
Söyleşi: Meltem Dağcı
İlk öykü kitabı Çember’in ardından, Sakin Kitap’tan Rüzgârın Yükü öykü kitabı yayımlandı. Yazar Mercan Alper ile Rüzgârın Yükü’ndeki öyküler hakkında konuştuk.
Sorulara cevap vermeden önce sevgili Meltem Rüzgârın Yükü hakkında konuşma fırsatı verdiğin için çok teşekkür ederim. Bu kitaptaki öykülerin çoğunu pandemi de ‘bir umut olmalı’ hissiyle yazdım. Evden çıkamadığımız ve tüm sevdiklerimi kaybedeceğimi düşündüğüm günlerde benim can simidim oldular. Okuyanlar için de keyifli bir yolculuk olmasını dilerim.
“Devler, periler, cadılar, başka masallara ait prensesler, sadece rüyalarda beliren onca diğer yaratık ve tabii bir de sıradan insanlar.” Binbir Kere’de geçen bu cümlelerle daha ilk öykünüzden okura masalsı ve büyülü bir gerçekci dünyanın kapısını aralıyorsunuz. Bu öyküde iki kavram gözüme ilişiyor özellikle. “İlham perisi” ve “uğursuzluk” sözcüklerinin yazı dünyanızdaki yeri nerededir?
Kendimi bildim bileli masalların büyülü dünyasına hayranım. Periler, lanetler, iyilikler ve kötülükler derken bütünüyle siyah beyaz bir dünya anlatısı sunmasından olsa gerek, masallar belirsizliğe tahammül edemeyen bünyeme çok iyi geliyor. İlham perileri de masalların en vazgeçilmez yerinde duruyor benim için. Haliyle de benim yazdığım her yerde peri kızları kendine yer buluyor. Yaratıcılığın kaynağı en büyük merak konularımdan biri ve ilham veren bir peri kadar bu meraka cevap olacak fantastik başka güzel bir canlı var mı bilemiyorum. Uğursuzluk dersek de biraz tekinsizlik hissiyle bütünleşiyor bende bu kelime. Her şeyin yolunda gittiği masal evreninde iyi-kötü dengesini hem netleştirmek hem de bulanıklaştırmak için kullanabildiğim muazzam bir öğe uğursuzluk. Her iki kelime de farklı farklı şekillerde vazgeçilmezim diyebilirim.
Yine aynı öykünün devamında “Aileler mecburen kızlarını göndermeye başladılar. Her gece başka bir evden feryatlar yükseldi. Masallarda anlatılan o cennet gibi ülke büyük bir yas evine dönüştü. Ancak prens durmadı. Her gece yeni bir cansız beden sürüklenerek çıkarılırken o ertesi gün kimin sırada olduğunu öğrenmek istedi.” yorumladığım üzere, çağlar öncesinden bugüne kadın cinayetleri ve tahakkümleri sürüyor. Öyküde “prens” tarafından oluşturulan şiddet pratiğinin tarihsel ve güncel kadın cinayetleriyle kurduğu paralelliklere yorumunuz nedir?

Prens kendi acısını kullanarak şiddeti kurumsallaştırıyor. “Ben lanetliyim, ben yalnızım, soyum kuruyacak evlenmeliyim” yaklaşımları bugün faillerin töre-namus diye konuşup durduğu kendini aklama kalıplarıyla örtüşüyor. “Her haneden bir kız” diyerek kadın ölümleri ‘devlet eliyle’ meşrulaştırılıyor. Öyküde her gece ölen kadınların isimsizleşmesi, “sıradaki kim?” sorusuna indirgenmesi, günümüzde kadın cinayetlerinin sayılara, haber başlıklarına indirgenmesiyle örtüşüyor. Prens için kadınlar birey değil, tüketilen nesneler haline geliyor. Ailelerin sessizliği ise toplumsal rıza ve susma halimizle aynı. Hikayenin sonunda Şehrazad’ın sakince direnmesi ve kendini yine sözcüklerle kurtarması ise bugün bizim birbirimize sahip çıkma halimize benziyor diyebilirim.
