Halep’te Sel, Tarihte İz: Bir Romanın Coğrafi Hafızası | Seda Deniz

Şubat 9, 2026

Halep’te Sel, Tarihte İz: Bir Romanın Coğrafi Hafızası | Seda Deniz

Afetler insanlık tarihinin en sert dönemeçleri arasında yer alır; yalnız fiziksel yıkım yaratmakla kalmaz, toplumsal alışkanlıkları, gündelik hayatın işleyişini, inanç pratiklerini ve estetik anlatım biçimlerini de kökten değiştiren şekillendirmeler yaratır. Edebiyat, bu şekillendirmeler çerçevesinde, afet sarsıntılarını aktarırken, felaket sahnesinin kendisiyle sınırlı kalmaz; yıkım sonrasında insan ilişkilerinin aldığı yeni biçimleri, yasın gündelik yaşama nasıl yerleştiğini ve toplumların devamlılık arayışını da metne taşır. Doğa olaylarının anlatıya eklenmesi çoğu zaman insan ile tarih arasındaki ilişkiyi netleştirirken, toparlanma sürecinin de aynı anlatıya dahil edilmesi, roman sanatının imkân ve gerekliliklerini besleyen bir unsur olarak tezahür eder. Bu nedenle afet merkezli romanların, salt trajedi anlatıları olarak değil, afet sonrası şekillenen yeni toplumsal dengeleri ve bireysel mücadele biçimlerini incelemeye açan metinler olarak değerlendirmesi elzemdir.

Son yıllarda yaşanan büyük felaketlerin -bilhassa üçüncü yılını bugünlerde geride bıraktığımız 6 Şubat depreminin- yol açtığı derin toplumsal yaralar, afet anlatılarına yönelik okur ilgisini gözle görülür biçimde artırmış durumda. Afetin yalnız maddi kayıplarla sınırlı kalmadığını; uzun süreli yas, belirsizlik hissi ve yeniden toparlanma çabasıyla iç içe geçtiğini, bireyler olarak çok daha yakından hissediyoruz. Bu yüzden afet temalı romanlar geçmişte kalmış trajedileri aktaran metinler olarak değil, bugünün deneyimleriyle doğrudan temas kurabilen anlatılar olarak okunuyor. Halid Halife’nin ‘Mezarlarında Dua Eden Yok’ romanı da, bu bağlamda ülkemizde güçlü bir karşılık bulabilecek bir metin niteliği taşımakta. Halep’te yaşanan sel felaketinin ardından şekillenen insan hikâyeleri, benzer acıları yaşamış bir toplum açısından, şüphesiz ki ortak bir duygu zemini oluşturuyor.

 Halep’te yaşanan tufanla açılışı yapılan romanda, anlatı daha ilk cümlesiyle yıkımın ortasına yerleşiyor. Okuru hazırlıksız yakalayan bu başlangıç, metnin bütünündeki duygusal ve politik iklimi de, en başından alenen sunmuş oluyor. Taşkının ardından beliren kayıplar, dağılmış ev düzenleri, muallakta kalan gelecek duygusu ve giderek ağırlaşan tarih bilinci, anlatının ilerleyen bölümlerinde dalga dalga hissediliyor; felaket artık geride kalmış bir olay değil, karakterlerin düşün ve yaşam biçimlerini dönüştüren kalıcı bir tecrübedir. Aile ilişkilerinde ortaya çıkan pürüzler, eski rollerin sorgulanmasına yol açarken,  komşuluk bağlarının sıkılaşması, ortak yas pratiklerinin gelişmesi, gündelik hayatın yeniden örgütlenmesi gibi dayanışmanın aldığı yeni biçimler, romanın insani boyutunu derinleştiriyor. Eserin omurgasında duran, Hanna ile Zekeriya dostluğu, bu anlamda özellikle dikkat çekici; farklı inanç geleneklerinden gelen bu iki karakterin kurduğu ilişki, afet sonrasında kimlik sınırlarının sertleşmediğini, aksine ortak kırılganlık bilincinin yeni yakınlaşmalar doğurduğunu gösteriyor. Hristiyan ve Müslüman kimliklerin karşılaşmaları, burada çatışma eksenli bir anlatıya dönüştürülmeden birlikte yaşamanın tarihsel sürecini hatırlatan, hayatın doğal akışı içinde şekillenen bir temas alanı olarak sunuluyor. Bu yaklaşım, romanın insani temasları öne çıkaran, duygusal tonu yumuşatan ve düşünsel yoğunluğu çoğaltan kısmını belirginleştiriyor. Hanna ile Zekeriya arasındaki bu dostluk hattı, bireysel bir yakınlaşma örneği olmasının yanısıra, toplumsal ruh hâlini anlamaya yarayan bir odak noktası mahiyetinde. Çünkü burada kurulan ilişki, iki insan arasındaki sıradan bir sempatiyi aşarak, zor anlarda toplumsal dokunun nasıl yeniden örüldüğünü gösteren sembolik bir kesite dönüşüyor. Güvensizlik duygusu, yer yer korkuya ve içe kapanmaya evrilse de, Hanna ile Zekeriya arasındaki temas, bu karanlık atmosfer içinde mümkün olan insani açıklığın, dayanışma arzusunun ve birlikte yaşama iradesinin görünür hâle gelmesini sağlıyor.

