H. G. Wells’in Düşünce Dünyasına Kısa Bir Yolculuk | Birkan Bayındır

Ocak 6, 2026

H. G. Wells’in Düşünce Dünyasına Kısa Bir Yolculuk | Birkan Bayındır

Herbert George Wells, 1866 – 1946 yılları arasında yaşamış ve yaşadığı dönemde yüzden fazla eser üretmiş, öğretmen, biyolog, edebiyatçı ve felsefecidir. Kendisini bir sanatçı olarak değil bir gazeteci olarak tanımlar. Bu tanımın altında o dönem çokça tartışılan “sanat sanat içindir” önermesini aşma iddiası vardır. Onun için eserleri insanları etkilemek için bir araçtır. 

Wells, döneminde henüz adı konulmamış bir edebiyat türünde de pek çok eser verir. Zaman makinesi, görünmezlik, zincirleme reaksiyon gibi çağında henüz tartışılmayan buluşları temel aldığı eserleri onun daha sonra Jules Verne ve Hugo Gernsback ile birlikte bilim kurgunun babası olarak anılmasına yol açar. Türün babalarından bahsetmişken onlardan yüzyıl önce yaşamış Mary Shelley’i anmamak olmaz. Çünkü o da Frankenstein adlı romanıyla bilimkurgunun mayasını çalmıştır.

Wells’e gelince bilim kurguyu doğuran eserlerini ve bu eserleri yaratan koşulları bir kenara bırakırsak edebiyatı, Virginia Woolf’un Bay Bennet ve Bayan Brown adlı eserinde Edward dönemi edebiyatı olarak adlandırılır ve eleştirilir.  Woolf, onların eserleriyle ilgili şu tespitte bulunur:

“Yine de bunlar çok tuhaf kitaplardır! Bazen acaba bunlara kitap dememiz doğru mu diye düşünürüm. Çünkü okurda son derece garip bir tamamlanmamışlık ve tatminsizlik hissi yaratır. Bu kitapları tamamlamak için bir şey yapmak gerekirmiş gibi gelir, mesela bir derneğe katılmak veya daha umutsuzu, bir çek yazmak gibi. Böyle bir şey yapıldığında huzursuzluk yatışır, kitap bitmiştir; rafa kaldırılabilir ve bir daha asla okunmasına gerek kalmaz.” s.17

Wolf’un bu sözlerindeki tamamlanmamışlık hissi belki de Wells’in ulaşmak istediği hedeftir. Onun başarısının bir göstergesi olarak da okunabilir. Kitaplarının yeniden okunmak istenmemesine gelince kendi adıma tekrar okuduğum kitapları olduğunu söylemek isterim. Woolf’un romana bakışı bir karakter yaratmak üstüne kuruludur oysa ki Wells, fikirlerin peşinde koşar. Örneğin, Körler Ülkesi’nde artık görme yetisini yitiren bir toplumun nasıl olabileceğini ve oraya bir kaza sonucu düşen gören bir insanın yaşayacaklarını anlatır. Körler ülkesinde tek gözü olan kraldır sözünü karşılar nitelikte bir bakışla bu romanın kahramanı da kendini içinde yaşadığı toplumdan üstün sayar ve kral olma hayalleri kurar. Bu hayalleri suya düşecektir ama mesele bu değildir aslında.

Körler Ülkesi, insanın dille kurduğu ilişkiyi farklı bir perspektifle yeniden kurmaktadır. Görmeyle ilgili sözcüklerin ve cümlelerin olmadığı bu kurgu dünyayı yaratan Wells, eserinde insanın dil ve düşünceyle kurduğu ilişkiyi anlatmaktadır. Belki de bu nedenle kendisinden sonra gelen G. Orwell tarafından çok sevilmiştir. Kendisi Wells’e olan hayranlığını dile getirir. Onun 1984 romanında dil çok önemli bir yerde durur. Bu defa bir kontrol aracı olarak. Bu esini Wells’e bağlamamız mümkündür çünkü ne de olsa edebiyat da sanat da insan da esin ve çevreyle büyür. Yoksullaştıkça kullanılan sözcük sayısının azalması, cümle biçimlerinin küfre kadar indirgenmesi gibi 1984 romanının azap dünyasında da düşünce kontrolü için dili tırpanlamak gereklidir.

