
Söyleşi: Merve Koçak Kurt
Doğuş Benli’yle yollarımız ilkin 21. Uluslararası Ankara Öykü Günleri’nde moderatörlüğünü üstlendiğim “(Şimdilik) Tek Kitaplı Öykücüler” söyleşisinde kesişmişti. Benli’nin ilk kitabının adı “Mutluluğumuza” idi. Kendine has bir öykü evreni vardı. Bu sebeple, yeni kitabını merakla bekliyordum. “M Harfinden Kuşlar”ıyla geldi Benli. Öykülerini çeşitlendirerek/ derinleştirerek okurun karşısına çıktı. “Yazar olarak, kurduğumuz öykülerle belki bir nebze farkındalık oluşturabiliyorsak bu da kâfi olabilir. Bu farkındalık çoğu zaman bir şeyleri değiştirmek için yeterli olmasa bile, Nemrut’un devasa ateşine su taşıyan karınca misali, en azından tarafımı belli etmesi açısından benim için önemli.” diyor. Sizi bu keyifli söyleşiyle baş başa bırakıyorum:
-“Bilirsiniz büyük bir hikâye için ya kahramanın yolculuğa çıkması ya da şehre bir yabancının gelmesi gerekir. Günlerdir süren miskinliğim göz önüne alındığında yolculuğa çıkacak gibi değilim.” diyor “Öngörülemeyen” öykünüzdeki anlatıcı. Sizin öykü yolculuğunuzu sizden alsak kısaca: Yol mu güzel yolculuk mu? Yolda kaldığınız oldu mu yazarken? Öykü’nüze kaldığınız yerden nasıl devam ettiniz/ ediyorsunuz? Yazmak nasıl bir yolculuk özetle sizin için?
Sanırım en güzeli, nereye çıkacağını bilmediğim bir yolda yolculuk etmek. Tabii, illa bir yere çıkması da gerekmiyor bu yolun. Yani, güzel olan yolda olmak, yolculuğun kendisi. Bu yol köprü geçişlerinde dünyanın parasını verdiğimiz, çift şeritli dümdüz bir asfalt değil. Dağların arasından kıvrıla kıvrıla gidiyor. Bazı kısımlarına koca koca kayalar yuvarlanmış, ilerlemek için kayaların üzerine tırmanmanız ya da yan yollara, patikalara sapmanız gereken, uçurum kenarından geçerken bir yandan alabildiğine uzanan manzaranın keyfini yaşarken diğer yandan da aşağıya bakmamaya dikkat ettiğiniz bir yol. Tamam, biraz abarttım, şehrin monotonluğundan, çirkinliğinden hayalimdeki yolun heyecanına kapılıp devam ettim, affedin. Soruya dönüyorum, ikinci kitabımın yayımlanmasının üzerinden beş ay gibi bir zaman geçti. Şu andaki hissiyatım tam da yolda kalmış birininki gibi. Hatta Öngörülemeyen öyküsünde geçtiği şekilde miskinliğimden yola çıkamamış, tekrar çıkamayacakmış gibi hissediyorum. Aslında bu hissiyata yabancı da değilim. Bitirdiğim her öyküden sonra yeniden geliyor. Acaba yeniden yazabilirim miyim, yazmayı unutmuş olabilir miyim diye, kendime soruyorum. Bir şekilde klavye başına oturmadan bu soruya cevap vermek mümkün değil. Klavye başına geçince de Ursula K. Le Guin’in dediği gibi hikâye gemisi bir şekilde kıyıdan ayrılıp kendi yolunu izlemeye başlıyor. Geminin dümenine geçene kadarsa o tedirginlik hiç geçmiyor. İlk kitabım henüz ortaya çıkmadan önce de yazdıklarımın derinliğini artırma amacıyla felsefe okumaya karar vermiş üç dört yıl kadar yazmaya ara vermiştim. Felsefe bitince, ee ne oldu şimdi demiştim, artık istediğim gibi yazabilmem lazım, sonra yine o tedirginlik… Neyse ki, çabalamaya devam ettim. O büyük kayaların üstünden atladım, yeni yollar bulabildim kendime ve ilk kitabım Mutluluğumuza bu şekilde çıktı.
