Nusret Gürgöz: “İnsan insanın her şeyine yetişmeli, acısına, kederine, sevincine…”

Ocak 3, 2026

Nusret Gürgöz: “İnsan insanın her şeyine yetişmeli, acısına, kederine, sevincine…”

Söyleşi: Haden Öz

Nusret Gürgöz farklı edebi türlerde eserler veren bir şair ve yazar. Geçtiğimiz eylül ayında Ankara Garı adlı dördüncü şiir kitabı Kora yayınlarından çıktı. Birçok coğrafyadan izler taşıyan, ağırlıklı olarak coğrafyanın kederini dile getiren Ankara Garı, bir yas evine çevrilmiş yeryüzünde gidenlerin ardından söylenen upuzun bir ağıt gibi. Nusret Gürgöz ile neredeyse yirmi yıl aradan sonra yeni bir şiir kitabıyla okurla buluşmasını, bu süre boyunca biriktirdiklerini, insan hakları alanında bir avukat olarak mücadelesini ve şiirle olan yolculuğunu konuştuk.

Haden Öz: Farklı edebi türlerde eserler veren bir şair, yazarsınız. Öykü, şiir, deneme, inceleme… Kitaba dair konuşmadan önce şunu sormak istiyorum. Ankara Garı dördüncü şiir kitabınız. Bir önceki şiir kitabınız 2006 yılında çıkmış. Şiire çok uzun bir ara vermişsiniz. Gülten Akın “sonra işte yaşlandım” derken, siz ondan esinle “sonra işte / şiire döndüm” diyorsunuz. Sizi yeniden şiire döndüren şey (belki hiç ara vermediniz ama okur açısından böyle) neydi?

Nusret Gürgöz: Kitabın yayımlanma süresi için gerçekten uzun bir ara… Yaklaşık yirmi yıl. Aslında hiç ara vermedim. Okudum yazdım. 2021’de deneme / anlatı kitabım Dünyanın En Güzel Suçu Kora Yayınları’ndan çıktı. Şiirin uzun yolcusu olmayı ilke edindim. Şiir yazdım; ancak kılı kırk yararak, uzun emek vererek gün ışığına çıkardım şiirlerimi. Bir de hayatıma ilişkin zorluklar, yoğunluklar geciktirdi kitapları. Bildiğiniz üzere avukatım. 2009 – 2016 arasında Çağdaş Hukukçular Derneğinin Antalya Şube başkanlığını yaptım. Bu dönem yoğun insan hakları ihlallerinin olduğu bir dönemdi. ( Her zaman öyledir ya o ayrı konu.) Kentte İHD yoktu. Biz hem ÇHD hem de İHD gibi çalıştık. Dolayısıyla sanata, edebiyata yeterli zaman ayıramadım; ancak bu dönemde çok biriktirdim, kitapta bu dönemin izlerini taşıyan epey bir şiir var. Bir gün hayattan kopmadan şiire ( ve diğer türlere) geri döndüm. Döndükten sonra da peş peşe kitaplar geldi.

HÖ: Ankara Garı’ndaki şiirler birçok coğrafyadan izler taşıyor. Bu izler ne sadece bir birey olarak sizinle ilgili ne de kendinizden feragat ettiğiniz bir toplumla ilgili. İkisi de var ama birbirlerini öğütmek için değil dönüştürmek için, bir hafıza oluşturmak için belki de. Bende böyle duygular uyandırdı. Yanılıyor muyum?

NG: Yanılmıyorsunuz, Amida’dan Smyrna’ya Şumnu’dan Bakü’ye, Köstence’den Mahabat’a,  Şili’den Musul’a, Erivan’dan Afrin’e, Bartın’dan Lazkiye’ye kadar geniş bir coğrafya var şiirimde. Toplumsal duyarlılıkların yoğun olduğu şiirler bunlar. Ama örneğin Smyrna ve Amida bir aşk / ayrılık şiiridir. İbn Haldun demişti ya “coğrafya kaderdir” diye, coğrafya hem kader hem kederdir bizim için. Bu kederi yazmak gerekiyordu. Yazdım işte. 

HÖ: Kitap beş bölümden oluşuyor: Sagu, Seyyah, Yersiz Yurtsuz, İmece ve Berceste. Bölüm isimleri tematik şiir bahçelerine açılan kapılar gibi. O kapılardan girip bir duygu yüküyle çıkıyoruz. Belki de bu yüzden coğrafyanın kederini ağırlıklı olarak yazmışsınız diyebilir miyiz?

