Menekşe Toprak: “Peri’nin yaşadıkları yüz yıl önce de vardı, bugün de devam ediyor”

Mart 12, 2026

Menekşe Toprak: “Peri’nin yaşadıkları yüz yıl önce de vardı, bugün de devam ediyor”

Söyleşi: Mehmet Hanifi

Menekşe Toprak’la son romanı Peri üzerine konuştuk.

1-) Peri romanının fikri nasıl doğdu? Biraz hazırlık ve yazma sürecinden bahseder misiniz? Yazar Menekşe Toprak roman yazmaya nasıl karar veriyor?

Menekşe Toprak: Peri’yi yazma fikri aslında 2022 yılında yayımlanan Dejavu romanımı kaleme alırken yaptığım okumalar sırasında doğdu. Dejavu’da Suat Derviş’i anlatmaya çalışırken ailesini de anlamaya çalışıyordum. Böylece Osmanlı’nın son dönemlerine ve cariyelik kurumuna da bakmam gerekti. Derviş’in babaannesinin 12 yaşında bir konakta raks ederken Derviş’in Paşa dedesine hediye edilmiş olması gerçeği bende yepyeni uyanışlara vesile oldu. Üstelik bu babaannenin en çok güzelliğinden bahsedilerek anılması beni çok etkilemişti. Bu uyanış aynı günlerde Vladimir Nabokov’un Lolita romanını yeniden elime aldığımda beni saf bir edebiyatsever olmaktan da çıkardı sanırım. Yine büyük bir edebiyat metniyle karşı karşıyaydım ama bu kez o büyülü, yetkin ve bilgin anlatıcının gölgesinde silikleşmiş, istismar edilen 12 yaşındaki Dolores’i, yani Lolita’yı merak eder oldum. Bir yandan da bütün dünyada çocuklukta istismarı yaşamış yetişkinlerin ifşaları ya da mahkemelere başvurmaları, yani böylesi suçların konuşulması da böylesi bir anlatıya yönlendirdi beni. Birkaç yıl sonra da kendimi Ege’de bir göl kenarında yetişkin bir erkeğin bakışı altında göle giren bir kızı anlatırken yakaladım kendimi.

2-) Romanınızın temelinde elbette çocuk istismarı gibi çok mühim bir mesele var. Bunu neredeyse sosyolojiden psikolojiye dek oldukça geniş bir algı bağlamında da derinden derine soruşturuyorsunuz. Ama böyle okumaları söylem düzeyinde yapmıyorsunuz hiç. Ne de edebi söylem düzeyinde… Peri’nin, kendi sonraki beyanıyla Perihan’ın, bütün bu istismar sürecini kendi gözünden veriyor olmanız, bir söyleşinizde belirttiğiniz gibi Lolita benzeri romanlara bir eleştiri olarak da kalmıyor bu nedenle. Bir hikâyenin ve edebi olanakların içinden, son derece dikkat gerektiren böyle bir meseleyi kurmaya çalışmanın zorlukları, riskleri, sorumlulukları hakkında bir şeyler söylemek ister misiniz?

Menekşe Toprak: Toplumun tabu saydığı, konuşmadığı ama aslında can yakan bir konuyu yazmanın riskini baştan itibaren biliyordum. Bu yüzden çok farklı yöntemleri denedikten sonra romanın öyküsüne ve anlatı perspektifine ulaşabildim. Çünkü böylesi bir konuyu benim de yazar olarak yeniden istismar etme riskim vardı. Ama bir yandan da, şimdi geriye dönüp baktığımda çok özel bir dikkat sarf etmem gerekmedi çünkü zaten istismarı, özellikle edebiyatta istismarı istismarcının bakışından kurtarmaktı amacım. Yani sistematik istismara maruz kalanın kendisine ses verme fikriyle doğdu bu roman. Bu yüzden hem dil hem de hikâyenin seyri bu fikrin etrafında ama sezgilerimle yolunu buldu. Bundan farklı bir metin de çıkamazdı kalemimden.

