
Söyleşi: Mustafa Oğuz
Hakan Sarıpolat, bir hikâye emekçisi. Hikâyelerinden oluşan Cıs ve Şehri Terk Eden adlı kitapları yayınlandı. İshak Edebiyat adlı hikâye merkezli sitenin yayınını sürdürüyor. İlki 2022’de yayınlanan İshak Edebiyat Öykü seçkisinin her yıl yayınlanmasını sağlıyor. Hakan Sarıpolat ile ikinci hikâye kitabı Şehri Terk Eden üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik.
İlk kitabınız Cıs, 2022’de Sait Faik Hikâye Ödülü için kısa listeye girmişti. İkinci kitabınız Şehri Terk Eden de 2025 kısa listesinde yer aldı. Bu, başarı bence. Siz bu konuda ne dersiniz? Bu durum sizde ayrı bir motivasyon sağlıyor mu?
Her iki kitabımın da Sait Faik Hikâye Armağanı gibi saygın bir ödülde finale kalması benim için kuşkusuz onur verici. Ancak yarışmaları yazın yolculuğumun temel odağı olarak görmüyorum; bu nedenle dosyalarımı ödül süreçlerine dahil ederken oldukça seçici davranıyorum. Asıl gayem, ‘ödüllü yazar’ sıfatından ziyade sürekli gelişmek, dönüşmek ve özgün bir dil inşa etmek. Yeni türlerde öykü yazdığımda daha çok mutlu oluyorum açıkçası.
Bir yazarın ilk kitabının dikkat çekmesini, önemli ödüller kazanmasını neye bağlarsınız? Bu konuda örnekler var. Yayıncılar veya yazarlar bu konu için özel bir gayret içinde oluyor mu?
Günümüzde bir yazarın görünür olmasını sağlayan pek çok etken var; bunların başında da kuşkusuz sosyal medya geliyor. Yüz binlerce takipçisi olan bir yazarın kitabının az satması neredeyse imkânsız gibi. Hatta yayınevleri, dosya kabul sürecinde bu durumu artık bir ölçüt olarak değerlendiriyor. Bu popülerliğin ödüllerle taçlandığını da sıkça görüyoruz. Ancak ben sürece iyi niyetle yaklaşmayı tercih ediyorum: Nitelikli bir kitap çok okunmayı hak eder ve nihai kararı her zaman okur verir.

Kitabınızın arka kapak yazısında “İlk kitabı Cıs’ta yer alan öykülerindeki orijinal anlatımıyla dikkat çeken Hakan Sarıpolat, yedi öyküye yer verdiği ikinci kitabı Şehri Terk Eden’de, ilk kitabındaki dili geliştiriyor (…) Belli belirsiz ülkelerde belli belirsiz insanların –heykellerin- kimi zaman heyecanlı kimi zaman kederli öykülerini, çarpıcı bir soğukkanlılıkla anlatıyor.” yazıyor. Buradaki ifadelerden hareketle sorayım: İkinci kitabınızda öncekine göre “dili geliştirmek” için neler yaptınız? “Çarpıcı bir soğukkanlılıkla” anlatmaktan ne anlamalıyız? Bunları açar mısınız?
Kendimi bir yazardan ziyade bir okur olarak görüyorum. Günümün belli bir saatini okumaya ayırıyorum mutlaka. Çok yoğun günlerimde dahi okumayı aksatmıyorum. Bir yazarın üslubunun ancak nitelikli okumalar ve kesintisiz yazma pratiğiyle demleneceğine inanıyorum. Kitabımın arka kapağındaki o ifade de sanırım bu disiplinden besleniyor; onu mutlak bir tespitten çok, yazın yolculuğuma dair bir temenni olarak kabul ediyorum. “Çarpıcı bir soğukkanlılıkla anlatıyor” ifadesi muhtemelen karakterlerimin yaşadığı sarsıntıları, bir gözlemci olarak büyük sıfatlara başvurmadan, olduğu gibi ve belki de biraz mesafeli bir yerden aktarmamla ilgili.
