
Sakin zamanlarımda TRT Arşiv’de gezinirim. Özellikle İstanbul’un kayda alındığı siyah beyaz video kayıtlardaki sosyal hayat yansımaları ilgimi çeker. Edebiyat insanlarının kayıtlarınıysa büyük bir merak ve derin bir hüzünle izlerim. TRT Arşiv’in 1973 tarihli Cahit Külebi video kaydıyla bu şekilde karşılaştım. Külebi bu video kayıtta “Biliyorsunuz ki biz şiirlerimizde sürekli gündelik yaşamdan söz ettik. Daha önceki şiirlerimde de kamyonlardan, kağnılardan, Anadolu’nun tozlu ovalarından söz etmiştim. Bugün de eğer denk düşürürsem gene dizlerime bu yaşamımı da (şehir hayatından bahsediyor) sokabilirim… Benim şiirim sanıyorum ki bir tür gerçekçi şiirdir. Bir yöndense bir tür yeni romantik şiirdir… Sivas’ta ortaokulda öğrenciyken edebiyata, şiire çok merak ediyordum. İstiyordum ozan olayım. O zaman benim en büyük düşüncem, en büyük acım, duyduğum yoksunluk şuydu: Ben İstanbul Türkçesiyle konuşamıyordum ve İstanbullu çevresini tanımıyordum. Nasıl edecektim de ben şiirlerimi yazabilecektim. Çünkü ben İstanbullu gibi hala konuşamıyorum. İşte bu bilmediğim İstanbul Türkçesi benim için büyük bir engel oldu. Ve bilmeyerek ben Anadolu Türkçesiyle girdim… ama o kadar da safçasına elbette değil. Ne zamanki 17-18 yaşlarıma geldim, ilk şiirlerimi yazmaya başladım, örneğin “İstanbul” şiirimi ben İstanbul’a geldikten iki yıl sonra yazdım. Demek ki 19-20 yaşlarımdayım ve yıl 1939. Ben o zaman Anadolulu Cahit Külebi olarak şiirlerimi yazdım… Anadolu Türkçesi, İstanbul Türkçesi ayırt edecek miyiz? Elbette etmeyeceğiz. Yalnız dil sorunu konu olduğunda kısaca belirtmeliyim ki elbette Anadolu’ya yönelmek ve Türk halkının diliyle konuşmak bugünkü halkçı Türk sanatçısının en büyük ödevidir. Ben bunu bir ödev olarak yapmadım. Ben içimden geldiği için ve sanatımın asıl özgün yönünü bu oluşturduğu için yaptım. Sivas’ta, Tokat’ta doğup yaşayan Erzurumlu bir ailenin dilinin mirasına konan bir Türk çocuğu olarak işe başladım…” diyor ve şiirlerini seslendiriyordu…
Cahit Külebi’nin şiirlerini farklı zamanlarda, dönemlerde defalarca okudum. Ama yukarıda bahsettiğim video kayıttaki Cahit Külebi’nin gençlik dönemlerinde İstanbul Türkçesini kendi ozanlık hayalleri için bir engel, bir acı, bir yara olarak gördüğünü duyunca bunun üzerine biraz düşündüm. Daha sonra şairin şiirlerini bir bütün olarak değerlendirdiğimde Cahit Külebi’nin şiir yolculuğunda en çok kullandığı kelimenin “deniz” olduğunu fark ettim. Kendi deyimiyle “Anadolulu Cahit Külebi” olarak girdiği şiir serüveninde nihai noktada şiirlerinde en çok deniz kelimesini kullanması şairin şiir dünyasına dair farklı okumalar gerektirdiğini düşündürdü bende ve bu çalışma ortaya çıktı.
***

Bu yazı Cahit Külebi’nin şiir dünyasında deniz imgesinin işlevi ve anlam katmanlarını modern Türk şiiri bağlamında inceliyor. Çalışma, şairin yaşam deneyimiyle şiiri arasında kurduğu güçlü ilişkiyi dikkate alarak denizin farklı şiirlerde değişen duygu durumlarına eşlik eden bir “anlam taşıyıcısı” olarak konumlandığını gösteriyor. Metinlerde deniz, kimi bağlamlarda yalnızlık, terk edilmişlik ve ayrılık duygularını yoğunlaştıran bir metafora dönüşüyorr; içe dönük varoluş halini, duygusal mahremiyeti ve melankolinin kabullenişini simgeliyor. Bu tür örneklerde deniz, bireyin iç dünyanın genişliği ve sarsıntılarıyla ilişkilendiriliyor. Öte yandan deniz, “şehirle birleştiğinde yeni bir anlam alanına açıyor: özellikle İzmir bağlamında umut, yaşam enerjisi ve coşku duygusunun simgesinin dönüşerek mekânsal ve kültürel bir kimliği görünür kılıyor. Böylece bu çalışma Külebi’nin poetikasında denizin tek boyutlu bir tabiat unsuru değil; duygu, bellek ve mekân arasında gidip gelen çok işlevli bir imge olduğunu ortaya koyuyor.
***
Külebi’nin şiirlerinde en sık işlenen temalar arasında Anadolu ve Anadolu insanı, aşk, ayrılık, özlem, umut, umutsuzluk, gurbet, ölüm ve tabiat bulunmaktadır. Şairin üslubunu belirgin kılan özellikler arasında samimiyet ve coşkun lirizm öne çıkar. Halk şiiri ile Batı şiirini sentezleyerek kendine özgü bir şiir tarzı geliştiren Külebi, şiirlerinde sade ve akıcı bir dil kullanmıştır (Uğurlu, 2021, s. 127).
Cahit Külebi, şiirlerinde tabiatı insanla birlikte ele almış; doğadaki olumsuzlukları, imkânsızlıkları ve çelişkileri insana ait durumların bir yansıması olarak değerlendirmiştir. Şaire göre tabiat, baştan sona karşıtlıklarla örülmüş bir bütündür. Doğadaki cömertlik ile yokluk arasındaki gerilim, insanın kendi iç dünyasında yaşadığı çatışmaların bir izdüşümüdür. Bu nedenle Külebi’nin şiirlerinde gözlemlenen olaylar ya da olumsuzluklar, öğretici bir amaçla veya bilgiçlik edasıyla aktarılmamış; aksine, lirik bir üslup aracılığıyla bu çelişkilerin duygusal derinliği hissettirilmiştir. Şair, bu anlatım biçimini toprağına ve yurduna bağlı bir sanatçının sorumluluğu olarak görmüştür. Çocukluk ve ilk gençlik yıllarını geçirdiği Tokat ve Sivas, onun hem bireysel hem de toplumsal duyarlılığının şekillendiği coğrafyalar olmuştur. Külebi, bu yörelere ilişkin gözlem ve duygularını daha sonraki dönemlerde kaleme aldığı “Kızılırmak Kıyılarında”, “Tokat’a Doğru”, “Sivas Yollarında”, “Yurdum”, “Yurdumuz” ve “Şiir Yöntemim” gibi şiirlerinde dile getirmiştir.
Modern Türk Şiirinde “Su/deniz” İmgesi
Modern Türk şiirinde su imgesi, çok katmanlı ve zengin anlam alanına sahip bir sembol olarak karşımıza çıkar. Özellikle Tevfik Fikret’ten itibaren, bu imgeye farklı duygusal ve düşünsel boyutlar eklenmeye başlanmıştır. Fikret, “Gayyâ-yı Vücut” adlı şiirinde, solucanlar, sülükler ve yılanlarla dolu bir çukurda yer alan kirli su imgesi aracılığıyla trajik ve karamsar bir ruh hâlini yansıtır.
Ahmet Hâşim’in şiirlerinde ise su, genellikle tabiat manzarasını tamamlayan estetik bir unsur olarak kullanılır. Bununla birlikte, birçok şiirinde su, anne imgesiyle ilişkilendirilerek, yaşamın kaynağı ve duygusal sığınak olarak sembolleştirilir.
Yedi Meşaleciler topluluğunun kurucularından Ziya Osman Saba, suyu hem maddî hem de manevî yönleriyle ele alır; onun şiirlerinde su, yaşamla iç içe geçmiş bir varoluş göstergesi niteliğindedir. Cahit Sıtkı Tarancı ise “Anne Ne Yaptın” adlı şiirinde suyu, anneye dönüş ve çocukluk saflığına özlem temalarıyla ilişkilendirir (Karabulut, 2015, s. 80).

Garip akımının temsilcileri olan Orhan Veli Kanık, Melih Cevdet Anday ve Oktay Rifat Horozcu, deniz temasını geleneksel romantik ya da sembolik yaklaşımlardan farklı olarak ele alırlar. Bu şairler, denizi gündelik yaşamın doğal bir parçası olarak işler; sıradan insanın dünyasına, özgürlük arayışına ve varoluşsal duyarlılığına içkin bir imge hâline getirirler (Büyük, 2023, s. 84). Özellikle Orhan Veli Kanık’ın şiirlerinde su ve deniz, önemli yer tutar. Garip akımının genel eğilimi doğrultusunda, Kanık suyu başıboş akan bir yaşam metaforu olarak kullanır. “İstanbul’u Dinliyorum”, “Hürriyete Doğru” ve “Deniz Kızı” adlı şiirlerinde su, özgürlük, doğallık ve varoluş coşkusunu temsil eden bir motif hâline gelir.
Necip Fazıl Kısakürek’in şiirlerinde su, arınma, maneviyat ve yaratılış temalarıyla iç içedir. Şairin “Su” başlıklı sekiz şiirinde bu imge; dua, kutsallık, berraklık, rehberlik, süreklilik, zikir ve ideal gibi kavramlarla ilişkilendirilmiştir. Bu yönüyle su, Necip Fazıl’ın şiir dünyasında mistik ve metafizik bir değer taşır.
İkinci Yeni hareketinin önemli temsilcilerinden İlhan Berk, su imgesini farklı anlam katmanlarında işler. Onun şiirlerinde su, kimi zaman kadın ve anne imgeleriyle iç içe geçer; kimi zaman da akışkanlık, dönüşüm ve belirsizlik sembolü olarak kullanılır. Sezai Karakoç da suyu hem maddî hem de manevî bir unsur olarak ele alır; özellikle yağmur biçiminde rahmet ve bereket kaynağı olarak işler. Nurullah Genç ise şiirlerinde yağmur imgesini, Hz. Muhammed’i çağrıştıran rahmet boyutuyla ele alır.
Su imgesi özellikle Cumhuriyet dönemi Türk şiirinde, anlam yönünden genişlemiş ve derinleşmiştir. Su; bazen yaşam, arınma ve doğurganlık, bazen de hüzün, yalnızlık veya varoluşun gizemi gibi temalarla ilişkilendirilmiştir. Bu çok yönlülüğüyle su, modern Türk şiirinde en sık başvurulan ve en zengin çağrışım alanına sahip imgelerden biri olmuştur (Karabulut, 2015, s. 80).
Türk şiirinde herhangi bir akıma, gruba, topluluğa üye olmayan Külebi’nin şiirlerinde su imgesi yoğun olarak kullanılır. Su, şairin şiirlerinde tabiat unsurları içerisinde denizden sonra en çok kullanılan ikinci kelimedir. Külebi için su, Anadolu’nun can damarıdır. Ve Anadolu su’yun içinde hayat bulur. Külebi şiirlerinde su, köy ve kasabalardaki doğal yaşamın değişmez bir parçasıdır. Bu nedenle “su” imgesi olan şiirlerde daha çok Anadolu varken “deniz” imgesinde daha çok kent yaşamı veya kent yaşamının bunaltıcılığı, kalabalıkların boğucu etkisi vardır. Şairin tabiat unsuru olarak topraktan ziyade en sık yer verdiği iki unsurun deniz ve su olması onun topraktan ziyade su’dan beslenen bir şiir dünyasına sahip olduğunun bir yansımasıdır. Bu durum üzerine yapılacak akademik çalışmalar Külebi’nin şiirlerindeki tabiat unsurlarının onun şiir dünyasıyla karşılaştırılması bakımından önemli bir noktaya işaret edecektir.
“İşte şu gördüğüm deniz…”
Cahit Külebi’nin şiirlerinde temel içerik unsurlarından biri tabiat olmuştur. Şair, doğayı çoğu zaman bireysel “ben” ve toplumsal “dış dünya” unsurlarıyla birlikte ele alır. Külebi’nin şiirsel muhtevası, bireysel öznenin, kendisi dışındaki toplumsal çevreyle ve tabiatla kurduğu ilişkiler üzerine temellenmektedir. Şiirlerinde kimi zaman bu üç unsurdan biri ya da ikisi öne çıkarken, kimi zaman da aralarında belirli bir denge gözetilir. Tabiatın ön plana çıktığı veya diğer iki unsurla dengeli biçimde işlendiği şiirlerde ise doğa, doğrudan tema düzeyine yükselir. Bununla birlikte, Külebi’nin şiirlerinde daha yaygın olan yaklaşım, tabiatın bireysel ya da toplumsal unsurların ifadesinde yardımcı bir unsur olarak kullanılmasıdır. Bu bağlamda tabiat, şairin dizelerinde bütünleştirici ve bağdaştırıcı bir değer taşır. Külebi, hangi temayı ele alırsa alsın onu mutlaka tabiatla ilişkilendirir; bu nedenle onun şiirleri sürekli olarak doğaya göndermeler içeren bir nitelik arz eder. (Çetişli, 2012, s. 173). Külebi’nin tabiat ile ilgili olarak en sık kullandığı kelimeler arasında deniz, su, rüzgâr ve dağ görülmektedir: deniz, 94; su, 61; rüzgâr, 59; dağ, 54; yağmur, 50 (Furtun, 2012, s. 72).
Külebi’nin şiirlerinde en sık başvurduğu isimler arasında doğaya ilişkin sözcükler önemli bir yer tutmaktadır. Şair, bu sözcükler aracılığıyla hem tabiat tasvirleri yapmış hem de doğadan aldığı benzetmeler yoluyla duygularını ifade etmiştir. Doğa, onun lirizmini ve iç dünyasını yansıtmada en güçlü araçlardan biri konumundadır. Bununla birlikte, Külebi’nin şiirlerinde yalnızca tabiat değil, çevresindeki insanlar ve özellikle kadın figürleri de dikkatle işlenen unsurlar arasında yer alır. (Furtun, 2012, s. 117).
Külebi’nin şiirlerinde seyahate ilişkin araç ve gereçler de dikkate değer bir yer tutmaktadır. Şairin özellikle “gemi” imgesine sıkça başvurduğu görülür. Antalya, İzmir, İstanbul gibi şehirleri ve Avrupa’yı gezmek durumunda kaldığından, yolculuklarında gemiyi tercih etmesi bu kullanımın temelini oluşturur. Bununla birlikte, “İşte Şu Gördüğüm Deniz” şiirinde olduğu gibi şairin denize duyduğu güçlü sevgi, şiirlerinde gemi imgesiyle iç içe işlenir. Zaman zaman ayrılık ve kavuşma temaları da deniz ekseninde anlam kazanmaktadır (Furtun, 2012, s. 58): İşte şu gördüğüm deniz / Başka toprakların da denizi. / Üstünde şehirler kurulan / Kıyılara gemilergötürür (Külebi, 2025, s. 70).
“Bir Gemi Bir Adam” başlıklı şiirde ise Külebi, gemi üzerinden ölümü imgeler: Seferde bir gemi, bir adam / Oturmuş bitmesini bekler. / Yolculuk ömrüm gibi tamam / Deyince açsa çiçekler / Gülse çocuklar inanmam (Külebi, 2025, s. 188). Şair, bu dünyanın geçici bir durak olduğunun ve asıl, ebedî hayatın ölümden sonra başlayacağının bilincindedir. Ona göre insan yaşamı, sonu kaçınılmaz olan bir yolculuk gibidir; gemi sefere çıktıktan sonra yapılabilecekler sınırlıdır ve insana düşen, bu seferin tamamlanmasını beklemektir. Şairin burada ölümle gemi arasında kurduğu ilişki çaprıcıdır. Külebi bu şiirinde “yaşlılıkla birlikte kaçınılmaz bir son olarak duyumsanmaya başlayan ölümü, bir gemi istiaresiyle ortaya koyar.” (Çonoğlu, 2008, s. 37).
