rahatsız etmeyeyim diye salondaki dokuz senelik taş gibi çekyatta yatıyorum iki aydır. Şimdi aklıma takıldı, neden? Neden ben değil de o yatmıyor salonda? Neden soramıyorum bunu onca yıllık kocama? Kocam olacak Erhan kişisi bunu kendisi neden akıl etmiyor?
Midem ağrıyor. Muhatabına ulaşamamış sorular büyük sessiz çakıl taşları olmuş oturmuşlar içime. Konuşmacı kadınların bahsettiği o sevgi nerede peki? Beni bu dünyada sadece yoluk saçlı sosyetik Nehir Ablam mı sevmiş yoksa? Bodrum’dan mı, Ayvalık’dan mı gezmeye gittiği bir yerlerden aldığı önü işlemeli gömleğini bana verdi. Bence bu sevmektir. Kol altları azıcık sararmış ama fark etmez, üstüne hırka giyerim.

Yorum yapın