“Gitmek isteyenler için cennet ve cehennem varken sence seçim yapmak isteyenlere yer yok mudur bu sonsuz uzay boşluğunda.” Dünyanın Adı öykünüzde, cennet ve cehennem kavramları bireyin ruhsal dünyası kadar “arafta kalma” duygusunu da veriyor. Büyülü gerçekçi anlatımınızda bireyin bilinçaltına ya da içsel çatışmasına ayna tutan bir eşik (liminal) mekân yaratımından söz edilebilir mi?
İnsanın bazı konular üstüne hiç kafa yormadan fikir sahibi olması, anlatılanı olduğu gibi kabul etmesi üzerine bolca düşündüğüm zamanlarda yazmıştım bu öyküyü. Cennet, cehennem ya da araf; bunları anlattılar ve bizler de kabul ettik ama durup düşününce gerçekten böyle bir kabul var mı içimde? Bu soruya cevap vermek üzere başlamıştım bu öyküye. Ben dünya kadar karmaşık ve güzelliklerle dolu bir yerin bir sürgün yeri olmasını kabul edemediğimi düşünmüştüm. Eğer hikâyeye bu çıkış noktasından bakarsak kitaptaki bu ve pek çok hikâyede içsel çatışmaları somutlaştırma, onları mekâna, insana, olaya taşıma derdim var diyebilirim. Büyülü gerçekçilik ise bunu yapabilmek için mükemmel bir yöntem.
Aynı öykünün devamında, “Rüzgâr der ki; Yaratılış hikâyelerinin hepsi bir cezayı anlatarak başlar.” Masallara ve hikâye anlatımına olan tutkunuz ve aktarım biçiminiz dikkat çekici. Bunlara karşı oluşan ilginiz ve yazı pratiğiniz nasıl oluştu acaba?
Okuma yolculuğum küçük yaşlarda masallarla başladı diyebilirim. Hatta daha öncesinde kıssadan hisselerle bizlere sürekli nasihat vermeyi seven babaannem sayesinde masalları sevdim. Babaannemin tatlı sesiyle anlattığı her hikâye aslında yer yer çok sert ve çocuk aklımla anlayamadığım kadar karanlık anlar barındırırdı ama iyiler kazanırdı hep. Kazanmasalar bile akıllanır ve aynı hatayı bir daha yapmazlardı. Benim belirsizlikler karşısında boğulan ruhum için net sonlar, sert vuruşlar, kıssadan hisseler hep çok kıymetli can simitleri oldu. Bu nedenle masalları çok seviyorum. Masalların içinde sevimli bir anlatıyla sakince her şeyi yapabileceğimi fark ettiğimden beri yazılarımda vazgeçilmezim oldular. İnsanı sarıp sarmalayan bir anlatının birden fırtınayla kapanan gökyüzü gibi karanlık bir yere evrilmesi ve sonunda güçlü bir vuruşla kapanış! Her seferinde yeni bir tarzda yazacağım desem de kendimi bu rotada buluyorum.
Yine aynı öykünün devamında “cennet”, “cehennem” ve “araf” kavramları öykünün odağındadır. Dünya, arafta kalma durumu olarak tasvir edilir. “Küçük olan da bir isim vermiş evine, araf demiş ona. Biz ona artık dünya desek de bazıları hala araf diyor buraya.” Burada, yani gezegenimizde “arada kalan” olarak bu öykünün kahramanlarından biriyiz, der misiniz?
