Yüksek lisans eğitimime başladığım 2010’dan bugüne, sık sık “akademik camia”nın mevcut “edebiyat ortamı”yla olan bağını sorgularım. Üniversite yıllarımda, “Akademisyenler araştırıyor, yazıyor da bunları kim okuyor acaba?” diye kendi kendime sorduğum çok olmuştur. Üniversiteden hocam Doç. Dr. Bilal Elbir’in teşvik ve destekleriyle bu camianın içine girdikten sonra, yıllar önce kendime yönelttiğim bu soruların çarpıcı gerçekliğiyle karşılaştım: Yazdıklarımızı —neredeyse— kimse okumuyordu. Buradaki “neredeyse” ayrımım, alana büyük değer ve anlam katan kıymetli akademisyen hocalarımız içindir.

Yıllar sonra Marmara Üniversitesi’nde yüksek lisans ve doktora eğitimimi tamamlayıp “akademik çalışmalar”ın içine gömüldüğümde, lisans yıllarımda sorduğum soru yeniden zihnimi tırmalamaya başladı. Özellikle danışman hocam Prof. Dr. Sema Uğurcan başta olmak üzere, Prof. Dr. Emel Kefeli ve Prof. Dr. Bâki Asiltürk’ün “akademik zemin” ile “edebiyat ortamı” arasındaki bağı güçlendirmek adına ne denli anlamlı çabalar verdiklerine yakından şahit oldum.
Edebiyat ortamı derken neyi kastediyorum? Popüler edebiyatla ya da aktüel konularla akademik bağ kurma çabası değil anlatmak istediğim. Yeni Türk edebiyatının —en genel anlamda 1860’ta Şinasi ve Agâh Efendi’nin çıkardığı Tercüman-ı Ahval ile başlayıp günümüze uzanan Batı etkisindeki edebiyat çizgisinin— 1950’lerde “tıkandığı” yenilere mesafeli yaklaşılması yönündeki “eğilimi” kastediyorum. Prof. Dr. Handan İnci bu süreyi Tanpınar’a kadar uzattı. Onun akademik vizyonu, Tanpınar başta olmak üzere pek çok yazarın dar akademik çevrelerden çıkıp daha geniş bir okur kitlesine ulaşmasını sağlamıştır.
Bayram vesilesiyle Prof. Dr. Bâki Asiltürk hocamla yaptığımız bir sohbet sırasında bu konuyu yeniden ele aldık. Bâki hocam, akademik kitap ve makale okuma eğiliminin son yıllarda kaliteli film izleme eğilimine evrildiğini; bunda hem akademik yayınların niteliğindeki düşüşün hem de değerli çalışmaların yalnızca akademik dergilerin sayfalarında kalmasının etkili olduğunu ifade etti. Ve işte o eski soru, yıllar sonra yeniden karşıma çıktı: Bunca çabayla yazılan akademik çalışmaları okuyan var mı?
Edebiyat araştırmaları: birikim mi, yığılma mı?
Bu sorunun izini sürmek için küçük bir araştırma yaptım. TÜBİTAK ULAKBİM tarafından yürütülen ve Türkiye kaynaklı akademik dergilerin elektronik ortamda yayımlanmasını sağlayan DergiPark sisteminde yaklaşık 2400 aktif dergi bulunduğunu tespit ettim.
═══════════════ SONUÇ ═══════════════
Toplam dergi : 2417
“Hakkında” kısmında “edebiyat” geçen : 234 (%9,68)
Oran : %9,65
═════════════════════════════════════
Bu dergilerin “hakkında” kısmında “edebiyat” teriminin geçmesi, edebiyat alanında yayın kabul ettiklerini göstermektedir. Buna göre edebiyat alanındaki dergilerin oranı yaklaşık %10’dur ve bu sayı yaklaşık 234 dergiye karşılık gelmektedir. Bir adım daha ileri giderek, bu dergilerden kaçının ulusal düzeyde en prestijli indekslerden biri olan TR Dizin’de yer aldığına bakalım:
═══════════════ SONUÇ ═══════════════
DergiPark (aktif) Toplam dergi : 2417
TR Dizin’de listelenen : 886 (%36,66)
“Hakkında” kısmında “edebiyat” geçen : 234 (%9,68)
TR Dizin + Edebiyat : 90 (%3,72)
═════════════════════════════════════
Edebiyat alanında çalışma yapmak isteyen araştırmacılar, TR Dizin kapsamında yayın yapmak istediklerinde yalnızca yaklaşık 90 dergiye yönelmek durumundadır. Bu, üzerinde ciddi biçimde düşünülmesi gereken bir tablodur. Zira ulusal düzeyde “en üst” kabul edilen bu indeks kapsamında yer alan dergilerin yalnızca %3’ü edebiyat araştırmalarını kapsıyor.