Benim Küçük, Titrek Hayvanım başlıklı hikâyenizde içinizdeki hayvan gibi soyut bir kavramı, içinizden çıkan gözle görünür bir canlı gibi anlatma yoluna gidiyorsunuz? Bu öyküde tasavvufun etkisi söz konusu mu? Olayı somutlamak, daha etkili bir gösterme, anlatma biçimi olduğu için mi bu yola başvurdunuz?
Duyguları nesneler veya hayvanlar aracılığıyla dışa vurmak, aslında edebiyatın en güçlü araçlarından birini, yani “nesnel karşılık” ilkesini kullanmaktır. Soyut bir acıyı anlatmak yerine, o acıyı masanın üzerinde duran kurumuş bir ekmek kırıntısına ya da bir hayvanın ürkek bakışına yüklediğinizde, okur o duyguyu sadece duymaz, aynı zamanda görür ve hisseder. Amacım bunu başarabilmekti.
“Nenemin geyik olduğu geceydi.” diye başladığınız Nenegeyik başlıklı hikâyeniz çok etkili bir cümle ile başlıyor. İlk cümle önemlidir derler özellikle romanda. Siz de öyküye bir cümle ile mi başlarsınız, ilk cümleyi mi ararsınız?
İlk cümleler benim için çok değerlidir; bir öyküye başlarken önce o ilk cümleyi ararım. Daha en başındayken okura o ‘kancayı’ atmak… Bunu başardığımı hissettiğim an, öykünün gerisi kendiliğinden gelir. Bazen finali en baştan vererek bir merak duygusu uyandırır, bazen de okuru saniyeler içinde olayın tam ortasına atarsınız. Durağan öykülerden pek hazzetmediğim için ilk cümlelerimle okuru yakalamayı ve sarsmayı hedeflerim.
Sıra dışı bir kurguya ve anlatıma sahip Nenegeyik başlıklı öykünüzü bir menkıbe gibi okudum ben daha çok. Nedir bu metnin öyküsü? Bilge bir nenenin anlatıldığı bu öykünün yaşanmışlıkla örtüşen yanları var mıdır?
Nenegeyik en sevdiğim öykülerimden biri ama inanın nasıl çıktığıyla ilgili herhangi bir fikrim yok. Zihnimde yer etmiş bir imgeden ya da okuduğum bir kitaptan sonra gelen ilhamla kaleme almış olabilirim. Bazı öykülerimin nasıl yazıldığını ben de bilmiyorum. Umarım bu sadece bana özgü bir durum değildir.
Varlığın içinde yokluğu idrak edemeyen insanın hikâyesini anlattığınız Çöplükteki Patron’da ütopik bir dünya çizmiş olsanız da işçilerin dünyasında hayatın gerçeklerini anlatıyorsunuz. Buradaki ana karakter masumluğunu kanıtlamaya çabalıyor ve başarılı olamayıp intihar ediyor, acı bir son yaşıyor. Şehri Terk Eden başlıklı öyküde de adalet, hak arama, direniş, grev gibi konuları öne çıkarıyorsunuz. Sanatçı, yaşadığı dönemin resmini çizmekle sorumludur anlayışına karşın, çoğu kişi bu tür sosyal konuları ele almaya yanaşmıyor, içten içe kendini sansürleme gibi bir durumla karşı karşıya mıyız, bu konuda neler söylemek istersiniz? Sanatçıların masum insanların, ezilenlerin sesi olması gerekmiyor mu? Toplumcu edebiyat gündem dışında mı kaldı bütünüyle?
Bir yazar yaşadığı dönemi elbette kaleme alabilir fakat bunu toplumcu gerçeklikle yapmak zorunda değil. Aslolan kurmacadır. Metni bir manifestoya çevirme dönemimin çoktan bittiğini düşünüyorum. Yazar bağırmaz, taraf tutmaz; sadece işaret eder. Ortaya net bir gerçeklik koymaz. Okura çıkarımda bulunma ve kendi tarafını seçme hakkı tanır.
Oğuz Abinin En Zor Sorusu, Su Dedi başlıklı öykülerinizde günlük yaşamın içinden kişileri ve olayları anlatıyorsunuz? Klasiğe kaçan ama asıl öykü tadını veren metinler bunlar. Bu olayları öyküleştirme sürecinizden söz eder misiniz?
