
Dün gece gördüğüm bir rüyayı anlatacağım size. Ama öyle böyle değil, rüya gibi rüya. Hem rüya deyip geçmeyin, bir insan ömrünün yaklaşık altı yılını rüya görerek geçirirmiş. Efendim buradan Descartes’in rüya paradoksuna ilişmeyeceğim tabii; rüyaların gerçek, gerçeklerin rüya olmadığını nerden biliyoruzla başlayan tartışmaya girecek niyetim yok!
Rüya bu ya, dünyada çok şiddetli bir deprem olmuş. Bu depremin ardından dünyanın bazı yerleri sabit kalmış bazı yerleri ise çember gibi ha bire dön baba dönüyormuş. İşte bizim hikâyenin, yani rüyanın geçtiği gecekondu mahallesi de sabit kalan yerlerdenmiş. Ama buranın bir özelliği varmış, dünyanın en şahane, en kadim, en güzel, en büyülü doğal güzellikleri bu mahallenin etrafında sırasıyla döner dururmuş. Everest mi dersin, Fuji Dağı mı dersin yoksa Nil Nehri mi, ne istersen var senin anlayacağın doğal güzellik adına!
Dünya kadar para harcayıp oralara gidenlerin hikâyelerini duyarız zaman zaman hayıflanarak. Anasını sattığımın dünyasını gezemeden öleceğiz, uktesinin senin de aklından geçtiğine dair iddiaya girmeme lüzum yok… Ol sebepten bu gecekondularda yaşayan insanların başına talih kuşu mu konmuş, nasipleri mi öyleymiş onu bilemem!
Rüyamızın kahramanının evi de bu güzellikleri en iyi gören, önünde hiçbir engelin olmadığı yere kondurulmuş. Kahramanımızın adını sormayın, ben de bilmiyorum. Biz K. diyelim büyük romancılara öykünerek!
Efendim, kahramanımız dediğim K. mutlu ya da daha düzgün bir ifadeyle neşeli bir adammış. Neden mi? Çünkü mutluluk ele avuca sığmayan, ne idüğü belirsiz, uğrunda çok hayatın heba olduğu bir mefhumdur benim için de ondan. Neşe öyle değildir ama, o âna yöneliktir, onu yaşarsın, insan olduğunu hatırlarsın, bitti gitti. Yine dağıttım konuyu, Ockham’ın usturasını ne zaman düstur edineceğim, bilemiyorum.
Kahramanımızın kısa aile tarihinin şu şekilde olduğunu tahmin ediyorum: Babası fi tarihinde göçmüş gelmiş Anadolu’nun gariban köylerinin birinden. Amcaoğullarıyla birlikte ismine layık bir biçimde bir gecede konmuşlar bu güzelim yere. Karısıyla çocuklarını köyden getirdikten sonra, peyderpey, orasına burasına odalar eklemişler. Gel zaman git zaman evin en büyük çocuğu K. evlenmiş, bu odalardan birine geçmiş yaşamaya başlamış karıcığıyla. Sözün sonrası, anne baba bu dünyadan terk-i diyar eyleyince evin parkelerini, duvarlarını, pencerelerini yenilemişler bir güzel. Bahsettiğim depremin ertesinde bahçeyi düzenlemiş, barbeküsünü çardağını yapmış, evi neşeli bir yuvaya dönüştürmüşler.
Neşeli bir yuva olduğunu nereden mi anladım; karısının K.’ya bakışından, çocuklarının gözlerinin ışıltısından, K. ‘nın fabrikadan koşa koşa evine gelmesinden, ne bileyim daha bir sürü kanıt vardır ama rüya bu, hatırladıklarım bu kadar!