Mutluluğumuza’da daha çok modern aile hayatı içindeki beyaz yakalı diyebileceğimiz karakterlerin hikayelerini anlatan öyküler vardı. İlk kitaptan sonra aynı konuları anlatmak istemedim. M Harfinden Kuşlar bu nedenle kasiyer, atanamayan öğretmen, garson, temizlikçi, moto-kurye gibi hayat mücadelesini fiziksel emeği ile sürdüren karakterlerin hikayelerini ve insanın yarın hiç yokmuşçasına doğayı metalaştırdığını, dolayısıyla da kendi doğasına yabancılaştığını konu alan öykülerden oluştu. Böyle öyküleri bir kitapta toplayabilmek, hem ilk kitaptan farklı bir konuda yazabilmek hem de içinde yaşadığımız toplumun resmini farklı açılardan çekebilmek açısından benim için önemliydi.

Elektronik mühendisi olarak çok yoğun bir tempoda çalışıyorum. Dolayısıyla sürekli bir koşturma içindeyken yazmaya zaman ayırmak kolay değil. Ancak şartları zorlayıp da bir şeyler yazdıysam ve içime sinen bir öyküye nokta koymuşsam o andaki mutluluk gibisi yok. Hayattan artırdığım zamanlarda yazmak benim diğer işlerime de motive olmama yardımcı oluyor, daha iyi biriymişim gibi hissettiriyor.
Bu nedenle, İkinci kitaptan sonra, ataletimi kırmak için kendimi yeniden yola atmam, yeniden yazabilmek için çaba göstermem gerektiğini biliyorum. Ataletim beni yavaş yavaş rahatsız etmeye başladı, ara ara kendime artık klavye başına oturmam gerektiğini hatırlatıyorum. Bir süre daha yazmaya dönemezsem, “orijinal” Ankara Öykü Günlerinde gerçekleştirdiğimiz “(Şimdilik) Tek Kitaplı Öykücüler” söyleşisine benzer şekilde yıllar sonra “Hâlâ İki Kitabı Olan Öykücüler” söyleşisine de konuk olarak çağrılabileceğimden korkuyorum. Yeni yılla birlikte, bu da benim yeni yıl dileğim olsun, yeniden öykü yollarına düşerim, diye umut ediyorum.
-Kitaba adını veren “M Harfinden Kuşlar’” öykünüzdeyse şöyle diyor anlatıcı: “Bir kuşun bir harfe ya da bir harfin bir kuşa dönüşmesi güzel tabii ama her şeyi öyle ifade edemezsin. O ev mesela, o evi uzun uzun anlatman gerekir. Kapısı nasıl, pencereleri, evin içinden ırmağın şırıltısı duyuluyor mu? İçeride kaç kişi yaşıyor? Birbirlerini seviyorlar mı?” Öykülerinizde doğaya dair izleri/renkleri sıkça görüyoruz. Oysa yaşadığınız şehir oldukça kurşuni. Boğulmamayı, nefes almayı nasıl başarıyorsunuz bir yazar olarak? Yazmakla neyi değiştirebiliriz sizce?
Bir röportajda denk gelmiştim, insan beyni, düşünme tarzı bulunduğu ortamdan etkileniyor, diyordu. Yani sürekli çirkin binalara baktığımızda düşüncemiz de çirkinleşir ya da önümüzde sürekli bir engel varsa, ufku göremiyorsak kapana kısılmış gibi hissederiz. Bilimsel olarak bu böyle midir, araştırmadım ama doğru olduğuna inanıyorum. Şehrin dışında, belki birkaç saat ormanın içinde yürüyerek ulaşılan bir tepeden uzaklara bakarken ya da deniz kenarında güneşin ufukta kayboluşunu izlerken düşüncelerimiz de sakinleşiyor, diye düşünüyorum. Kızıllık içinde kaybolan güneşi izlerken bence doğanın bir parçası olduğumuzu, uzayda küçük bir nokta kadar yer kapladığımızı fark etme ihtimalimiz artıyor.
