
Kalem onu tutan elin cinsiyetini bilmezdi. Ya da bilse bile önemsemezdi. Çünkü onun tek bir derdi vardı; o da aldığı ışıktı. Lakin kadının eline geçtiğinde üzerine vuran karanlık bir gölgeden fazlası değildi. Her daim elindekini çeken, aklına çöken ve yüzünü örten bir karanlık. Hem de o yüz hep gözümüzün önündeyken. Başımızı ne yana çevirsek görmek mümkündü. En meşhur sanat eserlerinin tepesindeydi o. Bazen de sokak, sokak dizili afişlerde…
Tabii asıl sorunun da burada başladığı bir gerçekti. Sanki kadının sureti vardı ama adı yoktu. Haliyle adı olmayanın imzası da yok sayılıyordu. Bir kadın için var olma savaşı asla zaman, mekân tanımıyordu. Yüzyıllar geçmesine rağmen hala sokakta özgürce yürüyebilme kavgası vermek, elbette elindeki meziyetlere de engel olmadan bırakmıyordu. Yazmak da onların içinde hesabı en son sorulacaklar arasındaydı.
“Kadın toplumda neredeyse edebiyatta da oradadır” demişti Adalet Ağaoğlu. Ve bugün de ilk dediği günkü kadar haklıydı. Yazan bir kadındı o ama bunun sadece basit bir cinsiyet durumu olduğunu biliyordu. Sevim Burak ise yazarlığı, insanlık gururunu kurtarabilme aracı olarak görüyordu. Ve “İkinci bir kader gibi sığındığım hikâyelerim beni başkalarından saklar” diyordu. Ama yazdıklarını saklamaması gerektiğini bilmişti. Tıpkı Sevgi Soysal, Leyla Erbil ve Duygu Asena gibi. Hatta onlardan çok önce o yoldan geçen Halide Edip gibi…
Evet, kadınlar artık yazarken daha özgürdü. Fakat satırlarının altındakiler hala bu hayata karşı verilen savaşın izlerini taşıyordu. Hem de hayat bizzat onunla başlamışken. Fakat kadının yeri ev demişti hayatın dümenine geçenler. Oradan çıkması da en büyük günahlardandı. Onlara biçilen rol belliydi. Evlilik müessesinin çatısı altına girip, annelik makamına oturmaktan yüce ne olabilirdi ki? Bir kalem, kadınlara toplumdan dışlanmaktan başka ne vadedebilirdi? Hem zaten o toplum değil miydi en büyük kadın yazarları bile saklanmak zorunda bırakan?
Bugün adı her yerde kocaman harflerle yazılan Jane Austen dahi kitaplarını kapağında bir hanımefendi tarafından yazıldı diyerek bastırmıştı. Ki bu o yılların en cesur adımlarındandı. Onun kadar cesur olamayıp, erkek mahlasıyla yazan George Eliot da kimliği ve yaşantısı öğrenilince taşraya kaçmak zorunda kalmıştı. Virginia Woolf ise evlenip, kendi matbaasını kurarak yazarlığını güvenceye almıştı. Onların açtığı kapıdan daha az sıkıntıyla geçen Simone De Beauvoir ve Anais Nin gibi isimler de hep parmakla gösterilip durmuşlardı. O kapıya hiç varamayanlarsa, asla basılmayacak kitaplarının kahramanlarıyla baş başa kalmışlardı.
Hiç basılmayacak kitaplar, mürekkebi tarihten var olmamışçasına silinen kahramanlar… Bir yanda da var olsa bile adı anılmayanlar. Kadın yazarların adını anmayanlar, Dickens’dan ya da Dostoyevski’den bahsederken erkek yazar demezlerdi. Picasso’nun, Dali’nin resimlerine cinsiyet biçmezlerdi. Ama kadının yaptığı herhangi bir işten bahsederken cinsiyetini belirtmek elzemdi. Çünkü o kadın onların oyun sahasına girmeyi becermişti. Bunun için de hemen işaretlenmesi gerekirdi. Bir de tabii hakkının karşılığını asla alamaması…
Zaten bugün bile ortadan kalkmamıştı bu adaletsizlik. Ama bu asla ondaki bir yanlışlığın ya da yetenek eksikliğinin sonucu değildi. Bu özellikle yapılmış bir saldırının sonucuydu. Hala yasak bir elmanın intikamını almaya çalışanların adaletsiz oyunu…
Bu oyunu ilmek, ilmek işleyenler, elbette oyun sahalarına giren kadınları nasıl sınırın dışında tutacaklarını da hesap etmişlerdi. Bunu da gerek varlıklarını, gerekse yaptıklarını kısıtlayarak başarmışlardı. Önce okumasına izin vermemişlerdi. Sonra da okuduğunu eleştirmişlerdi. Ondan sonra da sadece okuduğu gibi yazıyor demişlerdi. Edebiyatta en çok deneyimsizliklerinden vurulmuştu kadınlar. Evet, Tolstoy gibi cephe yüzü görmemişlerdi. Dostoyevski gibi yeraltına inmemişlerdi. Victor Hugo gibi Paris’in arka sokaklarını bilmezlerdi. Hatta okula bile gitmemişlerdi. Ama bu bir tercih meselesi değildi. Ki hala da pek çok coğrafyanın gerçeğiydi. Tabii yapanların bunu kabul edecek cesareti yoktu. Çünkü yarattıkları eserin sorgulanması gibi bir alışkanlığa sahip değillerdi. Fakat kadınların hayatını söndürmek gibi bir alışkanlıkları vardı. Hatta erkek yazarlar da isteyerek ya da istemeyerek buna uymuştu. En meşhurlarının elinden çıkan Anna Karenina, Madam Bovary, Bihter Ziyagil ve hatta son günlerin popüler kahramanlarından Füsun Keskin’in ölmesi hiç de tesadüf sayılamazdı. Galiba onlar da kadınları en çok yokluğunda seviyordu.
Sayfa dışında ise kadını yok etmenin pek çok yolu vardı. Yaptıklarını görmezden gelmek de bunun en kolayıydı. Bugün dahi görülmüyordu kadınlar. Duyulmuyorlardı. Bu sayede de birileri geceleri rahat rahat uyuyordu. Fakat sonsuza kadar böyle uyumalarının imkânı yoktu. Çünkü kadınlar hiç uykuya dalamadıkları günlerin sabahındaydı. Haberlerde hemcinslerinin katledilişini izliyor, işyerlerinde hakkı yeniyor, evinde rahat yüzü görmüyordu. Değil yazmak, yaşarsa kendini şanslı sayacak hale gelmişti.
Yaşamayı unutturdukları kadınların ağrılığı var her daim üzerimde. Kalkması için de o kadınların zamanında kurtlarla koştuğunu hatırlaması lazım. Hatırlamaya önden başlayanlarınsa kalemine sahip çıkması. En azından kendi ışığını kapamaması.


