Kesinlikle! Adem ile Havva’dan başlarsak eğer hepimiz bu dünyaya sürülmüşüz. Bizi sevgiyle yaratan sonra bir yasak çiğnendi diye sürmüş bizi. Öyle anlatılıyor ya ilk hikâye. Böyle bakınca o günden beri gerçek yurduna özlem duyan, ait olma çabasıyla gezinip duran kayıp ruhlarız hepimiz. Bir gün kovulduğumuz cennete gitmek istiyoruz. Ben bu arada kalma halini kabul etmek için kendime alternatif bir hikâye yazdım. Ben ‘sürülmedik, burada kalmayı biz istedik’ diyen bu versiyonu çok sevdim. Benim gibi, bizler gibi arada kalanlara bir umut olsun isterim.
“Bir zamanlar çok mu aydınlıkmış bu gölgeler bilmiyoruz çünkü bu gölgelerin geçmişi yok, tıpkı geleceklerinin de olmadığı gibi.” Bahar öykünüzde aydınlığı ve karanlığı, geçmişi ve geleceği “gölge” arketipi üzerinden yorumladım. Hiçlik duygusu, yabancılaşma ve yabancılaşan beden üzerinden gölge yanlarımız görünür kılınıyor. Zıtlıklar bir insanın umudunu yeşertmeye devam edecek midir?
İnsanın herhangi bir duyguyu ya da durumu zıtlık olmadan değerlendirmesi mümküm mü bilemiyorum. Bir şeyin kendisini ya da değerini var eden onun tam zıddının ne kadar değersiz olduğu gibi bugünlerde. Aydınlık çoğaldıkça karanlık azalmıyor gibi. Karanlığa verilen değer de çoğalıyor. Zıtlık umut yeşertmekten ziyade kaosu büyütüyor gibi hissediyorum son aylarda. Zıtlıklar değil de tüm bunların ortasında birlikte varolabilen şeylere baksak daha umut dolu oluruz sanki.
“Dünyanın Sonu” öykünüzden anlaşıldığı üzere rivayet, batıl inançlar, kocakarı hikâyeleri, masallar, ritüeller v.b insan yaşamında çokça yer kaplıyor. Edebiyata yansıdığı metinlerden biri de kitaptaki öyküleriniz. Sizin edebiyat evreninizde bunlar tam olarak nerede duruyor?
Tüm bunlar benim evrenimin olmazsa olmazları. Gündelik hayatımda da ritüeller, küçük işaretler, kocakarı hikâyeleri çok sevdiğim detaylar. Coğrafyanın, yaşamın tüm bu boşlukları doldurmak için büyülü dokunuşlar yapması muazzam. İçinde bu detayları barındırmayan bir metin yazabileceğimi sanmıyorum.
“Evine hoş geldin.” dedim, sesimde hiçbir duygu belirtisi yoktu. Zaten neden olsundu ki? Ben onun yıllar önce bırakıp gittiği küçük kızın soluk bir kopyasından başka bir şey değildim. O kızın hissettiği hiçbir şeyi tam olarak hissedemezdim.” Kutudaki Parça öykünüzü yorumladığım üzere, travmalar yıllar içerisinde çoğalınca bedene hapsolan duygular başka bir “ben” yaratıyor. “Beden” için hikâyelerin taşıyıcısı, diyebilir misiniz?
Beden kesinlikle bir taşıyıcı. Ten anlık bir dokunuşla insanı zamanda yolculuğa çıkarabiliyor. Ya da bir koku bizi hiç gitmek istemediğimiz yerlere sürükleyebiliyor. Ne zaman tetikleneceği belli olmayan, tekinsiz bir taşıyıcı bu. Hikâyedeki kadın bundan kurtulmak için acıyan yanını kendinden ayırıp bir kutuya kapatıyor. Bölünerek tükeniyor ama hayatta kalabilmek için başka bir yolu da yok. Pek çoğumuz da hayatta benzer bir şeyi yapıyoruz. Taşıyıcımızı tetiklenmesin diye ortamlardan, insanlardan kaçırıyoruz ve kendimizi güvenli dediğimiz evlerimize hapsediyoruz.