Yazarken hayal kurarız. O hayali gerçekmiş gibi yaşamazsak bu yazdıklarımıza da yansır ve inandırıcı olmaktan uzaklaşırız. Öyküleri kurarken öykünün atmosferinde buluyorum kendimi. Ormanda ilerlerken ağaçları görüyorum, göğe baktığımda güneşin dallar arasından geçen hûzmeleri gözümü alıyor ya da ağaçların rüzgârda hafif hafif sallanıp birbirine sokulduğunu sanki oradaymışım gibi görüyorum. Bu da sanırım, bir çeşit nefes alma imkânı sağlıyor. Şehrin karmaşasını, gürültüsünü bir süre için bu şekilde ardımda bırakabiliyorum.
Bir yazar olarak neyi değiştirebiliriz sorusuna gelirsek; elbette şu şöyledir, bu böyledir, şunu yapmamız lazım gibi büyük sözler söylemek istemem. Yazar olarak, kurduğumuz öykülerle belki bir nebze farkındalık oluşturabiliyorsak bu da kâfi olabilir. Bu farkındalık çoğu zaman bir şeyleri değiştirmek için yeterli olmasa bile, Nemrut’un devasa ateşine su taşıyan karınca misali, en azından tarafımı belli etmesi açısından benim için önemli.
-ODTÜ Elektrik Elektronik Mühendisliği ve Anadolu Üniversitesi Felsefe bölümü lisans, Hacettepe Üniversitesi İşletme yüksek lisans mezunusunuz. Yazarların öz geçmişlerine takılmam pek ama, bu çeşitlilik ister istemez dikkatimi çekti. Yazdıklarınızı nasıl etkiledi/ besledi bitirdiğiniz bölümler, çalıştığınız alanlar?
Bunu benim fark etmem güç. Çünkü farklı okullarda okusaydım ya da mühendis olmasaydım nasıl yazardım, bilemiyorum. Belki mühendis olmanın ilave olarak getirdiği analitik düşünme yetisini öykülerimde kullanabiliyorumdur. Bu, her zaman iyi bir şey mi, o da tartışmaya açık. Ancak öykülerimi okuyan arkadaşlardan, yazdıklarımın genellikle baştan sona bir bütünsellik içinde olduğuna ve kontrolü hep elimde tuttuğuma dair yorumlar almıştım. Mühendis olmamın, Cortazar’ın küre benzetmesine uygun şekilde, öykülerimi dallandırıp budaklandırmadan bir merkez etrafında örmeme faydası oluyor sanırım.
Felsefe ise yazdıklarıma derinlik katmak için bilinçli olarak tercih ettiğim bir bölümdü. Ayhan Geçgin’in kitaplarını okuyup onun biyografisinde felsefe mezunu olduğunu gördükten sonra karar vermiştim. Bölümü bitirdikten sonra yazdıklarıma direkt nasıl bir katkısı var, inanın bilmiyorum ama en azından yazarken anlattığım şeyin arka planında yüzeyde görünmeyen bir başka hikâyenin (çoğu zaman asıl hikâyenin) olmasına dikkat etmemi sağladı, diyebilirim.
-“Şanslı Bir Gün”, annesiz kalan o ceylan yavrusu Rima’nın öyküsü… Aslına bakarsanız metaforik bir öykü gibi de okunabilir. “Orman” nerede, “Avcı” kim, “Öksüzlük” ne demek; oradan yola çıkarak sorayım: İnsana dair anlatılan her hikâye, “doğal” ortamdan uzaklaştıkça bozuluyor mu biraz? Doğayla kurduğunuz ilişki nasıl?
Sanırım insan dışında hiçbir varlığın doğayla nasıl bir ilişkisi olduğunu merak etmeyiz. Örneğin meşe ağaçlarının ya da yaban domuzlarının doğayla ilişkisinden bahsedilse garipseriz değil mi? Çoğu insan, özellikle semavi dinlerin etkisiyle kendini diğer varlıklardan daha üste konumlandırdığından kendini doğanın bir parçası olarak düşünmekte zorlanır. Doğadaki diğer varlıkların hizmetimizde olduğunu her şeyin insan için olduğunu düşünmeye başladığımızda da doğayı tüketilecek bir meta olarak görmeye başlarız ya da buna eğilimli oluruz. Biz de diğer canlılar ya da cansızlar gibi varız sadece. Hiçbir canlıdan üstün değiliz. Michael Pollan’ın Arzunun Botaniği kitabında bahsettiği gibi insanın elma ağacından evrimsel olarak üstün olduğunu söylemek güçtür. Çünkü elma ağacı tatlı meyveleriyle insanı çoktan kandırmış ve kendi türünün devamı için kullanmıştır. Aşılamasını yapar, soğuktan korur, yeni fidanlar dikip elma ağacının varlığını, ona bu şekilde hizmet ederek, devam ettiririz. O halde insan mı yoksa elma ağacı mı üstündür? İnsanda diğer canlılarda olmayan alet yapma gibi bir yetenek gelişmiştir doğru, ama bir başka bakış açısıyla insan fiziksel zayıflığından dolayı bu aletleri yapmak zorunda kalmıştır da denebilir. Oysa bir kedinin türünün devamı için sevimli olması yetmiştir. Özetle insanı da diğer tüm canlı ve cansız varlıklarla birlikte, eşit konumda doğanın bir parçası olarak görüyorum. Şanlı Bir Gün öyküsünde, av ve avcıyı ters yüz ederek vermeye çalışmamın altında da temelde bu düşünce yatıyor.
-“Sıradan Bir Öğrenci” öykünüzde, köyde yaşayan bir öğrencinin üniversite sınavını kazanamadığı hâlde çevresine “Gazetecilik” bölümünü kazandığını söylemesiyle gelişen olaylar anlatılmış. (Resul, üniversite okumak için İstanbul’a gider. Üniversite yıllarını da dolu dolu yaşar. Aslında bir yalan üzerine inşa etmiştir üniversite hayatını. Sonu sürprizli bir öykü bu.) Konuyla ilgili çok soru sorulabilir ama merak ettiğim şu: Yazmak da bir tür “yalan” değil mi? Yazarken/ kurarken en çok da kendimizi kandırmaz mıyız? Kendimizin inanmadığı bir şeye diğer insanlar inanır mı? Okur, öykünüzün neresinde?
Bazen yalanlar geniş bir kesim tarafından sahiplenilince, bireysel ya da toplumsal hayatlar yalanlar üzerine kurulunca, artık geri dönüş mümkün olmaz ve o yalan artık yeni bir gerçeklik üretmiş olur. Aslında durumun öyle olmadığını, gerçeğin farklı olduğunu söylemeye kimse cesaret edemez. Su akmış, zaman ilerlemiş ve yalanlar üzerine bile olsa yeni bir gerçeklik kurulmuştur. Bu yalanın süresi uzadıkça da, zamanın boşa geçtiğini kabullenmek güçleşeceğinden yalanla yaşamak hayatın bir parçası olur, bu şekilde yaşamaya alışmış kişiler yalanın ortaya çıkmaması için her zamankinden daha da fazla çaba sarf etmeye başlarlar. Sıradan Bir Öğrenci öyküsünde de bir yerden sonra artık geri dönülemiyor.
Yazdığımız şey, başlangıç noktası tanık olduğumuz ya da duyduğumuz bir olay bile olsa elbette kurgu, bu nedenle onu dışarıdaki somut gerçeklikle karşılaştırmak bence doğru değil. Kurgu kendi gerçekliğiyle var oluyor, gerçekliği yeniden var ediyor. Kurgunun inandırıcı olması anlattığı olayın ya da durumun gerçekten var olmasından bağımsız, kendi içinde tutarlı olmasına, yazarın düş dünyasından ayakları yere basar şekilde çıkmasına bağlı. En azından başarılı öykülerin böyle olduğunu söyleyebilirim.
-“Buyurun Efendim”, bir lokantada garson olarak çalışan Okan ve evlere temizliğe giden eşi Esma’nın hikâyesi… Okan’ın (miras bir tarla vesilesiyle) kurduğu kendi lokantasını açma hayaline dair. En insani yanlarımızı derinlikli bir şekilde anlatmışsınız öykünüzde. Sadece “gözlem gücüyle” açıklanamayacak bir sahicilikle… Bunu nasıl başarıyorsunuz?
Bu yorumu almak beni çok mutlu etti, teşekkür ederim. Yukarıda da belirttiğim gibi yazdığım dünyanın içine girerek, karakterlerin duygularını, onlar adına yaşayarak aktarmaya çalışıyorum. Bunu dışarıdan bir gözlemci olarak yapıyorum tabii ki, yorumunuzdan başarılı olmuşum diye anlıyorum, ne mutlu bana.
-“Metronom”un kahramanı Hamdi Bey’le ve onun kurmayı düşündüğü “İkinci Bahar Korosu”yla, yalnızlık ve yaşlılık üzerine hüzünlü ama bir o kadar da sempatik bir öykü anlatılıyor. Koro için yaptığı görüşmeler var. Aslında aradığı bir yoldaş sanki. Bu öyküyü yazdıran duygu neydi size? Yaşlılık, yalnızlık, büyük şehir… Üzerine ne söylersiniz?
Özellikle şehir hayatının bir sonucu olarak aileler küçüldü. Herkesin birbirini tanıdığı, birkaç gün ortalıkta görünmeyenlerin kapısının yoklandığı bir ortam yok artık. Ekonomi sebebiyle giderek zorlaşsa da, çocuklar büyüyüp kendi hayatlarını ellerine alabildiklerinde eskisi gibi aile evinde oturmuyorlar. Bunu kötü bir şey olarak söylemiyorum. Birey olmanın doğal bir sonucu aslında. Sürecin çıktısı, yalnızlık çeken insan sayısının artması. İlk olarak İngiltere’de birkaç yıl önce de Japonya’da Yalnızlık Bakanlığının kurulması bu konunun toplumsal bir sorun olarak ele alınması gerektiğini gösteriyor. Yine yakın zamanda, Ankara’da kiraların yüksekliği sebebiyle günlüğü, kiralık evlere nazaran daha ucuza gelen otellerde, pansiyonlarda kalmak zorunda kalan yaşlılarla ilgili haberler basına yansımış ve beni de çok etkilemişti. Benzer şekilde, yalnızlıktan muzdarip Hamdi Bey’in hikayesini Metronom öyküsünde, dediğiniz gibi karamsarlığa kaçmadan işlemeye çalıştım.
-“Rüyanın Sonu”nda, bir köydeki çocukluk anısı Rüya’nın büyüyüp de şarkıcı olması ve köydeki o çocukların onun sahne aldığı yere gitmesi anlatılıyor özetle. Zaman geçse de hikâyelerin aslında değişmediğine dair bir hikâye bu sanki. Anlatılan hep aynı hikâye mi? Hayatı hayalden ayıran bir çarmıh çivisi mi? Yazı, hayal ile hayat arasında nerede duruyor?