Konuyu sayısal açıdan biraz daha açalım. DergiPark’ta yer alan bu 234 derginin yılda ortalama üç sayı çıkardığını ve her sayıda ortalama 15 makale yayımlandığını varsayalım:
Bir yılda yayımlanan edebiyat temalı akademik çalışma sayısı yaklaşık olarak:
234 × 3 × 15 = 10.530
Aynı hesaplamayı TR Dizin kapsamındaki dergiler için yaptığımızda:
90 × 3 × 15 = 4.050
Yani Türkiye’de her yıl yaklaşık 4 bin “en üst düzey” kabul edilen edebiyat temalı akademik çalışma yayımlanıyor. Aylık ortalama ise yaklaşık 333 makale.
Sayılara boğmak değil niyetim. Hiçbir önyargı taşımadan soruyorum: Her yıl binlerce akademik çalışma… Peki sonuç? Bu çalışmaları kim okuyor? Kim gerçekten sonuna kadar okuyor? Kaçı yalnızca dipnotlarda alıntılanmak için “göz gezdiriliyor”? Bu çalışmalar edebiyatın düşünsel gelişimine nasıl bir katkı sunuyor? Bu çalışmalar yeni bir kavrayış mı üretiyor, yoksa mevcut bilgiyi farklı cümlelerle yeniden mi dolaşıma sokuyor? Bir metni gerçekten yeniden düşündürüyor mu akademik makaleler, yoksa yalnızca akademik yükümlülükleri mi yerine getiriyor?
Yazılanlar, akademi dışındaki okura ne kadar ulaşıyor? Bir romancı, bir şair, bir editör bu çalışmalardan haberdar mı? Ya da daha temelden soralım: Bu çalışmalar edebiyatın kendisine mi sesleniyor, yoksa yalnızca akademik sistemin kendi iç döngüsüne mi? Her yıl artan bu üretim, bir birikim mi oluşturuyor, yoksa sessizce yığılan bir arşiv mi? Bu metinler gerçekten okunmadığında, varlıklarını ne meşrulaştırıyor?
Son 25 yılda yaklaşık 100 bin “ciddi” akademik çalışma yayımlandı. Peki bu birikim nasıl bir ilerleme doğurdu? Bu çalışmalar kimlerin zihninde yeni kapılar açtı?
Okunmayan bir metnin bıraktığı miras…
DergiPark verilerine bakıldığında, bu çalışmaların okunma ve indirilme oranlarının toplam üretimin yarısını dahi geçmediği görülüyor. Yıllar önce Haydar Ergülen’le yaptığımız bir sohbeti hatırlıyorum: “Şairler şiir değil, niyet okuyor,” demişti. Bugün benzer bir soruyu sormak gerekiyor: Akademisyenler gerçekten birbirlerini okuyor mu?
Aylarca, bazen yıllarca süren bir emeğin ürünü olan çalışmalar, çoğu zaman DergiPark’ın kendi içinde yankılanan “akademik” çevresini dahi aşamıyor. Sorular ise dağılmıyor; aksine, zamanla çoğalıyor ve daha ısrarcı bir hâl alıyor.
Bu noktada insan ister istemez şu ikilemle karşı karşıya kalıyor: Yapılan şey, edebiyatın yaşayan damarlarına temas eden bir düşünsel çaba mı, yoksa giderek daha kurumsallaşmış bir “tespit” ve “kayıt” faaliyeti mi? Her yıl üretilen binlerce “nitelikli” çalışma, edebiyatın canlı dolaşımına karışmak yerine çoğunlukla raflarda ve veri tabanlarında kalıyorsa, bu üretimi nasıl anlamlandırmak gerekir?
Benzer bir soru yazma motivasyonunun kendisine de yöneliyor: Bu metinler, gerçekten edebiyatın düşünsel gelişimine katkıda bulunmak amacıyla mı kaleme alınıyor, yoksa akademik sistemin gerektirdiği ölçütleri karşılayan sayısal çıktılar olarak mı işlev görüyor? Okunma oranlarının sınırlılığı düşünüldüğünde, bu soruyu görmezden gelmek giderek zorlaşıyor.
Daha temelde ise şu mesele beliriyor: Okunmayan bir metnin bıraktığı miras nedir? Haydar Ergülen’in “şairlerin bile niyet okuduğu” bir ortamdan söz ettiği hatırlandığında, akademisyenlerin dahi birbirini yeterince okumadığı bir üretim düzeninin geleceğe ne bırakacağı sorusu kaçınılmaz hâle geliyor. Bu birikim, yaşayan bir edebiyat kültürünün parçası mı olacak, yoksa zamanla erişim şifreleri unutulan geniş bir dijital arşive mi dönüşecek?
Sorulacak çok soru, düşünülecek çok mesele var. Rahmetli annem bazen “Yüreğim yetmiyor oğlum” derdi. Sanırım bu yazının sonunda ben de aynı yerdeyim. Belki de gerçekten Bâki Asiltürk hocamdan birkaç iyi film önerisi almam gerekiyor.
*Hemen yer yazıma çizgileriyle katkı sunan çizer Rabia Duman’a teşekkür ederim.
















