Hwang Bo-reum: “Türkiye’deki okurlarımla buluştuğumda bir yazar olarak insanlığın paylaştığı ortak hikâyelerin gerçekten var olduğunu bir kez daha derinden hissettim.”

Ocak 12, 2026

Hwang Bo-reum: “Türkiye’deki okurlarımla buluştuğumda bir yazar olarak insanlığın paylaştığı ortak hikâyelerin gerçekten var olduğunu bir kez daha derinden hissettim.”

Aralık ayında Türkiye’de okurlarıyla bir araya gelen, çok satan “Hyunam-Dong Kitabevi”, “Sade Bir Hayat” ve “Kitapların İyileştirme Gücü” kitaplarını kaleme alan Koreli yazar Hwang Bo-reum ile Hyunam-Dong Kitabevi özelinde söyleştik.

Söyleşi: Hande Emekçi

Çevirmen: Müge Kübra Oğuz

Türkiye’de geçirdiğiniz üç dolu günün ardından çok sevildiğinizi ve okurlar tarafından benimsendiğinizi görmüş oldunuz diyebiliriz. Türkiye’de bu kadar ilgi ve sevgiyle okunmanızı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Uzun yıllardır bir okur olarak dünya edebiyatını takip ediyorum. Çeviri sürecinden geçtiği için bazı ayrıntıların kaçınılmaz olarak kaybolabileceğini düşünsem de bu metinler bende güçlü bir etki yaratıyor, yoğun duygular uyandırıyordu. Aynı zamanda, bu eserleri okurken, insanlığın ortaklaşa paylaştığı evrensel hikâyelerin varlığını da fark etmiştim. Türkiye’deki okurlarla buluştuğumda ise bir yazar olarak insanlığın paylaştığı bu ortak hikâyelerin gerçekten var olduğunu bir kez daha derinden hissettim. Ben aslında okumak istediğim bir hikâyeyi yazmıştım ve bu hikâyenin Türkiye’deki okurların kalbinde karşılık bulması kendi iç dünyamla okurlar arasında güçlü bir bağ kurulduğunu fark etmemi sağladı.

Romanda Hyunam-dong Kitabevi, karakterleri sadece bir araya getiren bir fon değil, onları dönüştüren aktif bir ‘karakter’ gibi davranıyor. Ayrıca Jimi’nin kahve fabrikası, Youngju’nun evi de diğer önemli mekanlardan. Mekânın kurmacadaki yeri sizce ne derecede önemli?

Bir insanın bulunduğu mekâna göre bambaşka birine dönüşebileceğini düşünüyorum. Örneğin romanın sonlarına doğru karşımıza çıkan Sangsu karakterini düşünün. Romanda Sangsu’nun nasıl biri olduğu ayrıntılı biçimde yer almıyor,buna rağmen okur olarak bazı çıkarımlar yapabiliriz. Sangsu, bir kitabevi ortamında daha çekici bir karakter olabilirken, başka bir mekânda aynı etkiyi yaratmayabilir. (Bütün gün kitap okuyan bir kitap kurdunun her ortamda olumlu karşılanması zor olabilir.)

Aynı şekilde, herkesin kendini rahat hissettiği ve daha iyi bir insan olabildiği mekânlar vardır. Ben de bir süredir beni daha iyi bir insan yapan mekânlarda bulunmaya özen gösteriyorum; beni huzursuz eden, daha sert ve gergin bir hâle dönüştürenmekanlardan ise mümkün olduğunca uzak duruyorum. Bir insan için ait olduğu mekân son derece önemlidir. Çünkü mekân, kişinin kendisini nasıl algılayacağını da büyük ölçüde belirler. Bu nedenle romanlarımda mekânın oldukça önemli bir rolü olduğunu söyleyebilirim. Tam da bu mekân sayesinde roman kahramanları kalplerini açabilmiş, sohbet edebilmiş ve kendilerini kabullenebilmişlerdir.

Kitapta raflar, atölye odası, kahve köşesi gibi fiziksel detaylar çok belirgin. Yazarken bu atmosferi kurgulamak için özel bir gözlem süreciniz oldu mu?

Mekân betimlemelerini mümkün olduğunca abartmamaya, kararında tutmaya çalışıyorum. Uzun ve ayrıntılı tasvirlerdense, gerçekten gerekli olanı vermeyi tercih ediyorum. Hyunam-dong Kitabevi’ni yazarken de belirli bir kitabevini referans almadım ya da gidip özel olarak gözlemlemedim. Bunun yerine, bugüne kadar gördüğüm tüm kitabevlerini zihnimde canlandırarak onları parçalara ayırdım, yeniden bir araya getirdim. Hyunam-dong Kitabevi’ni nasıl daha sıcak ve samimi bir atmosferle anlatabileceğimi düşünerek ilerledim.

Okurların, büyük ve gürültülü maceralar yerine; bir kitabevinin dingin atmosferine ya da gündelik hayatın sadeliğine sığınma ihtiyacını neye bağlıyorsunuz?