Oğuz Abinin En Zor Sorusu öyküsünü nasıl yazdığımı hatırlıyorum işte. Hayatım boyunca hep küçük yerlerde yaşadım. Babanın oğluna, onun da oğluna devrettiği bakkallara alışkın biriyim. Her sabah uğradığım bakkalda tanıdım Oğuz abiyi. Öyküde nasıl çizdiysem hayatta da öyle kendisi. Durmadan soru soran biri. Gündelik yaşantımda karşılaştığım insanların öykülerini yazmak huyum değildir ama konu bulmakta zorlandığım bir dönemden geçerken kafamda bir şimşek çaktı ve neden olmasın dedim. Ama bu karakteri bir kurgunun içine yerleştirmeliydim. Film izlemek hayatımın önemli bir parçası. Onlardan çok şey devşiririm kendi metinlerime. Bir filmdeki yan karakter zihnimde dönüp duruyordu uzun zamandır. Oğuz abiyi bu dünyanın içine sokup yeniden resmettim. Bu öykü de böylece oluşmuş oldu.
Su Dedi ise uzun yıllarımı alan bir öykü oldu. Elbette aralıksız değildi uğraşım ama sık sık dönüp bu öyküye baktım. Bazen bir kelime girdi, bazen bir kelime çıktı. Artık serbest bırakmam gerektiğini düşündüğüm bir zamanda da dosyama dahil ettim öyküyü.
Gölge başlıklı öykünüzü bitirdiğimde “Hayat bu mu?” diye sordum kendime. Bir kadının acıları, erkek barbarlığı, anılara dönüş gibi birçok konuyu ele alıyorsunuz? Size de sorayım: Hayat bu mu? Bu kadar acı mı hayat, yoksa birileri bu hayatı yaşanılmaz mı kılıyor? Öykünüz bu acılardan mı besleniyor, yoksa bu acılar kendini mi yazdırıyor?
Evet, hayat böyle bir şey. İyi de var, kötü de. Mutluluk da var hüzün de. Yazar olarak amacımız bunu resmetmek değil mi zaten? Bazen okuduğum ya da duyduğum bir habere inanamıyorum. İnsanın bu kadar kötü, hayatın bu kadar acımasız oluşu beni derinden üzüyor. Gündelik yaşantımda kötüyü arayan, onunla beslenen biri değilim ama kalem tutuyorsak bunu da göstermeliyiz okura.
Kitapta her biri diğerinden başarılı öyküler var. Bunlar kitaba girmek için seçilenler mi, yoksa çıtayı hep yüksekte tutmaya mı çalışıyorsunuz?
Öncelikle güzel düşünceniz için teşekkür ederim. Çok az bitmiş öyküm var aslında. Yarım kalmış ya da son halini beğenmediğim onlarca öyküm var. Olmuyorsa olmuyor bazen, bunu öğreneli çok oldu. Öyküleri seçerken öykünün istediğim gibi olup olmadığını esas alıyorum. Bazıları, dosya bütünlüğünden bahsediyor. Bu bana çok anlamsız geliyor açıkçası. Her öykü ayrı bir dünya barındırıyorken bunların birbirine benzemesini nasıl bekleriz? Hatta bana bu durum vahim geliyor. Okuduğum bir öykü bir öncekine benziyorsa ya da benzer temayı işliyorsa zevk almıyorum ve bu işi gereksiz bir çaba olarak görüyorum.
Özel bir soru olacak ama ilk kitabınız İthaki Yayınları arasında çıkmış, sonra Can Yayınları’na geçmişsiniz. Bu süreç hakkında bilgi verir misiniz?
Günümüz şartlarında yazarlar sık sık yayınevi değiştiriyor. Bunu sağlayan birçok etmen mevcut. Yazmaya kalksam sayfalar sürer. Benim yayınevi değiştirme sebebim editörümün değişmesi oldu. Sonraki dosyam için dönüş alamayınca Can’a gönderdim dosyamı. Onlar da yayımlamak istediler. Hepsi bu.

















