
Kansu soyadı tanıdık elbette: Nafi Atuf, Şevket Aziz, Ceyhut Atuf Kansu… Aynı kültürel akrabalığın izsürümü olarak M. Kansu.
Evlatlık olarak verildiği emekli ilkokul müdüresi Sıtkiye hanımın kocası Hafız Cevdet Ramadan, İstanbul’da Deniz Harp Okulu’na gitmiş, Balkan Savaşları başladığı için okulu bırakarak Kıbrıs’a dönmüştür. Şevket Aziz’le okul arkadaşıdır ve bağını koparmaz. Soyadı kanunu çıkıp, Şevket Aziz de Kansu soyadını alınca, kendisine “dede” diyen Mehmet’e bu sevgisinden dolayı Kansu adını verir. O da ilkokuldan başlayarak imzasını M. Kansu olarak atmaya başlar.
Anne mi? “Sessiz bir proleterdi…Mesarya rüzgârlarına orak sallayan kadındı” diye andığı annesi, henüz çocukken kaybolan bir keçi ya da kuzudan sorumlu tutularak babası tarafından dövülmüş, avludaki zeytin ağacına bağlanmış ve o soğuk kış gününde dışarıda bırakılarak cezalandırılmış… Tifoya yakalanmış. İşitme ve konuşma özürlü kalmış.
Sonra imam nikâhıyla biriyle evlendirilmiş, M. Kansu 1 Şubat 1938 yılında şimdi güneyde kalan Baf’ta dünyaya gelmiş ama, “Merhabalaştık o kadar” dediği babayla ancak 32 yıl sonra karşılaşmış. “Bağ yok, kin de yok. Hiçbir şey hissetmedim. 6 yıl uyumsuzlukların çözümüyle ilgili komitede çalışmıştım ve orada öğrendiğim bir şey vardı, ‘iç sesini kıs’ (Keep your inner voice down). Babamı gördüğümde de bunu yaptım.”
M. Kansu, hayata olduğu gibi yazıya da erken yaşta aynı yerden “tutunmak” zorunda kalmış bir yazardır. Bugüne dek şiir, öykü, anlatı, deneme ve çeviri türlerinde yayımlanmış 48 kitabı bulunan bu uzun yazın serüveni, yalnızca üretkenlik açısından değil, taşıdığı hayat deneyimi bakımından da dikkate değer birisidir. Çünkü bu kitapların her biri, soyut bir yazınsal arayışın değil; sokakta, tarlada, okul yolunda, mezarlıkta, hamam külhanında, kütüphane köşelerinde biriken hayat bilgisinin ürünüdür.

Huzur, Kansu’nun 48. Kitabı. Bu kitapta huzur, ne dingin bir ruh hâlinin ne de sorunsuz bir dünyanın karşılığıdır. Aksine, parçalanmış zamanların, eksik kalmış çocuklukların, yarım bırakılmış cümlelerin içinden süzülerek gelen bir bilinç hâlidir. Okur, daha ilk metinlerde bunun farkına varır: Burada anlatılan, “rahat” bir hayat değil; hayata rağmen ayakta kalabilmenin mücadelesidir. Dolayısıyla da bir kitabın adını Huzur koymak, insanın kendisiyle uzun süre hesaplaşmasını gerektirir. Çünkü huzur, burada bir varış noktası değil, insanın hayat boyunca taşımayı öğrendiği bir yüktür.
Huzur, Kansu’nun şiir deneme, çeviri, söyleşi ve konferans metinlerini içermesi bağlamında birikiminin yoğunlaştığı kitaplardan biridir. Türler arasında dolaşan yapısı, şiirle düşünceyi, anlatıyla yan yana getirir. İçindekilere bakıldığında bile bu yönelim açıkça görülür: “Bir Ana Frederico’ya Ne Sordu”, “Her Yanım Açık, Barış’a”, “Bir Yangın İçin Ayin”, “Yas Zamanı”, “Doğu Akdenizli Bir Larva”, “Aşk Romanları Okuyan İhtiyar”, “Kova İçindeki Yeşil Karanfiller”, “Koştuk Bütün Gece”, “İki Yaşlının Sokak Kapısı ile İlişkisi”, “Fenikeli Savaşçının Sakallı Yüzü”, “Kalabalık Bir Kuzgunlar Kümesi”, “Öteki Ses”… Bu başlıklar birer tür etiketi değil; hayatın farklı anlarına açılan duraklardır. Huzur da bu duraklar arasında dolaşırken anlam kazanır.