“İnci” öykünüzde denizkızı ve incilerin hikâyesine tanık oluyoruz. Çağlar öncesine uzanan bir avuç incilere hayranlıkla bakakaldım. Öykü ilerlerken Buket Uzuner’in “kız neşesi” söylemi aklıma düştü. Bu öykünüzle çok bağdaştırdım. İnciler, kadınlara neler fısıldıyor?
Kız neşesi ne kadar güçlü, ne kadar güzel bir tabir değil mi! Buket Hanım nasıl da güzel anlattı bize kendi gücümüzü iki kelime ile. İnciler aslında kadınlara ne kadar güçlü olduklarını fısıldıyorlardı. Takan her kadının kendini zarif, çekici, güçlü, karşı konulmaz hissettiği inciler. Aslında tüm gücün hissetmekle ilgili olduğunu fısıldayan minik parlak tanecikler. Öyküde incileri tarayan kalpler zayıfladı diye gücünü kaybediyor tanrıça. İncileri takan kadınlar da kendilerine olan inançlarını kaybedince güçsüzleşiyor. Bir nevi gücün kendimizde olduğunu anlatan bir araçtı inciler. Yaratma gücümüzün büyüklüğünü bize anlatan minik bir hatırlatma belki de.
“Dünyanın en eski çam ağacı! Yeryüzündeki gelmiş geçmiş tüm fırtınaların hikâyesi onun dallarında saklıdır.” Bu cümleler Kökler öykünüzde geçiyor. Yaşamınız boyunca geçen zamanı kayıt tutan ağaçlarınız/yollarınız nelerdir?
Ben doğduğum yıl annem bir çam ağacı ekmiş evimizin bahçesini, merdivenin hemen dibine. Ben çocukken bu benim atım diyerek ufak çamın tepesine tünediğimi hatırlıyorum. Yıllar boyunca ağacın üstünden inmediğim için gövdesindeki dallar iki yana ayrılmıştı benim yüzümden, ortası komik bir boşluk kalmıştı. Biz yıllar sonra o evden taşındık ama yolum düştükçe gidip bakıyorum ve ağacım hala orada. Dalları göğe uzanıyor ama ortasındaki boşluk hala belirgin. Benim bir parçam, çocuk olanın sevinci ve izi onun gövdesinde. Dünyanın dört bir yanında yüzlerce yıldır ayakta kalan ağaçlar var. Koca gövdeleriyle bugün benimle temas kuran o ağaçlarda kim bilir kaç insanın parçası yaşıyor diye düşünmek çok hoşuma gidiyor.
Romanın adının konmasının bir anısı var mıdır, “rüzgâr ve “yük” nasıl bir araya geldi?
Öyküleri bir dosya oluşturmak için bir araya getirdiğimde “bu öyküleri ağaçlar anlatıyor” diye çığlık çığlığa sevinçle evde koşturmuştum. Öyküleri ikinci kez okuduğumda asıl anlatıcının rüzgâr olduğunu fark ettim. Tüm dünyayı özgürce gezen ve dinlediği, tanık olduğu hayatların yükünü bilge ağaçlarla paylaşan rüzgâr. Rüzgâr hafiflemek için bu ağırlığı bir yere bırakmak zorunda diye düşündüğümü hatırlıyorum. Yük vurgusu da böyle dâhil oldu isme. En sonunda Rüzgârın Yükü oldu.
Son olarak, şu an üzerinde çalıştığınız bir dosyanız var mıdır?
Uzunca bir süredir üzerinde çalıştığım -çalışmaya çalıştığım diyelim- bir roman dosyam var. Onun dışında çeşitli seçkilerde yayınlanmak üzere birkaç öykü yazdım. Bu sene içinde öykü seçkilerini okuma fırsatımız olacak. Umarım roman için de sene sonunda bitti deme şansım olur.


















“Mercan Alper: “Kendimi bildim bileli masalların büyülü dünyasına hayranım”” üzerine bir yorum