 Sel olgusuyla dramatik bir başlangıç yapan Halid Halife, romanını, şehirde oluşan yeni toplumsal düzen, ekonomik ilişkilerdeki yeniden yapılanma, ticaret ağlarının değişmesi, gündelik alışkanlıklardaki zorunlu dönüşümler ve aile yapılarındaki çözülmeler üzerinden ilerleyerek sürdürüyor. Tufanın yarattığı yıkımı, karakterlerinin iç dünyalarını sınayan bir basamak olarak ele almış Halife, şöyle ki; kimi karakter içine kapanarak sessizleşiyor, kimi topluluk bağlarını güçlendirerek varlığını yeniden kurmaya yöneliyor,  kimiyse geçmiş ile gelecek arasında gidip gelen bir tereddüt hâline yerleşiyor.  Böylece roman, afet deneyiminin insan davranışlarını tek doğrultuda belirlemediğini; tersine aynı tarihsel anda birbirinden oldukça farklı tepkilerin yan yana gelişebildiğini incelikle ve ustalıkla gösteriyor. Özellikle Halep’in ticaret hayatı, inanç çeşitliliği ve köklü akrabalık ilişkileri üzerinden yeniden oluşan şehir yaşamı, ayrıntı zenginliğiyle birlikte veriliyor okura; çarşıların yeniden açılışı, ibadet mekânlarının toparlanma süreci, ev içi düzenlerinin değişmesi ve kolektif hafızanın yavaş yavaş yeniden kurulması anlatıya tarihsel bir ivme kazandırıyor. Dolayısıyla roman, bir afet anlatısı olmanın ötesine geçerek, yıkım sonrası hayatın nasıl kurulduğunu, insanların belirsizlikle nasıl baş ettiğini ve birlikte yaşama fikrinin hangi koşullarda güç kazandığını gösteren geniş soluklu toplumsal bir panorama hâline dönüşüyor.

 Halep’in tarih boyunca çok katmanlı bir şehir oluşu düşünüldüğünde bu karşılaşmaların rastlantısal olmadığını anlıyoruz. Ticaret yollarının kesiştiği, farklı inançların ve kültürlerin yüzyıllarca yan yana var olduğu bu şehirde kriz anlarında beliren ortak yaşama refleksleri aslında tarihsel birikimin doğal uzantısı gibidir. Roman bu noktada, toplumsal belleğe işaret ederken felaketin yarattığı kırılmayı bütünüyle kopuş olarak değil, geçmişten devralınan deneyimlerin yeni düzen koşullarında, tekrar yorumlanması şeklinde ele alıyor.