Manzaralar evlerinin önünde belirdiğinde, özellikle hafta sonları, ailece izler, her izleyişlerinde de daha önce farkına varmadıkları ilginç detayları görürlermiş: Everest’in zirvesindeki eğriliği, Fuji Dağı’nın güneş değdiğindeki ışıltısını, Nil’in en geniş boğazını…
Yine böyle bir günde K. çocuklarına:
“Nil Nehri,” dedi parmağıyla göstererek, “insanoğlunun yeryüzüne yerleştiği yerlerden biridir o güzelim nehir. İşte tüm köyler, şehirler, koca koca devletler bu nehrin yüzü suyu hürmetinedir.” dedikten sonra aslan sütünden bir yudum alıp, “ama sömürü de yine bu vakitler başlamış,” dedi yüzünü ekşiterek. Fırat ve Dicle onların manzaralarına dâhil olmadığından Mezopotamya’dan söz etmedi sanırım. Ne diyelim, yaparak yaşarak öğrenme! Çocuklar büyüyünce bu sözlerin ağırlığını daha bir hissedeceklerdir belki de. Tamam, çok da ileriye gitmeyelim nihayetinde bu bir rüya o kadar da geleceğe yaymamak gerek! Ama rüyaların asıl vazifesi hayal gücünü genişleterek gerçek hayata dair çıkarımlar yapmak değil midir biraz da? Sağaltmak acılarını, kuşkularını…
Hikâyemize dönersek K. ahşap palet fabrikasında çalıştığından getirdiği kullanılmayan paletlerle bahçeye çit, masa, sandalye gibi eşyalar yaparmış. İşte bu fabrikada mahalleden çalışan sayısı da çok fazlaymış. Bir gün ustabaşı, ismini bilmediğimden U. usulca K.’ya yaklaşıp:
“Adamlar yeni evler yapıp, bize vereceklermiş.” dedi.
K. hiç oralı olmamıştı. Bu ve buna benzeyen cümleler kâh fabrikada, kâh kahvede, kâh orada burada havada uçuşuyordu ve bu lakırdılara hiç kulak asmıyordu.
Hafta sonu, ailece mangalı yakıp Tuna Nehri’nin kenarındaki ağaçların türünü tahmin ederken siyah bir araba paletlerden oluşan çitin önünde durdu. İki dirhem bir çekirdek giyinen bir adam kendine güvenen bir edayla arabadan inip elindeki broşürleri K.’ya uzattı. Sonra her yerde dillenen kelâmları, pür dikkat bu adamdan dinledi. Sahte sözlere yakışan sahte bir gülümsemeyle arabasına atladı gitti siyah giyinen adam. Şimdi diyeceksin ki nereden anladın bu gülüşün sahte olduğunu. Ben ister rüya olsun ister gerçek olsun bir adamın ellerinden anlarım nasıl bir insan olduğunu. Kaskatı, bembeyaz, hareketsiz eller duygusuz insanın elleridir. Dünya var oldu olalı bu ellere sahip beşerin yaptığı her iş insanlığa aykırıdır zannımca…
Neyse mevzuya devam edelim. Bizim K. broşürü içeriğine bile bakmadan kaldırıp mangal ateşine attı. Sonra çocuklarına dönerek, “Çınar ağaçlarını gördünüz mü?” dedi.
Sonraki günlerde, kentsel dönüşüm mahallelinin konuştuğu tek konu olmuş. Camide, fabrikada, okulda, parkta insanların tek konuştukları konu siyah arabalı insanların dağıttıkları broşürlermiş. Kentsel değil rantsal diye fısıldadığınızı duyar gibiyim. Susuyorum!
Zamanla dönüşümü yapacak şirketle anlaşanların sayısı artmaya başlamış ancak tahmin edeceğiniz gibi yeterli değilmiş.
Evlerinin aşağısında oturan fabrikanın şoförlerinden ismini bilmediğimden Ş. de öğle yemeğinde, “Abi gel sen de anlaş, çoluğumuz çocuğumuz daha iyi evlerde neden oturmasın?” dedi. Yarı serzeniş yarı ikna konuşmasına cevaben:
“Çolun çocuğun şu anda açta açıkta mı?” diye sordu K.
“Yok, çok şükür iyidir durumumuz abi.”
“O zaman derdiniz ne anlamadım. Yahu size ev verecekler ama bütün yaşam alanlarınızı, bahçenizi, ağacınızı elinizden alacaklar!” diyerek hızlı adımlarla fabrikaya girdi. Bunun üzerine Ş. arkasından ablak bakarak, “ Yaşam alanı da neymiş, tövbeler olsun,” diye mırıldandı anlamayan insanın edasıyla…
Çocuklar uyuduktan sonra, karısıyla akşamın son çayını içerken, bazen çarşıdan pazardan, bazen fabrikadan, bazen eş dosttan sohbet etmeyi severmiş. Yalnız son günlerde onların sohbetleri de dönüp dolaşıp bu kentsel dönüşüm mevzusuna geliyormuş.