Wells’e dönersek, çok yönlü bir kişiliğe sahiptir ve bunu eserlerine tam da istediği gibi yerleştirir. Bu nedenle çağını aşar ve günümüze kadar etkileri süren fikirler üretir. Nedir bize aktardıkları? Gelin hep birlikte bakalım:

Henüz adı konulmamış bir tür olduğundan bilim kurgu demeyeceğim ama Wells’inki gibi romanın merkezinde bir icadın yer aldığı eserlere dair üç şey belirtir. Anlatmaya bilinen dünyadan başlayın, sadece tek bir buluş yer alsın ve sonra onun etkilerini titizlikle, sıkı bir şekilde işleyin. Kulağa oldukça hoş ve basit geliyor öyle değil mi?

İlk ilkenin Joseph Campbell’in Kahramanın Sonsuz Yolculuğu’nda gösterdiği ve sıradan dünya olarak sunduğu yer olduğu çok net. Aslında burası, edebiyatın başladığı yer. Kurgu dünyanın ilk adımı, roman ve hikayenin ve hatta sinemanın çoğunlukla başlangıç noktası. Aynı zamanda yine Vladimir Y. Propp’un masal araştırmalarında bize sunduğu izleğin de bir başka hali. Üçü de hemen hemen aynı dönemin insanları. Hepsi edebiyata daha önce bakılmayan farklı bir gözle bakıyor. Bu gözle, aydınlanmanın bilimsel yöntemi edebiyatla buluşuyor. Böylece bin dokuz yüzlerde, bilim artık edebiyat sularında da yüzmeye başlıyor. Edebiyat artık sadece lirik ve etkili sözler, hayaller, kurgulardan ibaret büyülü ve gizemli bir alan olmayı bırakıyor. Sistemli biçimde araştırılabilir ve sonuçları genellenebilir bir bakış açısıyla da değerlendiriliyor. Evet, yıllar tam da bu kapının açıldığı yıllar.

Wells, sadece edebiyata dair düşünceler geliştirmekle kalmıyor. Yazıya döktüğü fikirler çok çeşitli. Mesela, Evrimsel Gerileme, evrimin her zaman ileriye doğru gitmediğini geriye doğru da işleyebileceğini söylüyor. Çağımızın getirdiği teknolojik konfor alanında, telefonuna bakmadan gideceği yeri bulamayan kitleler, acaba ileride bir tersine evrim yani Evrimsel Gerileme yaşar mı? Soruyu buraya bırakıp Wells’in tezlerinden bir başkasına geçelim.

Sınıf Çatışmalarının Biyolojik Sonuçları: Sınıflar arasındaki ayrım milyonlarca yıl sürerse insan türü de ikiye ayrılır diyor. Bu iki türü; Morlocklar ve Eloiler olarak adlandırıyor. Hatta bunu yaparken çocukluk anılarından beslendiği söyleniyor. Genetik tıp ve tüp bebek teknolojisindeki gelişmeler düşünülünce sınıf çatışmalarının biyolojik sonuçlarını gözlemlemek için milyonlarca yıl beklenmesine gerek kalmayacak gibi görünüyor. Beden faşizmi, yükselen sosyal medyayla birlikte şimdiden insanları ele geçirmeye başladı. 

Bir diğer teziyse Dünya Devleti fikri, öyle ki Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk’ta bu tezi değerlendiriyor ve gelecekte savaşsız bir dünya için gerekli buluyor. O günün şartlarındaysa uygulanmasını mümkün görmüyor.