 Bununla birlikte yazar bütünüyle uzlaşmacı bir resim çizmiyor; dayanışmanın yarattığı sıcaklığın yanında, derinden işleyen tedirginliklerin ve geçmişten taşınan yüklerin varlığını da dikkatle okura sezdiriyor. Bu yönüyle metin, başlı başına  felaket anlatılarını romantize eden kolaycı yaklaşımlardan uzaklaşıyor; çünkü kriz zamanlarında ortaya çıkan birlik duygusunun her zaman kalıcı olmadığı, kimi zaman geçici bir savunma refleksi olarak belirdiği satır aralarında okura hissettiriliyor. İnsanlar birbirlerine yaklaşırken aynı anda mesafe koyabilmekte, ortak kayıp duygusu kimi ilişkileri pekiştirirken kimilerinde eski kırgınlıkları yeniden görünür kılabilmektedir. Bazı ilişkilerin güçlenmesi, buna karşılık bazı bağların sessizce çözülmesi, toplumsal süreçlerin doğrusal ilerlemediğini açık biçimde gösteriyor. Halife, burada insan doğasının çelişkili yapısını saklamamış; yardımlaşma arzusu ile bireysel korunma içgüdüsü, umutla geleceğe bakma isteği ile geçmişte yaşananların ağırlığı aynı anda varlık gösterebilir. Bu çoğulluk, romanın kurduğu dünyayı daha sahici kılarak, tarzı realist bir düzleme taşımış; çünkü afet deneyimleri, çoğu zaman yalnızca birlik hissi üretmekle kalmayıp, bastırılmış huzursuzlukları ve görünmez gerilimleri de açığa çıkarır. Böylece okur, felaket sonrasındaki toplumsal ruh hâlinin tek renkli olmadığını, aksine farklı duyguların aynı anda dolaşımda olduğu karmaşık bir insan manzarasıyla karşı karşıya kaldığını hisseder. İşte bu yaklaşımın hakimiyeti de, romanın duygusal derinliğini artırırken, okura toplumsal gerçekliğe dair daha olgun ve ikna edici bir perspektif sunuyor.

 Şehirle kurulan ilişki de romanın en gerçek yapılarından biri olarak öne çıkıyor. Halep, gerek şehir gerekse barındırdığı mekânlar itibarıyla yalnızca olayların üzerine yerleştirildiği edilgen bir çevre olarak değil, tarihsel katmanları, köklü ticaret geleneği, inanç çeşitliliği ve gündelik hayatın kendine özgü alışkanlıklarıyla anlatının kurucu bileşenlerinden biri hâline geliyor. Bu vasıtayla karakterlerin yanında şehrin ve mekânların da zamanla değişen ruh hâllerine tanıklık ediliyor. Sel felaketinin açtığı yaralar bu kadim yerleşimin geçmişinde oluşan kesintilerle birleşiyor; fiziksel yıkımın ötesinde, kuşaklar boyunca devralınan yaşama biçimlerinde meydana gelen sarsıntılar okura çok net biçimde sunuluyor. Aile hikâyeleriyle kentsel geçmişin iç içe geçmesi, bireysel deneyimlerin daha geniş bir tarihsel bağlama yerleşmesini sağlıyor, çünkü  karakterlerin yaşadığı kayıplar, şehrin geçirdiği dönüşümle paralel olarak ele alınıyor ve bu sayede anlatı, tek tek hayatlara odaklanırken bile kolektif bir yaşantının izlerini açığa çıkarıyor.

 Romanın Halep merkezli anlatısına Mardin ve İstanbul’un eklenmesi de metnin coğrafi ufkunu genişleten ve kültürel süreklilik hissini derinleştiren önemli bir ayrıntı olarak beliriyor. Özellikle Mardin bölümlerindeki kadim şehir dokusunun çok katmanlı yapısı, farklı inanç ve yaşamların yan yana var oluşu üzerinden romanın temel meselesi olan birlikte yaşama fikrine güçlü bir zemin hazırlıyor. İstanbul sahneleri ise daha hareketli, geçişken ve modern hayatın hızını taşıyan bir ritimle ilerleyerek karakterlerin yön arayışını önümüze seriyor. Böylece Halife, farklı şehirlerin ruhunu karşı karşıya getirirken yalnız mekânsal çeşitlilik sunmakla kalmıyor; aynı zamanda tarihsel süreklilik, göç deneyimi ve kültürel temas fikrini estetik bir bütünlük içinde romana dâhil ediyor.