Yine bir akşam karısının, diğer kadınların yok şöyle olacak yok böyle olacak teranelerini anlattığı sırada aniden:
“Ya karıcığım boş ver lakırdıları. Biz evimizde mutlu muyuz, ona bak sen! Ne yapar ne söylerlerse söylesinler…” dedikten sonra hasıl olan sessizliğin gölgesinde usulca uyumaya gittiler.
Bir gün yine fabrikada, çay molasında geçiyor bu bölüm, ustabaşı dediğim U. elinde çay bardağıyla K. ‘nın yanına sokuldu bir kaşı kalkık:
“ Ne olacak bizim bu evlerin hâli, senin de işin gücün yerinde maşallah,” bu gözdağına K. hiç uzatmadan:
“Olacak bir şey yok, yarın hafta sonu, Fuji Dağı’na karşı şarabımı yudumlayıp, çocuklarla yıldızlara isim vereceğim,” deyince ustabaşı dediğim U. elindeki çay bardağını çatırdatarak yiyecekti sanki; kızardı, bozardı hızlıca çekip gitti. Allah kimseyi bu hale düşürmesin! Yahu bu rüyanın sonu yok mu arkadaş dediğini duyar gibiyim, azıcık sabır!
Rüya dediğim bu hikâyemin kahramanı K. mangalını yakıp Fuji Dağı’na karşı şarabını yudumlayıp, çocuklarıyla yıldızlara isim verdikten sonra usulcana evlerine yollanıp uyudular. Buraya dikkat sevgili okuyucu, rüyamızın nabeşer kahramanı yine karşımızda; eskilerin zelzele, zamanîlerin deprem dedikleri sarsıntı bir anda yeri göğe, göğü de yere çevirmiş. Ben bile gördüğüm rüyada zangır zangır sallandım. Bahçeyi çevreleyen paletlerin lap lap düşüşlerini duvarların çatlaması izledi, çatıdaki eternetler evin önüne yığılmaya başlamıştı bile. K. ve karısı her biri bir çocuğunu kaptığı gibi başlarına düşen kalaslara aldırmadan dışarıya attılar kendilerini. Hemen çeperin dışına çıktılar, yıkılan evleri izlediler hüzünle. Ve bir anda, şaşılası bir şekilde etraflarında dönen dünya durmasın mı! İsmini bilmedikleri geniş mi geniş bir su birikintisi sabitlenmişti karşılarında. Hazar Denizi’ydi bu.
Önce ilk defa karşılaştıkları bu manzaraya şaşkın baktılar. Sonra darmaduman olan hırdavatlıktan yıllar önce aldığı çadırı çıkaran K., hızla uygun bir yer aradı. Evden o gece için çıkardıkları öteberileri çadıra yerleştirdikten sonra, etrafın aydınlanması için büyükçe bir ateş yaktı. Etraftan gelen seslere aldırmadan bir şeyler yediler Hazar Denizi’ne bakarak. Usulcana çadıra geçip uyudular. Sabah kalktıklarında, öğlen ve akşam yine mavi görüntüsüyle Hazar Denizi vardı karşılarında. Tekmil aile, depremin yerle bir ettikleri evlerinden çok manzaralarının sabit kalmasından muzdarip birbirlerine bakıyorlardı umarsızca. Yine uyudular. Kalktılar, yine Hazar Denizi. Öyle böyle günü öldürüp yine uyudular.
Erkenden kalkan K., yola doğru bakınca tozu dumana katan siyah bir arabanın onlara doğru yaklaştığını fark etti. Tahmin edeceğin gibi geçen gün gelen arabaydı. İki dirhem bir çekirdek adam karşısında belirdi yine o sahte gülücüğünü atarak. K. ise gözleri dolu dolu sanki adama değil de bir boşluğa bakıyordu. O neşeli adam ne hale gelmişti öyle, hâlâ gözümün önünde. Karısı ve çocuklarını çadırdan çıkardı, yokuştan aşağıya doğru koşar adım gittiler. Bir süre sonra ben de göremedim onları. İşte benim gördüğüm rüya. Gerçekte böyle bir şey olur mu, olmaz mı, bilemem. Dedim ya bu bir rüya. Yok canım bu kadar da olmaz dediğinizi duyar gibiyim, orası da beni ilgilendirmez arkadaş. Sürç-ü lisan eylediysem affola…
