NG: Bir üstteki soruda da dediğim gibi coğrafya hem kader hem kederdir. Elazığ’da Dersimlilerin yoğun yaşadığı bir mahallede büyüdüm. Yaşlılardan Dersim katliamına dair öyküler dinledim, fısıltıyla falan teyzenin filan amcanın Ermeni olduğunu öğrendim. Çocukluğumda evimizin bahçeye bakan odasında cem törenleri düzenlenirdi. Türkü dinledim,  semah döndüm, yiyecekleri acar bir çocuk olarak yaşlılarla bölüştüm. Gençliğim yetmişlerin sonuna denk geldi. O politik yükselişe tanık oldum, politik yükselişin içinde bulundum. 12 Eylül’den on gün sonra gözaltına alındım, 1980’in güzünde üniversite için Diyarbakır’a gittim. Dört yıl burada yaşadım. Ağır insan hakları ihlallerine tanık oldum. Sonra Kars, Çankırı, Ankara, Kırşehir, İstanbul, Antalya hayatıma girdi.   Bu coğrafyaların tümü, yaşadıklarım, tanık olduklarım, gözlemlediklerim şiirimin yapıtaşlarını oluşturdu nihayetinde. Örneğin şiirimdeki dağlar, taşlar, kuşlar, börtü böcek, kar kokusu Kars’ın şiirime armağanıdır.

HÖ: Kitabın Sagu bölümünde ağıtlar var. Sagu ağıt demek zaten. Metin Altıok’un Kimliksiz Ölüler şiirinden bir bölümle başlıyor. Çöl Vakti şiirinin son dizesi “bun vaktiydi”den yola çıkıp “İnsan insanın bununa yetişmeli” diyen Gülten Akın ile sorayım. “İnsan sorumluluktur” penceresinden mi dünyaya bakıyorsunuz?

NG: Elbette… Sırtımdaki Hançer şiirinde Arshtag’dan Afrin’e, Afrin’den Kirmanşah’a, Kirmanşah’tan Şumnu’ya, Şumnu’dan Abhazya’ya geniş bir coğrafyanın sırtıma saplanan hançerlerini deştim. Sonra Atina’da katledilen Alexis, Selanik’te katledilen Kostas, Rojava’da katledilen Hevrin Xelef, Perulu devrimci Guzman, Tamil Prakbaharan, Suruç’ta katledilen Polen için yazılmış ‘ağıt’lar var ‘sagu’ bölümünde. Bir de Ankara Garı’nda katledilen kardeşlerimi imgelerime açtım. İnsan insanın her şeyine yetişmeli, acısına, kederine, sevincine… Onun için yazdım zaten bu şiirleri.

HÖ: Ankara Garı her ne kadar beş bölümden oluşan bir kitap olsa da bana upuzun bir ağıt gibi geldi. Bir yas evine çevrilmiş yeryüzünde, o evin bir odasında gidenlerin ardından söylenen upuzun bir ağıt gibi. Elbette farklı duygularla yazılmış şiirler var ama onlar dahi o yas evinde ölülere dair anlatılan, farklı duygular içeren anekdotlar gibi. Ne söylemek istersiniz?

NG: Hayatımız upuzun bir ağıda döndü. Nereye baksak ölüm, nereye baksak kıyım…  Hele şu son on yılda, neredeyse bu coğrafyada şiddetten, ölümden, kıyımdan canı yanmayan kalmadı. Ağıdım Kuşlara kalır şiir kitabımdaki kitaba ad olan  şiirde  “… bu toprakların, delisi, pınarların sevdalısı / ülkemin ağıt vakanüvisi…” demiştim. Yazgı işte, acıların /  ağıtların vakanüvisliğini yapmak da bize, toplumcu çizgide yazan biz şairlere düştü.

HÖ: Cumartesi Anneleri’ne dair artı gerçek’te çıkan bir yazınızı okumuştum. Annelerin mücadelesini şiirler üzerinden anlatıyorsunuz. Ankara Garı’nda sadece kitaba ismini veren katliamda yitirdiklerimizi  okumuyoruz, Cizre de, Plaza de Mayo da, başka coğrafyalar da var. Bir nevi hafıza-î beşeri nisyan ile malul etmemek üzerine bir çaba olarak yorumluyorum. Sadece bir yazar ve şair olarak değil, aynı zamanda bir avukat olarak da bunu yapıyorsunuz. Biraz bundan bahseder misiniz?