Halep’ten Mardin’e uzanan bu bütünlük içerisinde yazar, sınır coğrafyasının ortak hafızasını yeniden canlandırıyor ve bu hafızanın bugüne uzanan etkileri üzerine düşünmemizi amaçlıyor. Halep ve çevresinin modernleşme sancıları, Osmanlı’nın son döneminden Cumhuriyet sonrası Orta Doğu gerçekliğine uzanan dönüşüm evreleriyle birlikte ele alınırken Türkiye-Suriye sınır hattındaki tarihsel hareketlilik, bireysel hayatların sessiz ayrıntılarında karşılığını buluyor. Bu tarihsel zemin içerisinde kimlik dönüşümleri, dinler arası gerilimler ve Osmanlı sonrası yeniden yapılanma, anlatının en belirgin katmanlarından birine dönüşüyor. Yazar ideolojik tonu özellikle yükseltmeden, karakterleri doğrudan siyasal söylemin temsilcisi hâline getirmeden; gündelik ilişkiler, aile içi etkileşimler ve şehir yaşantısının rutinleri üzerinden daha dolaylı bir anlatım kuruyor. Bu tercih metne dengeli bir eleştirel mesafe kazandırırken okurun yorum alanını genişleten açık bir düşünme zemini de oluşturuyor.

Arka planda sezdirilen Ermeni tehciri, zorunlu göçler ve parçalanmış aile geçmişleri ise doğrudan tarih anlatısına dönüşmeden metnin dokusuna yerleşiyor. Mardin ve çevresinin Osmanlı dönemindeki çok kültürlü yapısı ile buradan Halep yönüne ilerleyen göç kafilelerinin bıraktığı izler birlikte düşünüldüğünde romanın mekân tercihinin tarihsel karşılığı daha belirginleşiyor; Halep’in sürgün yollarının kesişim noktalarından biri olması anlatının bu şehirde yoğunlaşmasını yalnız estetik değil tarihsel bakımdan da anlamlı kılıyor.

 Birinci Dünya Savaşı yıllarında uygulanan tehcir politikalarının Anadolu’nun doğu ve güneydoğusundan Suriye hattına yönelen kitlesel göçlere yol açtığı biliniyor; süreç boyunca yaşanan ölümler, kayıplar, saldırılar ve zorunlu yer değiştirmeler tarih yazımında farklı kavramlarla tartışılıyor.

Halid Halife ise bu tartışmayı kuramsal düzleme taşımaktan bilinçli biçimde uzak durarak, mülkiyet değişimleri, demografik dönüşümler ve kuşaklar boyunca aktarılan suskunluklar üzerinden geçmişin kapanmamış izlerini sürüyor. Böylece tarihsel veri kuru bilgiye dönüşmeden, gündelik hayatta hissedilen etkileriyle görünür hâle geliyor. Yazarın bu yaklaşımı, tarihsel acıları slogana indirgemeyen; şehir geçmişini, göç deneyimini ve kimlik dönüşümlerini insan hikâyelerinin hassas dokusu içinde ele alan bir anlatım çizgisi kuruyor. Roman bu yönüyle yalnız belirli bir dönemi anlatmakla yetinmiyor; geçmişin bugünkü toplumsal duyarlılıkları nasıl şekillendirmeyi sürdürdüğünü düşündüren, kalıcı ve açık uçlu bir okuma alanı sunuyor.