3-) Aslında romanınız, odağına aldığı çocuk istismarı konusunun yanı sıra birtakım başka patikalarda da seyrediyor. Bu anlamda, özellikle neredeyse ilk yarısı boyunca ve özellikle Kaan’ın bölümlerinde, hikâye hep dağılacakmış gibi olup yönünü üstün bir dengeyle yeniden bulan, merkezine bizi bir biçimde hep yönelten bir seyir izliyor. Buralara, kendi başına buyruk lirik sayfalarmış gibi bakmıyoruz. İstanbul, sokaklar, biraz nostalji, aile ilişkileri ya da değişen kimlikler… Roman yazmak, sahneler ve sayfalar ne anlatıyorsa anlatsın, okuru aslında tam da orada tutma becerisi midir sizce? Çok “ilişkisel” düşündüğünüzü söyler misiniz veya tam aksine kurguyu kimi kez esnetmek istediğinizi?

Menekşe Toprak: Çok doğru bir tespit. Bence okuru anlatının dünyasında tutma ve ona inandırma arzusu sadece bu roman için değil genel olarak roman sanatı için geçerli. Bunu başarıp başarmamak da yazarın becerisiyle ilgili. Kendi özel evrenini kurabilen sinema gibi diğer anlatı dalları için de geçerli bu. Üç kere okuduğum ve son okumamda kalben itiraz ettiğim Lolita gibi bir roman da gücünü yazarın becerisinden alıyor.

Bence bir yazarın her şeyden önce hikâyesini anlattığı şeye inanması ve onunla yaşamaya katlanması gerekiyor. Ben genelde kurgusal metinlerimde anlattığım sahneleri kafamda canlandırarak ve resimleri canlı kılarak yazıyorum. Bu roman özelinde ise aynı yaşlardaki Peri’nin ve Kaan’ın bakışına sadık kalarak yola devam edebildim. Sanırım metnin arkasındaki yazarın en çok silikleştiği romanım Peri. Bu aslında ilişkisel düşünmekten çok edebiyata dair sezgilerimle ortaya çıktı. Bu romanın diğer bir özelliği ise çok şey anlatılabilecek böylesi bir konuda yazar olarak sesimi çok kısmış olmam. Yani anlatma şehvetine kapılarak sözü uzatma eğilimindeki yazarı dışarı atarak kurguladım bu romanı. Bahsettiğiniz bu ilişkiselliği en çok burada bulabilirsiniz.

4-) Roman, hikâye ya da anlatı, anı, otobiyografi bağlamında, Peri’nin bağ kurduğu eserler oldu mu, bahsetmek ister misiniz? Hep haberlerde görünce ya da çevreden işitilince duyarlılık gösterilen bir konu olduğu için, romanınızın daha derinden ses vermesine vesile olan böyle yazınsal kaynakları da belki konuşmak istersiniz.

Menekşe Toprak: Peri’nin bağ kurduğu eserlerden birinin Vladimir Nabokov’un Lolita romanı olduğunu söyledim zaten. Tabii Lolita’yla bağı daha ziyade anlatıcı perspektifine itiraz şeklinde kuruldu. Yazmaya başladığımda Lolita’nın öyküsünden uzaklaştım çünkü amacım bu topraklara dair bir anlatının peşine düşmekti. Yazarken sık sık ara verip başka okumalar yapma ihtiyacı duydum. Hem istismarla yaşamış ama hem de pedofilik eğilimleri olan insanları tanımak için okuduğum metinler ve izlediğim filmler oldu. Bunlardan bazıları şöyle: Türkiye kökenli Alman yönetmen Savaş Ceviz’in Kopfplatzen (Kafa Patlayıcı) adlı sinema filmi, Psikolog Gökhan Çınar’ın çocuklukta cinsel sömürüye maruz kalan kadınlarla Youtube’da yaptığı Katarsis söyleşileri; yine doğrudan mağdurlar ve pedofil eğilimleriyle yaşayan insanlarla yapılmış Almanca ve İngilizce söyleşiler ya da gazeteci Büşra Sanay’ın Kardeşini Doğurmak adlı kitabı. Peri’nin son sayfasında kendisine teşekkür ettiğim teyzem Dr. Güngör Çabuk’u da anmak isterim. Çünkü doktorasını İnsan Ticareti ve Cinsel Sömürü üzerine yazan teyzem yıllarca bir Sosyal Hizmet Uzmanı olarak çocuğa yönelik cinsel istismar, evlat edinme, boşanma gibi konularda mahkemelerde bilirkişi olarak çalıştı. Peri’nin yetişkin yaştaki travmasını kendisiyle uzun uzun konuştuğumu hatırlıyorum. Bu yüzden onun bu metni henüz dosya halindeyken okuması önemliydi.