NG: Ülke uzun bir ağıtlar coğrafyası… 1915 Ermeni ‘Medz Yeğern’i, 1938 Dersim Katliamı, Maraş, Malatya, Çorum, Sivas, 1977 1 Mayıs, Gazi Mahallesi derken son on yılda Sur, Cizre, Nusaybin’ Suruç katliamları yaşandı. Yukarıda söz ettiğimiz ‘Çöl Vaktiydi’ şiiri Cizre bodrumlarında katledilen canları anlatır. Derin dondurucuda saklanan Cemile’yi, ölüsü günlerce sokakta kalan Taybet Ana’yı yazmamak olmazdı. Hiçbir şey yaşandığıyla kalmasın, tarihe not düşülsün diye yazdım.

Avukatlığa gelince… Avukatlığa başladığımdan bu yana Eğitim Sen’in, SES’in, dolayısıyla kamu emekçilerinin avukatlığını üstlendim. Bir süre DİSK – Devrimci Sağlık İş’in avukatlığını, dolayısıyla işçilerin avukatlığını üstlendim. Soma, Ermenek iş cinayetleri; Cizre Jitem dosyası, Akdeniz Üniversitesi dosyası,  polis tarafından katledilen Çağdaş Gemik dosyası ve insan hakları ihlalleri olan pek çok dosyada avukatlık yaptım. Çok şey yaşadım, çok şeye tanık oldum, canım yandı, üzüldüm, kırıldım, döküldüm, günlerce uyuyamadım. Bu kitaptaki şiirlerde gördüğünüz üzere bunlar şiirimin neredeyse ana izleğini oluşturdu. Avukatlık gibi son derece katı, disiplinli bir meslekten edebi üretime giden yolu ördüm kendimce. İyi mi oldu bilmiyorum, ona da okur karar verecek. Avukatlık da, hayat da, yazma serüveni de devam ediyor sonuçta. Yazmadıklarım nasıl, ne zaman, hangi denemede, hangi anlatıda, hangi öyküde, hangi şiirde, nasıl ortaya çıkar, göreceğiz.

HÖ: Şiirlerinizde birçok şaire, ozana selam var. Onlardan dizeler var, onlara dair duygularınız var, onların şiirlerinden süzülüp gelen nazireler var. İlk şiiriniz 1990’da yayımlanmış. O günlerden bu yana hem sizin şiirinizde, hem genel anlamda şiirimizde nasıl bir dönüşüm yaşandı?

NG: Edebiyat eğitimi almış olmak kuşkusuz benim için önemliydi. Türkçenin bilgisine vakıf olmak, üretirken önümü açtı.  Seksenlerde şiire başladım, yazdım yırttım, yırttım yazdım, ilk şiirim ancak 1990’da yayımlandı. Taa Yunus’a, Pir Sultan’a, oradan Tevfik Fikret ve Nazım’a uzanan Toplumcu Gerçekçi çizgiden  beslendim. Örneğin Nef’î gibi Divan şiirinin muhalif damarından da yararlandım. Şiire başladığımda yetmiş kuşağının toplumcu dili hüküm sürüyordu. Ben kendimce tüm şiir tarihinin birikiminden –  buna İkinci Yeni, Garip, 40 Kuşağı şairleri dahil – yararlanarak, o tarihten beslenerek yeni bir dil, yeni bir şiir üretmeye çalıştım, başardım mı bilmiyorum. Ona da tarih karar verecek elbette.

Dergilerde çok sayıda şiir yayımlanıyor, bunların birçoğu şiirin bilgisinden, tarihinden habersiz. Ya da yapay zekâ çağının ruhsuz,  plastik şiirlerini yazıyorlar. Şiirden, duyguyu, lirizmi, coşkuyu çıkarırsanız ne kalır ki geriye? Yanıtını ben vereyim: Sözcük cambazlığı kalır.

HÖ: Son olarak okurlarımıza söylemek istediğiniz, konuştuklarımıza ekleyeceğiniz bir şey var mı? Tabii yeni kitap hazırlıklarınız, edebî çalışmalarınız varsa onlardan da bahsedebilirsiniz.

NG:  Siyaseten durduğu yerden hoşlanmasam da Özdemir İnce: “Şiir okuru ayrıcalıklıdır,” der bir yazısında. Bu söyleşi vesilesiyle şiirin çok okunduğu günler gelsin diyeyim.

Bilgisayarımda biri çocuklar için şiirler olmak üzere dört kitap var.  Vedat Günyol’un deyimiyle ‘yaşarken’ peş peşe yayımlatmayı düşünüyorum.

Sevgiler sunuyorum.

Yorum yapın