
Farklı zamanlara ve farklı gerçekliklere açılan pencerelerden bakarız hayatta. Ama gerçekten görür müyüz? Ya geçmişe baktığımız o pencere… Geç kalmışlığın manzaralarını önümüze seren o pencere. Dışarıya değil vicdana açılan. Keşke bakışımızı görmek istediklerimize yöneltebilsek… Oysa görmek çoğu zaman harekete geçmeyi gerektirir. Ama insan kolaycılığa kaçıp alışkanlıkların salınımında doğru bakışı yakalayamaz bir türlü.
Marlen Haushofer’in Stella’yı Öldürüyoruz adlı hikâyesinin kahramanı Anna, insanın her şeye alışabilir safsatasına inanmaz. “Bir yerde okumuştum, insan her şeye alışabilirmiş… Ben buna inanmıyorum. Birlikte yaşadığımız insanların acılarını ve hatta kendi acılarımızı düşünmek zorunda kalmamak için uydurulmuş bir bahane alt tarafı.”
İnsanın içinde bir direnme ihtimali vardır hep. İnsan alışkanlıktan değil, bir gün o alışkanlığı kırabileceği umudundan, içinde parlayan o cılız kıvılcımdan katlanır hayata. Ne var ki o kıvılcım eyleme dönüşmediğinde… İnsanın yaşamda kendine yüklediği ve arkasına sığındığı o varoluşsal anlam… İşte tam da burada başlar trajedisi insanın. “Benim görevim yaşamı gözetmek ve ölümcül girişimlerden korumaktı. Peki ya ben ne yaptım? İyi koşullardaki bir kadının yaşamını sürdürdüm… Pencereye yaslanıp mevsimlerin kokusunu içime çektim.”
Görmek ile müdahale etmek arasındaki mesafede sıkışmış gibidir Anna. Pencereden baktığında yuvada annesini bekleyen yavru kuşun çığlıkları… İçindeki huzursuzluğu uyandırır. Ama o hemen kapatır pencereyi. Ağacın tepesinde kalan yavru kuşun sesini duymamak için yaptığı bu eylem. Vicdanın sesine karşı yaptığı bir eylemdir aslında.
İnsan kötülüğe alışmaz; onu görmemek için kendini ikna eder sadece. Stella’nın ölümü de tam böyle bir görmezden gelme zincirinin sonunda gerçekleşir anlatıda. Anna’nın kocası doğrudan eylemin taşıyıcısıdır. Stella’nın annesinin kızına karşı duyarsızlığı, Anna’nın sessizliği… Hepsi Stella’nın sonunu hazırlar. Kötülük bir ilişkiler ağı içinde tek kişiye ait olmaktan çıkar hikâyede. Bir kişinin eylemi olmaktan çok, birden fazla kişinin suskunluğu içinde büyüyen bir ilişkiler ağına dönüşür
Yazarın anlatısı bir ölüm hikâyesi gibi gelse de… Vicdanın gecikmiş uyanışının hikâyesidir aslında. Stella’nın ölümü metnin merkezindedir. Ama anlatılmak istenen ölüm değildir. Ona giden yoldaki sessizliktir.
Nefretle değil, pasiflikle ortaya çıkar bazen kötülük. Kocasını bilerek Stella’ya yönlendirmesi, yalnızca bir pasif sessizlik değil, bilinçli bir hazırlık eylemidir. O yüzden masumiyetini sorgular okur Anna’nın. Ama oğlunu koruma çabası, anne kimliği karşısında da tamamen suçlu olarak damgalamakta zorlanır. Ya insanın ne olursa olsun eylemlerinin sonuçlarından kaçamayacağı gerçekliği… Kurban olmak, suçluluğu otomatik olarak ortadan kaldırmaz ki.
“Biliyorum, suçumu itiraf ettiğimde hiçbir şey daha iyi olmayacak. Rahatlayamayacağım bile. Günah çıkarmanın nesi iyi hiçbir zaman anlamadım. Başkaları için olabilir, umarım öyledir ama benim emrim altında olduğum güçler ne unutur ne affeder.”
Tüm yaşanılanlardan sonra oğlunun yatılı okula gitme kararını kabul edip anne olarak sorumluluğunu yerine getirmiş vicdanıyla barışmış bir şekilde hayatın rutinine geri döner Anna. Vicdanının sesi de günlük hayatın gürültüsü içinde kaybolur.
“Hiç kimse gizli yasa çiğneyicisinden daha katı ahlak bekçiliği yapamaz, çünkü bilir ki herkes onun yaşadığı gibi yaşama olanağına sahip olsa insanlık yok olur.”
Haushofer’in anlatısı, öfke ile sessizlik arasındaki uçurumda insanın sorumluluğunu hatırlatır. Vicdanımızla yüzleşip eyleme geçmediğimizde, suçu sadece başkasına mı yüklüyor yoksa kendi konforumuz aracılığıyla suç ortaklığı mı yapıyoruz?
“Öfkeyi söyle, ey tanrıça…”
Anna ve oğlu Wolfgang’la Ilyada’yı çevirirken Troya’nın önünde durduklarını hisseder. Destanın dünyası o kadar güçlüdür ki bir an için dibe batar çevresindeki gerçeklik. Achilles, Ilyada’nın merkezindeki en büyük savaşçıdır; ancak onun hikâyesi bir kahramanlık anlatısından çok, öfkenin trajedisidir. Onun öfkesi dünyayı kana bulayan bir eyleme dönüşmüştür. Haushofer’in anlatısında ise Anna’nın yaptığı şey bunun tam tersidir. O olup biteni engellememiş geri çekilmiştir. Ama Akhilleus’un öfkesi nasıl yıkıma yol açtıysa, Anna’nın sessizliği de aynı sonucu doğurmuştur. Öfke ile sessizlik arasındaki uçurumda bir denge kurmak zorundadır insan.
Ama önce yapması gereken…
Vicdanın sesini duyduğu hâlde neden camı kapatır?
İşte bununla yüzleşmek zorundadır.
Bunu yapmadığında…
O pencere hep kapalı kalacak. Ve insan, bir süre sonra o pencerenin var olduğunu bile unutacak.
“Doğru hayat gerçekten mümkün mü, yoksa yanlış hayat doğru yaşanamaz iddiasıyla mı yetineceğiz?
Adorno
Kaynak:
Marlen Haushofer, Stella’yı Öldürüyoruz, Çev. Serap Gülerçin Karluk, Yapı Kredi Yayınları

