Teknokratik Elit Yönetimi de Dünya Devleti tezini destekler nitelikte. Toplumun, bilimsel aklı kullanabilen, disiplinli bir yönetici elit tarafından yönetilmesi gerektiği fikrini savunuyor. Ben de tam burada, yazıma biraz bilim kurgu eklemek istiyorum. Bakarsınız ileride, yapay zekanın tam da böyle bir mantıkla yönetimi devraldığını görürüz. Böylece birden Teknokratik Elit Yönetim gerçeğe dönüşüverir. Tabii ki bu şuan sadece bir bilim kurgu oysa ki Wells, toplumcu bir bakışa sahip.

Faydacılık görüşüyle tam da bunu destekliyor. Bir şeyin değerini onun sonuçları ve hayata hizmet etme kapasitesi ekseninde değerlendirmekten bahsediyor. Çağın devrimi sayılan internete bu eksenden bakabiliriz ve tam da bu noktada bugün hemen tüm bilim insanları tarafından savunulur durumda olan küresel bir bilgi havuzu fikrini de ortaya atanın Wells olduğunu belirtebiliriz. Bilgiye erişim açıklığının o dönemde ileri sürülmesi ne kadar etkileyiciyse yine Wells’in coğrafi keşiflerle Afrika’nın tüm hazinelerine el koyan -ki insanları da dahil- Avrupa’yı istilacı olarak tanımladığını duymak da o kadar etkileyicidir. Bunun ne kadar büyük bir ters yüz etme eylemi olduğunu değerlendirmeyi size bırakıyorum.

Wells, dünyanın geleceğinin eğitim seferberliğiyle kurtulacak olduğunu savunur. Katılıyorum bu görüşüne. Ne de olsa silahla kurtarılamadığı aşikar. Şu gerçeklikte, sınırların olduğu bir dünyada, silahlar belki kaçınılmaz ama savaşların savaşları doğurduğu ve bin yıllardır yeryüzünde olan insanın birbirine dost ve düşman yetiştirilmesinin silah tüccarlerının cebini doldurduğunu da görmeyen kalmadı kanısındayım. Bir gün insan da diğer türler gibi kendi türünü öldürmemeyi öğrenir mi ya da bu özelliğini hatırlar mı bilinmez ama insanın aydınlık yanına yüzümüzü dönersek İnsan Hakları Evrensel Bildirisi de temellerini Wells’in düşüncelerinden alır.

Wells aynı zamanda, kadın ve erkek arasındaki uçurumların devasa boyutlarda  olduğu bir çağda kadınların eşitliğini savunmuştur. Döneminin katı Viktoryen ahlakına da karşıdır.

Bilimsel ve etik sorumluluk üstünde duran Wells’in atom bombasının fikir babası olduğunu duymuş muydunuz? Sanırım kendisi, insanın teknolojiyle yaratacağı korkunç yıkımlara karşı da Bilimsel ve Etik sorumluluk ilkesiyle insanlığı uyarmak istemiştir.

Benim en hoşuma giden düşüncelerinden biriyse nominalizm yani evrendeki her varlığın ve durumun “tek ve benzersiz” (unique) olduğu düşüncesidir. Bu fikrin temelini, “bir nehirde iki defa yıkanılmaz” diyen Efesli Heraklitos’a kadar sürebiliriz ya da tam da burada Oruç Arıoba’dan dizelere geçebiliriz. “Dünya / her belirlenme anında / hep belirsizliğin yeridir”

Gelelim bu yazı için son ve en ilgi çekici ilkelerinden birisine:

“Will to believe,” “inanma iradesi,” insanın eylemini motive eden ve hayata anlam katan “faydalı inançlarının” benimsenmesini meşru görmek olarak açıklanabilecek bu ilke edebiyatta olması gereken umut ilkesine ne çok benziyor değil mi?

Umudunuzun bol olduğu günler dileklerimle.

Yorum yapın