5-) A karakterine romanın son sayfalarında hak ettiği cezayı veren kız çocukları çoğalsın, Peri gibi çocukların hayatları daha fazla mahvedilmesin diye, hep daha fazla yazmamız, anlatmamız gerektiğini düşünüyorum ben. Tam da bu noktada, romanın belgesele yaklaştığı da olur. Her haliyle bir empati zenginliği, yer değiştirme imkânı, hatta orada bulunuyor olma duygusu… Gerçek hayatların romanlara ne ölçüde dönüşüyor olduğuna dönük o bitmeyen tartışma böylelikle ifadesini de bulmuş olmaz mı sizce de?

Menekşe Toprak: Aslında anlattıklarımız hayatın bir yerinde yaşanıyor zaten. Biz onu görüyor muyuz, olup bitene nasıl bakıyoruz ve ona nasıl bir yorum getiriyoruz, asıl soru bu kanımca. Diyeceğim Peri’nin yaşadıkları yüz yıl önce de vardı, bugün de devam ediyor. Yaptığımız ya da yaptığım şey beni de şekillendiren zamanın ruhunu yakalamak olabilir belki. Burada kim kimin hikayesini anlatıyor sorusu önemli- ki empati de en çok burada devreye giriyor. Empatiyi hikâyesini anlattığım Peri’nin içi dünyasından tutun da metnin diline değin pek çok noktada yakalayabilirsiniz. Hatta yer yer metne gizlenmiş yazarın kendisini de görebilirsiniz: Örneğin romanın sonunda bıçağı eline alan esmer çocuk ya da plajda bir fotoğraf makinesiyle dolaşan A’nın pedofilik eğilimini fark edip ona şüphe dolu nazarlar fırlatan ufak tefek kadın belki de benimdir.  

6-) Kalıcı ve son derece insani bir utanç ve suçluluk duygusunun insanlığa fayda sağlayacağı söylenir. Romanınızda ise, zorla yaratılmış ve hiç utanç duymayan kişilerce Peri gibi masumlara dayatılan bir suçluluk duygusu söz konusu. Bu konuda romanınızın yeni bir denge, yeni bir söz arayışında olduğunu düşünür müsünüz?

Menekşe Toprak: Öncelikle şunun altını çizeyim: Bu konuda yeni ve ilk ses çıkaran biri olma güdüsüyle yazmadım bu romanı. Böyle bir iddiam da yok. Hiçbir metnimde bir misyoner olmadım. Ben empati kurabildiğim, kalbime dokunan konuların üzerine giderek geniş çapta sezgilerimin yol göstericiliğiyle yazıyorum. Yeni bir söz söyleme çabası kuşkusuz kimin bakışını üstlendiğiniz belirliyor. Ben burada mağdurun bakışını önemsiyorum. Sessizliğin içine kapatılmış Kaan’ın pedofil babasından kendisine kalan mirasın ne olduğunu, mirasın sadece bir tereke yani maddi bir şey olmadığını anlatmaksa romanın diğer bir boyutu. Bir sosyal hizmet uzmanının yahut bir eğitmenin bu romanın çocuklarla çalışan meslektaşları için bir el kitabı olabileceğine dair yorumlarını da okuyorum sosyal medyada ve açıkçası şaşırıyorum. Çünkü bu romanı bunları düşünerek yazmadım. Etik davranmak için de yazmadım. İçsel bir tepiydi bana bu romanı yazdıran- ki bu diğer romanlarım için de geçerli. Örneğin Ağıtın Sonu romanımda toplumun bilinçaltına işlenmiş masallardan, mitlerden ve dini öğretilerden hareketle modern hayattaki kadın-erkek ilişkisini yeni masallar kurgulayarak sorguladım. Bu masallar da yine eril sese ve bakışa karşı başka bir söz söyleme ihtiyacıyla doğdu. Peri ile yeni bir söz söylediğime dair yorumlarsa hem yazması hem de okunması kolay olmayan böylesi bir metnin hafifletici ve umut verici yanı benim için.

Yorum yapın