 Romanın bir diğer dikkat çekici yanı tarihsel ayrıntı zenginliği..Ancak bu yoğunluk kimi bölümlerde dramatik gerilimi zayıflatan bir yan etki de üretiyor. Yazar, Halep’in ekonomik, ticari, dini, kültürel ve sosyal detaylarına kadar uzanan geniş bir tarihsel çerçeve kurarken romanın belgesel gücünü belirgin bir biçimde artırıyor. Ancak bu ayrıntı bolluğu, özellikle anlatının duygusal yoğunluğunun yükselmesi beklenen sahnelerde tempoyu düşürebilecek potansiyele sahip. Özellikle Suriye tarihine aşinalığı sınırlı olan okurlar açısından zaman zaman ek okumalar gerektiren bir nitelik kazanıyor; bu durum da, ne yazıki ki bazı bölümlerde romanı didaktik bir düzleme taşıyor. İlgili bölümler, tarihsel arka planı ayrıntılı biçimde kavramak isteyen okurlar için zenginleştirici bir olanak sunarken, anlatının daha çok duygusal katmanına yönelen okurlar açısından yer yer belirgin bir yoğunluk hissi doğurabilir.

Uzun betimleme pasajlarının bazı noktalarda bireysel hikâyelerin etkisini gölgede bıraktığı da söylenebilir. Karakterlerin yaşadığı kayıp, umut, mücadele ya da iç hesaplaşma gibi insani boyutlar,

tarihsel açıklamaların gölgesinde zaman zaman geri planda kalıyor. Buna rağmen bu ayrıntıların tümü romanın tarihsel inandırıcılığını pekiştiren, anlatıya sağlam bir zemin kazandıran unsurlar arasında.. Halife’nin tercih ettiği bu yöntemin, kurmacayı tarihsel gerçeklikle sıkı biçimde ilişkilendirme arzusunun bir sonucu olduğunu düşünerek; söz konusu yoğunluğun anlatının zayıf noktası olmaktan çok bilinçli bir estetik tercih olarak değerlendirilmesi gerektiğinden yanayım. Eserin bu anlamdaki başarısında, dilimize çevirisinin katkısı da elbette yadsınamaz. Türkçeye aktarım oldukça başarılı; çeviri, pürüzsüz ve akıcı bir dil ile yapılmış, metnin dramatik ve duygusal katmanları kaybolmadan okura ulaşmış. Bu temiz çeviri sayesinde, Halife’nin estetik üslubu ve karakterlerin incelikli psikolojisi, Türk okuruna doğal ve etkileyici bir biçimde sunulmuş.

 Halit Halife’nin edebî çizgisi düşünüldüğünde, bu romanının yazarın bir başka eseri olan “Ölmek Zor İş” ile güçlü bir bağ taşıdığı açıkça görülüyor. “Ölmek Zor İş”, savaş ortamının birey psikolojisindeki etkilerini sert bir anlatımla işlemişti. “Mezarlarında Dua Eden Olmadı” ise bu çizgiyi doğal afet ekseninde genişleterek toplumsal gerçekliği daha kapsamlı bir tarihsel bağlama yerleştirmiş. Genel üslubuna dayanarak Halid Halife’nin, çağdaş Arap roman geleneğinde şehir hayatını, siyasal gerilimleri ve aile yapısını uzun soluklu anlatılarla işleyen yazarlar arasında belirgin bir konuma yerleştiğini söyleyebiliriz.

Sonuç olarak “Mezarlarında Dua Eden Olmadı”, geniş bir tarihsel panoramayı insan hikâyeleriyle birleştirirken toplumların değişim sürecini ve bireyin bu süreçteki yerini dikkatli bir anlatımla ele alıyor. Genel değerlendirmeyle roman, sel felaketinden hareketle yaklaşık bir asırlık tarihsel kesiti kapsayan geniş hacimli bir anlatı sunuyor; afet deneyimini toplumsal değişim ve tarihsel-etnik kırılmalarla birlikte düşünmeye çağırıyor. Ve bu yönüyle eser, çağdaş Arap romanı içinde tarihsel duyarlığı ve insani derinliği aynı düzlemde buluşturan dikkate değer metinlerden biri olarak açık ara farkla öne çıkıyor.

Yorum yapın