Bu ürünlerin merkezinde çocukluk vardır ama, nostaljik bir anlatı olarak değil. Annenin sessizliği, yoksulluğun sürekliliği, şefkatin eksikliği ve erken yaşta tanışılan yalnızlık, metnin sesini belirleyen temel katmandır. Evlatlık verildiği Baf’taki evde yaşanan şiddet, emir kipleriyle kurulan bir gündelik hayat, yalınayak yürünmüş yollar, çalışarak okula tutunma çabası… Bütün bunlar, Huzur’da doğrudan anlatılmaz; fakat her cümlenin arkasında hissedilir. Yazının ölçüsü, tam da bu deneyimlerden süzülmüştür. Bu nedenle Kansu’nun dili ne öfkelidir ne de sızlanmacı. Sözcükler, acıyı büyütmek için değil, onu taşınabilir kılmak için kullanılır. Yalınlık, estetik bir tercih olduğu kadar hayatla hesaplaşmaya dair ısrarlı bir karardır. Fazlalık yoktur; ama eksiltme de yoktur. Yazılanlar, okuru hızlandırmaz; bilerek yavaşlatır. Çünkü bu kitap, hızlı tüketilecek bir anlatı değil; durup bakmayı, beklemeyi, düşünmeyi gerektiren bir okuma deneyimi sunar.
Huzur’da mekân, edilgen bir arka plan yerine sokaklar, evler, kapılar, mezarlıklar, deniz kıyıları; insanın yazgısıyla birlikte şekillenen canlı alanlardır. İnsan mekânı kurar, mekân da insanı biçimlendirir. Bu karşılıklı ilişki, kitap boyunca hissedilir. Ada, bir yandan korunaktır; bir yandan yalnızlık. Ev, bazen sığınak; bazen darlık. Sokak, kimi zaman özgürlük; kimi zaman sürgün. Huzur, bu karşıtlıkların ortasında, geçici ama sahici bir denge hâli olarak belirir.
Yazının politik tonu da buradan doğar. Savaş, yoksulluk, göç, kayıp ve adaletsizlik; metnin arka planında sürekli dolaşır. Ancak bunlar, büyük ideolojik çerçevelerle değil; tekil hayatların küçük ayrıntılarıyla görünür olur. Bir çocuğun yırtık gömleği, bir annenin suskunluğu, bir ihtiyarın bekleyişi… Büyük anlatıların söyleyemediğini bu küçük ayrıntılar fısıldar.
Uzun yazın serüveni boyunca oluşan disiplin, Huzur’da kendini olgun bir ses olarak gösterir. Kansu için yazmak, hayatın sertliği karşısında yumuşamayan ama, insanlıktan da vazgeçmeyen tavırdır. Kısacası Huzur, huzuru anlatan değil; huzurun neden bu kadar zor, bu kadar kırılgan ve bu kadar değerli olduğunu gösteren bir kitaptır. M. Kansu’nun 1938’den bugüne uzanan yaşamı ve 47 kitaba yayılan yazınsal emeği düşünüldüğünde, bu kitap bir doruk değil; uzun bir yürüyüşün berraklaşmış durağıdır. Okurunu rahatlatmaz; ama ona eşlik eder. Belki de edebiyatın en sahici işlevi hayatın yükünü hafifletmeden, onu birlikte taşımayı öğrenmektir.
KÜNYE
M. Kansu, Huzur, Şiir, Öykü, Anlatı, Deneme, Çeviri, Ürün Yayınları, Ankara 2025.
ISBN 978-625-6465-98-5
















