
Bazı kitaplar anlatır. Bazıları düşündürür. Bazılarıysa insanı kendi içinin karanlık odalarına kilitler.
Yedi Günlük Sessizlik tam da bunu yapan romanlardan. Gürültü çağında susmayı, kalabalıklar arasında kaybolmayı ve sevginin yokluğunda büyüyen yaraları anlatırken okuru rahatsız eden bir dürüstlükle konuşuyor.
Romanda sessizlik neredeyse canlı bir varlık gibi. Sizin için sessizlik neyi temsil ediyor?
Benim için sessizlik bir boşluk değil; yüzleşmenin ta kendisi. Bugün herkes konuşuyor ama kimse gerçekten duymuyor. Gürültü demokratikleşti, hakikat ise fısıltıya dönüştü.
Bu romanı yazarken sessizliği, karakterlerin maskelerini eriten bir ayna olarak düşündüm. İnsan sustuğunda kaçacak yeri kalmadığı için kendisiyle baş başa kalıyor. En korkutucu an da tam olarak bu kısım.
Cem’in annesi işitme ve konuşma engelli. Bu karakteri yazmak sizi nasıl dönüştürdü?
Dili susturup duyguları konuşturmak, yazarı iyi anlamda muhteşem alçaltıyor.
Annenin sessizliğini bir eksiklik olarak değil, bir üst bilinç hâli olarak kurmak istedim. Onu yazarken şunu öğrendim: Kalpten kalbe giden yol asla kelimelerden geçmiyor. O süreçte ben de daha az konuşan, daha çok hisseden birine dönüştüm.
Roman dijital bağımlılığa sert ama vaaz vermeden bakıyor. Sizce gençler en çok neyi unutuyor?
Durmayı… Böylesi bir hız çağında durmak fazlasıyla devrimci bir eylem. Zaten durmak da cesaret istiyor. Gençler filtrelenmiş hayatları izlerken kendi gerçekliklerini kaçırıyorlar. Dopamin deposu sanılan o mavi ekranlar artık yaşamın kendisinden daha canlı daha renkli geliyor. Hal böyle olunca insan kendi hikâyesine yabancılaşıyor. En çok da içindeki yaratıcı gücü ve bir bakışın taşıdığı o sessiz şiiri yitirip gidiyor.

Cem’in babası Şebap rahatsız edici bir figür. Onunla neyi görünür kılmak istediniz?
Şebap sevgisizliğin beden bulmuş hâli.
Ataerkil düzenin “otorite” diye kutsadığı duygusal şiddeti anlatmak istedim. Bazı babalar evin direği değil, evin karanlığıdır. Sevginin olmadığı yerde disiplin doğrudan zulme dönüşür. Şebap bunun canlı, rahatsız eden türden bir kanıtı.
Kara kedi romanda sürekli var. Simgesel bir anlamı mı temsil ediyor?
O hikâyenin dilsiz vicdanı.
Şebap’ın uğursuz saydığı kedi, aslında kendi iç karanlığının yansıması. Cem’in ise dünyayla bir türlü kuramadığı bağın en masum en sessiz tanığı. Görünmeyeni gören, hissedileni taşıyan adeta bir pusula.
Cem ve İpek’in ilişkisi mesafeli ve kırılgan. Bu bugünün gençliğini mi anlatıyor?
Aslında evet. Hangi coğrafyada hangi yaş grubunda hangi sosyo-ekonomik durumda olunursa olunsun ne yazık ki bugünün ilişkileri camdan yapılmış da her an kırılıp dağılacakmış gibi…
Cem ve İpek yakınlıktan korkan, bağlanmakla terk edilmek arasında salınan bir kuşağı temsil ediyorlar. Fiziksel bir temas hali var ama duygusal uçurum çok daha derinden. Onlar birbirlerine dokunmuyorlar; birbirlerinin yalnızlıklarına tutunuyorlar.
Romanda sık sık “birlikte ama yalnız” hâli karşımıza çıkıyor. Bu çağın temel duygusu bu mu?
Biraz sert olacak ama fikrimce çağın hastalığı bu…
Kalabalıklar içinde herkes telefonlar aracılığıyla bağlantıda ama kimse gerçekten temas halinde değil. Ne acı değil mi kendi yankı odalarımızda boğulurken, şikayet ederken gözgöze kurulan gerçek sağlıklı bir iletişim için adım atmamak ya da atmak istememek daha konforlu geliyor. Asıl trajedi yalnız kalmak değil; yalnızlığın bile paylaşılamaması.
Türkiye’de genç olmak romanda ağır bir arka plan oluşturuyor. Sizce bu ağırlık nereden geliyor?
Gençlik bu kitapta bir yaşam evresi değil, resmen dayatılan bir proje.
Bazıları kabul etmese de üniversite sınavı artık eğitim için değil, varoluş mücadelesi gibi bir şey haline geldi. Koca bir gelecek haftasonu yapılan birkaç saatlik sınava sıkıştırılıp gençlerin bugünü belirsiz yarınlara rehin ediliyor. Ruhlar test kitaplarının arasında sıkışırken bir de ekonomik darbe gençlerin canını okuyor. Oysa gençlik ertelenmemeli yaşanmalı değil mi? Gençlere güç ve sabır diliyorum.
Gerçek iletişim bugün hâlâ mümkün mü sizce?
Kalkanlarımızı indirdiğimizde mümkün. Bugün telefonlar aracılığıyla kurulanı iletişim sanıyoruz. Oysa gerçek bağ, kelimelerin sustuğu yerde başlar. Birinin sessizliğini okuyabilmek de büyük cesaret ister. Daha az ekrana, daha fazla gerçek temasa ve gözgöze kurulan daha çok suskunluğa ihtiyacımız var.
Bu kitabı bitiren okur zihninde ne kalsın isterdiniz?
Şu soru: “Ben en son ne zaman kendi içimdeki gürültüyü susturup bir başkasının sessizliğini dinledim?”
Belki de insanı insan yapan cevap tam orada saklıdır.
