Kendimi bir okur olarak düşündüğümde, aslında “büyük ve gürültülü maceralar” anlatan hikâyeleri özellikle arayıp okuyan biri olmadığımı fark ediyorum. Bunun yerine, benim gibi sıradan insanların gündelik hayatı yaşarken karşılaştıkları iniş çıkışları anlatan hikâyeleri seviyorum. Bir noktada kendime şunu sordum: Neden bu tür hikâyeleri seviyorum? Sanırım bunun nedeni, kendi hayatıma ve gündelik yaşamıma duyduğum ilgi. Ayrıca, kendime benzeyen insanların hayatlarına bakarak nasıl yaşamak gerektiğini öğrenmek isteyen biri olduğumu da fark ettim. Kendi hayatımızı iyi bir şekilde sürdürme isteği, belki de bizi tam olarak bu yüzden “gündelik hayatın sadeliğine” yaslanmaya yöneltiyor.

Kitapta pek çok karakterin dönüşümüne ve yolunu çizişine tanık oluyoruz. Okur da karakterlerle empati kurarak dönüşümlere tanık oluyor. Sizin bu karakterlerden yolunu en zor çizdiğiniz karakter hangisi oldu?

En zorlandığım karakterden ziyade, yazarken en çok zihnimi ve kalbimi meşgul eden karakter Minjun oldu. Kitabevinin sahibi Youngju söz konusu olduğunda, onu yaralayan deneyimlerin geçmişte kaldığını söyleyebiliriz; Youngju artık geçmişin yükünden sıyrılmış, bugünkü hayatını daha sağlam bir zeminde kurmuş bir karakter. Minjun içinse durum farklı. Onun yaşadığı hayal kırıklığı geçmişe değil bugüne ait. Bu yüzden Minjun’un bugünkü halini adım adım takip ederken iyi bir yere varmasını içtenlikle diledim. “Minjun için en iyisi ne olabilir?” sorusu zihnimde sürekli dolaşırken, onun hikâyesini bu arayışla yazdım.

Eseriniz “Healing Fiction” kategorisinde ilk sıralarda yer alıyor. Sizin için bu kategori ne anlam ifade ediyor?

Açıkçası bu romanı yazdığım dönemde “healing fiction” diye bir türün varlığından bile haberdar değildim. Başlangıçta romanımın bu şekilde adlandırılması bende karmaşık duygular uyandırdı. Bunun bir nedeni, Kore’de “iyileşme” kavramının uzun zamandır fazlasıyla ve gelişigüzel kullanılıyor olmasıydı; bir yandan da romanımın yalnızca bu kelimeyle sınırlandırılabileceği ihtimalinden endişe duydum.

Ancak roman yayımlandıktan sonra okur yorumlarını ve değerlendirmelerini gördükçe bir hikâyenin bir insana gerçekten “iyileştirici” bir etki sunabilmesinin ne kadar değerli olduğunu fark ettim. Hikâyem sayesinde zor bir dönemi atlatabildiğini söyleyen, cesaret bulup bir sonraki adımı atan ya da yeniden umutla dolan insanların olduğunu bilmek bana gerçekten çok anlamlı geliyor.

Eserlerinizi kaleme alırken yazınınızı besleyen kaynaklardan söz edebilir misiniz? Bu kaynaklar arasında en çok yararlandığınız hangisi?

Sanırım buna “okumak” ve “zihinden geçen dağınık düşünceler” diyebilirim. Evde farklı yerlere kitaplar bırakırım,oraya gittiğimde de oradaki kitabı okurum. Salon masasının üzerinde, koltuğun yanındaki sehpada ya da çalışma masamda hep başka başka kitaplar olur. Bu kitapları okurken düşüncelerime, insanlara ve duygulara dair sezgimi yavaş yavaş geliştiriyorum. Okuduğum kitabın yazarının düşünce ve duygularına yaslanarak, kendi düşüncelerimi ve duygularımı da ayarlamış oluyorum. Yazmakta zorlandığım zamanlarda ise bazen hiçbir şey yapmadan, dalıp gitmeyi tercih ediyorum. Korecede buna “mong derida” deniyor; Türkçede birebir bir karşılığı olup olmadığını bilmiyorum. Aslında bu, sessizce oturup zihnin yavaş yavaş düşünceler arasında dolaştığı bir hâl. (İnsan bazen hiçbir şey düşünmediğini sanıyor ama aslında gerçekten hiçbir şey düşünmeden durmak pek mümkün değil; meditasyon yapanlar ne demek istediğimi anlayacaktır.) Ben, bu şekilde zihnin bir düşünceden diğerine geçişi sırasında ortaya çıkan fikirlerin kıymetli olduğuna inanıyorum.

Türk okurlarınıza bizim aracılığımızla iletmek istediğiniz bir mesaj var mı?

Eve döndükten sonra sizlerden gelen tüm mektupları okudum. Sayenizde yazmanın taşıdığı anlamı çok daha derinlemesine kavradım. Yürekten teşekkürler.

Yorum yapın