Külebi’nin şiirlerinde en çok kullandığı renk, günlük hayatta da karşımıza en çok çıkan renklerden biri olan mavi renktir. “Nasıl Sevmezsin Bu Dünyayı” şiirinde olduğu gibi mavi, gökyüzü ve denizin rengidir. Sakinliğin, huzurun ve özgürlüğün rengidir. Nasıl sevmezsin bu sabahları? / Her gün kuvvet getirir işimize. / Nasıl sevmezsin gökyüzünü / Çalışanlar da muhtaçtır maviye (Külebi, 2025, s. 112).
Külebi’nin şiirlerinde en yoğun biçimde başvurduğu somut sözcük “deniz”dir. Şairin yapıtlarında özellikle “kadın” ve “tabiat” temaları ile bu temaların estetik ve olumlu yönlerinin dile getirilmesi öne çıkmaktadır. Bu bağlamda, tabiatın bir unsuru olarak “deniz” sözcüğü ile hoş ve beğenilen nitelikleri ifade eden soyut bir kavram olan “güzel” sözcüğü, “Deniz Kıyısında” adlı şiirde olduğu gibi Külebi’nin şiir dilinde en sık kullandığı kelimeler arasında yer almaktadır. (Furtun, 2012, s. 117).
Deniz: yaşamın kendisi.
Külebi, toplumsal kimliksizliği sorguladığı şiirlerinde ülkeyle bir tür hesaplaşmaya girişir. Haksızlığa karşı daima haklının safında duran şair, bazı dizeleriyle toplumun sosyolojik yapısına da ayna tutar. Zaman zaman köyden kente göç ve gecekondu sorununu gündeme getiren Külebi, “Türk Mavisi” adlı şiirinde ise ezilen halkın yanında yer alır ve deniz, bu şiirde hayatın yerine geçer. Göçün sonuçları bulanık bir deniz simgesiyle anlatılır. (Akyol, 2005, s. 32). Elbette kentlere inecekler / Buraların çocukları da / Gecekondular kuracaklar / Türkü çağıracaklar hoyratlığa / Bulandıracaklar bütün denizleri (Külebi, 2025, s. 262). Külebi’nin bu şiiri denizin “toplumsal eleştiri” olarak kullanılması bakımından Orhan Veli’nin “İçinde” şiiriyle özdeştir: Denizlerimiz var, güneş içinde / Ağaçlarımız var, yaprak içinde / Sabah akşam gider gider geliriz / Denizlerimizle ağaçlarımız arasında / Yokluk içinde (Kanık, 1947, s. 139).
Hayat şartlarının zorluğu şairin bir başka şiirinde yine “bulanık deniz” simgesi üzerinden anlatılır. Külebi için deniz, hayata dair anlatılmak istenen duyguların bir yansımasıdır. “Acı Dönem” şiiri bu yansımalara iyi bir örnektir: Bulanık, batmış bir deniz. / Değil Almanya’da iş bulmak bu durumda / Askere bile gidemeyiz (Külebi, 2025, s. 302). Yine aynı şiirde Dalgalı deniz gibi bir ülke, / Arap saçına dönmüş işler, / Ne tavşanın dağdan haberi, / Ne de yarayı deşen neşter (Külebi, 2025, s. 300).
Bulanık deniz imgesi “Türk Mavisi” şiirinde toplumsal eleştirinin merkezinde yer alır: Herkes birbirinin sırtında. / Birbirinin cebinde herkesin eli. / Hoyratlığı yeşertiyorlar / Maviye övgüler söylerken, / Bulandırıyorlar denizleri (Külebi, 2025, s. 261). Bu dizelerde Cahit Külebi, toplumsal çözülme, ikiyüzlülük ve değerlerin bozulması temalarını yoğun bir biçimde işler. Şair, insan ilişkilerindeki samimiyetsizliği ve yozlaşmayı eleştirirken, doğa imgesiyle (özellikle “deniz” ve “mavi”) ahlaki safiyetin kirletilmesini anlatır. