
1961’de imzalanan işgücü anlaşması ile Almanya Türkiye’den gelecek işçiler ile savaşta ağır darbe almış sanayisini yeniden güçlendirip eski haline getirmeyi planlamış. “Gastarbeiter” yani “misafir işçi” olacakları, bir süre sonra Türkiye’ye geri yollanacakları düşünülmüş. Bu anlaşmayla birlikte Almanya’ya yoğun bir işçi göçü başlamış ve kısa sürede büyük bir Türk diasporası oluşmuş. Üstelik bu göç, kalıcı yerleşime dönüşmüş. Yabancılaşma, dil sorunu, ağır çalışma koşullar, aile parçalanması, kültürel çatışma, önyargılar gibi sorunlar öne çıkmış.
Bu göç ve ardından yaşananlar da 1960’ların sonundan itibaren Almanya’daki Türkler arasında “Birinci kuşak göçmen yazını” ya da “Gastarbeiter edebiyatı” diye adlandırılan bir edebiyat akımı çıkmasına yol açmış. İlk kuşak yazarlar çoğunlukla işçi olarak Almanya’ya giden ya da bu deneyimi doğrudan gözlemleyen kişiler. Belgesel niteliği ağır basan, tanıklık edebiyatı karakteri taşıyan bir edebiyat anlayışı oluşmuş. Bu dönemin metinlerinde estetik kaygıdan çok “anlatma ihtiyacı” ve “kendini ifade etme zorunluluğu”nun belirleyici olduğu belirtiliyor.
Gastarbeiter edebiyatının en önemli teması “arada kalmışlık” duygusu. Kalıcılaşanların, Türkiye ile Almanya arasında bölünmüşlük, geleneksel değerler ile modern Avrupa yaşamının çelişkileri, dil sorunu “Türkçe mi Almanca mı?” ve kimlik sorunu “Türk müyüm, Alman mıyım?” gibi sorunlar bu edebiyata da yansımış.
Birinci kuşak Gastarbeiter edebiyatı “gerçekçi” bir anlayışta, aralarından bazılarını “toplumcu gerçekçi” diye de tanımlamak mümkün. Biçimsel olarak sade, doğrudan dil kullanımı, yer yer yöresel söyleyişler ve anlatı ile anı arasında kalmış bir anlatım dikkati çekiyor. Misafir işçi yazarların metinleri yeni ve görünmeyen bir dünyayı açığa çıkarıyordu ve Alman kamuoyu için “bilgilendirici” bir işleve sahipti, bu nedenle de ilgi gördü. Edebi yanlarından çok sosyolojik olarak değerlendirildi.
Zamanla Gastarbeiter edebiyatı dönüşüyor ve işçi anlatısı kimlik anlatısına evriliyor. Türkçe yerine Almanca yazmak tercih ediliyor. İlk metinler belge niteliğindeyken zamanla estetik açıdan zenginleşiyor ve edebi nitelik daha çok ağır basıyor. Bu aşamada kaleme alınan eserler “göçmenlerin edebiyatı” olmaktan “göçün edebiyatı”na dönüşüyor. Ama Almanya edebiyatının bir parçası haline gelemiyor. Türk edebiyatı içinde de sayıldıklarını söylemek zor. Günümüz deyimiyle hibrit bir edebiyat ve maalesef kimseye yar olamıyor, iki arada bir derede kalıyor. Çünkü bu edebiyat ne tamamen Türk, ne tamamen Alman’dır.
Bekir Yıldız, Gastarbeiter edebiyatının kurucu isimlerinden. Türk edebiyatının önemli adlarından ama Almanya’da işçi olarak çalışmış ve deneyimini doğrudan yazıya taşımış. Ağır çalışma koşulları, yalnızlık ve sınıfsal sömürü temalarını toplumcu gerçekçi bir bakışla yalın ve sert bir üslupla öykülerine yansıtmış. Daha geç bir örnek olarak da Fakir Baykurt var. Türk edebiyatının büyük bir ismiyken siyasi nedenlerle göç etmek durumunda kalınca Köy Edebiyatı’ndan gelen birikimini göç ve göçmenlik bağlamına taşımış.
Güney Dal hem Türkçe hem Almanca yazan bir yazar olarak öncü isimlerden. Biyografisinde “Romanlarında, varolma biçimlerini ve kimlik konumlamalarını oluşturmaya çalışan trajik kahramanları ve tipleri, verili dille oynayarak sunar,” diye değerlendiriliyor. Göçmen deneyimini daha bireysel ve içsel bir düzlemde işlemesi ve postmodern anlatım tekniklerini kullanması ile dikkati çekiyor ve farklılaşıyor.
Gastarbeiter edebiyatının dikkati çekmesinde bazı Türkiye göçmeni yazarların Almanca yazması önemli bir etken. Aras Ören Almanca da yazan ilk önemli Türk yazarlardan. Gastarbeiter edebiyatını modern ve deneysel bir düzleme taşıdığı belirtiliyor. “Almanya’daki işçi göçlerini, bu aileleri ve bireyleri,yabancılaşma problemlerini psikolojik olarak özellikle kendi gözlem ve anılarından yararlanarak ortaya koymasına” dikkati çekiliyor. Aysel Özakın, Yüksel Pazarkaya da listeye eklenmeli. Daha geç örnekler olarak 1991 yılında “Hayat Bir Kervansaray” adlı romanı ile Avusturya’da verilen Ingeborg Bachmann Ödülü’nü kazanan Emine Sevgi Özdamar, sokak dilini kullanması ve sert, politik, enerjik üslubu ile Feridun Zaimoğlu, bellek, tarih ve kimlik üzerine yoğunlaşan, entelektüel ve denemeci bir çizgide değerlendirilen Zafer Şenocak hemen aklıma geliyor. Zaten bu yazarlar artık “gastarbeiter edebiyatı” olarak değil Alman edebiyatının içinde değerlendiriliyor. Çünkü, 1980’lerden sonra “Gastarbeiter edebiyatı”nın Almanya’da görünürlüğünün azaldığı ve büyük ölçüde “okunmaz” hale geldiği, “Gastarbeiter edebiyatı”nın tarihsel işlevini tamamladığı düşünülüyor. Çünkü 1980’lere gelindiğinde göçmen işçiler ve yaşamları artık “bilinmeyen bir gerçeklik olmaktan çıkmış.” Çünkü 1980’lerden itibaren göçmenler kalıcı hale gelmiş, ikinci kuşak Almanya’da doğmuştu.
Bu metinlerin belgesel değeri sürüyordu, ama okur açısından cazibesi azalmıştı, “edebî açıdan yetersiz” ya da “fazla düz” bulunuyorlardı. Bu değişimde 1980’lerde Alman edebiyat ortamında, postmodern tekniklerin, dil oyunlarının, kurmaca bilincin öne çıkmaya başlamasının da etkili olduğu düşünülüyor. Gerçekçi eserler tümüyle okunmaz, ilgi çekmez olmaya başlamış. Onun pek bilinmeyen parçası olarak göçmen işçi edebiyatı da bu ilgisizlikten payını aldı diye düşünülüyor. Sonuç olarak, göçmen yazarlar ancak “yüksek estetik düzey” yakaladıklarında yayımlandı. İşçi merkezli, tanıklık temelli anlatı yerini çokdilli, çokkatmanlı, estetik olarak daha karmaşık göç edebiyatına bıraktı.
“Gastarbeiter Edebiyatı”nın tamamen unutulduğunu düşünürken son yıllarda Almanca yazan Türkiye kökenli yazarlara yoğun ilgi gösterilmeye başlanmasının ilgimizi çekmemesi imkansız. Artık bu yazarlar “kenar”da değil, Alman edebiyatının merkezinde olarak değerlendiriliyor. Bu ilginin temel nedeninin Alman toplumunun kendini yeniden tanımlama ihtiyacı olduğu düşünülüyor. 1990’ların başında duvarın yıkılması ile Almanya “tekil, homojen bir ulus fikrinden uzaklaşır, çokkültürlü bir toplum gerçeğiyle yüzleşir” diye değerlendiriliyor. Bu noktada da Türkiye kökenli yazarların Almanya’nın “yeni hikâyesini” anlatan seslerden biri haline geldiği düşünülüyor. Bu yazarların hem içeride (Almanya’da yaşayan) hem dışarıdan (kültürel mesafeye sahip) bir bakış sundukları belritiliyor ve bu çift perspektifin ironiyi, eleştiriyi, kültürel çözümlemeyi zenginleştirdiği belirtiliyor.
Öncü bir yazar olarak Emine Sevgi Özdamar’da görüldüğü gibi Almanca “standart” biçimiyle değil Türkçeden gelen imgelerle yeniden kuruluyor ve ortaya melez (hibrit), şiirsel ve deneysel bir dil çıktığı, bunun da Alman edebiyatına “yeni bir estetik enerji” kazandırdığı belirtiliyor. Üstelik kimlik, aidiyet ve göç gibi temaların evrenselleşmesi ile bugün göç sadece Almanya’ya özgü bir mesele değil, küresel bir deneyim. Bu nedenle bu yazarların eserlerinin geniş bir uluslararası okur kitlesine hitap edebileceği düşünülüyor ki Dünyanın en büyük yayıncılık sektörlerinden olan ve kültür ihraç eden Almanya için bu tip yazarlar çok daha önemli. “Bugünkü ilgi, basitçe “göçmen yazarlara ilgi” değildir. Daha derin bir dönüşümün sonucudur: Alman edebiyatı artık ulusal değil, transkültürel bir edebiyattır” diye yorumlamış bir eleştirmen. Türkiye kökenli yazarlar ise bu dönüşümün öncüleri, dilin sınırlarını zorlayan yenilikçiler, modern Avrupa kimliğinin anlatıcıları olarak değerlendiriliyor.
Türkiye kökenli yazarların Alman edebiyatındaki başarısına ilk dikkatimi çeken eserleri Almanca’ya da çevrilen yazar arkadaşım Yavuz Ekinci olmuştu. Frankfurt Kitap Fuarı’na gittiğimde bu yazarlara daha dikkatle baktım. Fatma Aydemir, Deniz Ohde, Necati Öziri, Dinçer Güçyeter, Dilek Güngör, Cemile Şahin, Yade Yasemin Önder, Özlem Özgül Dündar, Yasemin Polat, Şehnaz Dost, Beliban Stollberg gibi yazarların eserleri Almanya’nın önemli yayınevlerinden yayınlanıyor. Polisiye yazan da var, deneysel arayışlarda olan da, şiir, deneme, senaryo üreten de, mizah yapan da… Sonra bu kuşaktan Deniz Utlu’nun “Savrulanlar” (2017, Ayrıntı yay.) romanı Türkçeye çevrilince somut örnek olarak merakla okudum (“Boşluğa düşüşümü anlattım” ).
Geçen yıl Frankfurt Kitap Fuarı’na gittiğimde Almanya’daki Türk basınının duayen isimlerinden Halit Çelikbudak ağabeyle şehir merkezinde dolaşırken yolumuz bir kitapçıya düştü. Kitapçıda Türkiye kökenli yazarlara özel bir stand ayrıldığını görünce sohbet konumuz bu yazarların başarısı oldu. Halit Ağabey, bu yazarları yakından izliyor, bir çoğunun kitaplarını da okumuş. Bir başarı olduğu düşüncesine katılıyor ama bu çıkışın geçici olabileceği endişesini de taşıyor. 60’ların misafir işçilerini tanımayan, onlar hakkında yazılan eserleri okumamış olan yeni kuşak Alman okur için ilgi çekici eserler olduklarını ama bunun bir moda olarak geçip gidebileceğini de söylüyor. Türkiye kökenli yazarlara ve eserlerine nasıl eleştiriler getirildiğine bakmamı öneren de o oldu.
Özellikle 2000 sonrası edebiyat piyasasında yayınevleri ve ödül mekanizmaları göçmen yazarları, Türkiye kökenlileri aktif biçimde desteklemiş. Bunun aslında bir kültür politikası olduğu da belirtiliyor ama “Piyasa tarafından biçimlendirilmiş edebiyat” olduğu da düşünülüyor. “Bu metinler gerçekten estetik değerleri nedeniyle mi öne çıkıyor? Yoksa “çokkültürlülük politikası”nın bir sonucu mu?” sorusunu sormuşlar. Alman yayıncılığında “egzotizm ve kimlik pazarlaması”nın alışıldık bir tavır olduğunu, daha önce başka kültürlere uygulandığı gibi Türkiye kökenli yazarların “farklılıklarını” öne çıkararak okunur hale getirildiğini düşünenler de var.
Temel eleştiri; “Göç teması tekrara düştü”. “Türk-Alman aile hikâyesi”nin bir tür “formüle dönüştüğü”nü belirtiyorlar ve bu durum bazı Alman eleştirmenlerce “tematik daralma” ve “beklenen hikâyeyi yazma” şeklinde değerlendiriliyor. “Kültürel çatışma, aile içi baskı ve kuşak çatışması, “Doğu-Batı gerilimi” gibi temaların okur beklentisine uygun biçimde sunulduğu belirtiliyor. “Göçmen deneyimi egzotik bir malzemeye indirgeniyor” da denmiş. “Bu yazarlar eleştiriden korunmaktadır,” diyen de var. Siyasi kayırmacılık olduğunu, bu metinlerin bazen estetik değil, politik nedenlerle övüldüğü de belirtiliyor. Özellikle Emine Sevgi Özdamar sonrası gelen dilsel deneyler için Almancanın bilinçli olarak bozulduğu izlenimi veren “melez dil”in bazen yapay geldiği de yazılmış. Bu durum “estetik yenilik” değil “stilize edilmiş yabancılık” olarak yorumlanmış.
Türkiye kökenli yeni kuşak mizah ve ironi kullansa da, göçmenlerin hâlâ çoğunlukla mağdur, dışlanmış ve travmatik figürler olarak temsil edildiğini düşünüyorlar. Bu da “Yeni edebiyat, eski mağduriyet anlatısını farklı biçimde sürdürüyor” eleştirisini getirmiş. Türkiye kökenli yeni kuşak Almanca yazmasına rağmen “Bu edebiyat Alman mı, Türk mü?” diye de soruluyor. Bu “aradalık” bir zenginlik değil “aidiyet eksikliği” olarak da değerlendirilmiş.
Özellikle Emine Sevgi Özdamar’ın Georg Büchner Ödülü kazanması gibi gelişmelerden sonra bazı yazarların çok hızlı biçimde “büyük yazar” ilan edildiği, bu tanımlamaların eleştirel süzgeçten yeterince geçmediği belirtilip “Hızlı kanonlaşma” eleştirisi de getirilmiş.

Bütün bu yazılanları okuyunca, 2000 sonrası Türkiye kökenli yazarların ve Almanca yazdıkları eserlerin fazla görünür olduğu için eleştirilmesinin bu edebiyatın artık “kenarda” değil tam merkezde olduğunu kanıtı olarak görülebileceğini düşündüm. Ciddiye alınıyor, önemseniyor, o nedenle de eleştiriliyorlar.
Haklı olarak, “Bayram değil seyran değil, bu konu nereden aklına geldi” diyeceksiniz. Her zaman yenini peşinde olan, Dünya edebiyatına açık Türk yayıncılar uzun süredir bu gelişmelere yani Türkiye kökenli yazarların ve Almanca yazdıkları eserlere ilgi göstermedi. Bu yazarların birçok dile çevrilmiş olması bile bir ölçüt sayılmadı. Deniz Utlu gibi yazarların kitaplarının Türkçede yayınlanması acelecilik olarak görüldü ve temkinli karşılandı.
Fatma Aydemir’in Cinler’i 2022’de ciltli olarak Hanser, 2024’de cep kitabı olarak DTV’den yayınlanmış, Der Spiegel dergisinin son 100 yılda Almanca yazılmış en iyi 100 roman seçkisinde yer almış, 2022 Alman Kitap Ödülü kısa listesine seçilmiş, Der Spiegel’in çok satanlar listesine girmiş, Goodreads kayıtlarına göre 15 dile çevrilmiş. Aydemir’in ikinci romanı olan Cinler’in nihayet Türkçeye çevrilip İletişim Yayınları’nca yayınlandığını görünce bu konuya dönmek ihtiyacı duydum. Çünkü, Fatma Aydemir’in Cinler’i hem satış başarısı hem de içeriği açsından sözünü ettiğim konuları, sorunları tam anlamıyla temsil eden bir eser.
