Yıllar önce eşimle Kanada’ya gittiğimizde Montreal’deki modern sanat müzesinin kafesinden kahve alırken orayı işleten kişi Türkçe konuştuğumuzu fark etmiş ve bize Türkçe karşılık vermişti. Biraz sohbet edince, yirmi yıl önce oraya göçtüğünü Türkiye’nin hâlâ yapay gündemler peşinde koşturmaya devam ettiğini, yıllardır hiçbir şeyin değişmediğini, Kanada’da ise kafasının rahat olduğunu söylemişti. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın söylediğini doğrular şekilde Türkiye, evlatlarına kendisinden başka bir şeyle meşgul olma imkânı vermiyordu. Düşününce yıllardan beri para el değiştirmiş, dolayısıyla güç odakları değişmiş olsa da özünde uğraştığımız sorunlar, gündemler yıllardır hep birbirine benziyor. Bu nedenle edebiyatta da elli yıl önce yazılmış hikayelerin temalarıyla şimdi yazılanların benzeşmesi normal.
Hayal etmek de hayatın bir parçası. Hatta belki de en önemli parçalarından biri. O nedenle yazı da hayatın içinde ve onunla bütünleşik. Picasso’nun dediği gibi “Hayal edebildiğin her şey gerçektir.”
-“Öngörülemeyen” öyküsü, bir okur yorumundan yola çıkarak yazılmış. Hakan Bey (kim ise) Google Reads’te yaptığı kitap yorumuyla sizin ‘öngörülemeyen’ bir öykü yazmanıza vesile olmuş. Onun hikâyesini dinlesek bir de sizden… Ek olarak, okur-yazar ilişkilerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Özellikle son dönemdeki…
M Harfinden Kuşlar kitabının son öyküsünü ilk kitabım Mutluluğumuza için goodreads sitesindeki olumsuz bir yorumdan yola çıkarak yazdım. Hakan kullanıcı adıyla yapılan yorumda “Aradığımı bulamadığım bir kitap oldu. Denenmiş, yeni bir ses getirmeyen, öngörülebilir öyküler.” deniyordu. İlk kitabın heyecanı içindeyken böyle bir yorumla karşılaşmak, üstelik kitabımın farklı olduğunu düşünürken beni biraz üzmüştü. Sonra fazla mı dert ettim, bilmiyorum. Öngörülemeyen bir öykü nasıl yazabilirim, diye düşünmeye başladım. İkinci kitaba koyduğum “Öngörülemeyen” öyküsü böyle ortaya çıktı. İlk kitabından sonra unutulma kaygısı yaşayan bir yazarın öngörülemeyen bir öykü yazma çabasını anlattım. Öykünün başına kitap yorumunun ekran görüntüsünü koydum. Ortaya tamamlanamamış, yazarın aldığı notlarla olduğu gibi kalan (umarım bu kez farklı olmuştur) bir öykü çıktı. Sanırım bu öykü Hakan için de öngörülemez oldu. Hatta, sosyal medyada “Hakan bu öykü senin için, umarım bu kez öngöremediğin bir öykü olmuştur” yazıp paylaştım. Sonra bir şekilde haber Hakan’a ulaşmış. Sosyal medyadan bana ulaştı ve yorumuna esprili bir şekilde yanıt verdiğimi görünce bana teşekkür etti. Ben de ona yeni bir öyküye vesile olduğu için teşekkürlerimi ilettim. İkimiz için de güzel bir anı oldu.
Sosyal medya, doğrudan iletişim kurabilme imkânı sağlaması açısından oldukça önemli. Artık yazarı ya da herhangi bir sanatçıyı sadece eseriyle değil düşünceleriyle, beğenileriyle, paylaşımlarıyla da takip edebiliyorsunuz. Bu durum eser ve sanatçı arasında da ayrım yapmayı giderek güçleştiriyor. İnsan olarak sevmediğimiz kişinin kitabını da okumamayı tercih edebiliyoruz.
Sorularınız için çok teşekkür ederim. Hayallerimiz için çabalarken enerjimizin hiç bitmediği, mutlu, sağlıklı, güzel bir yıl olsun.
















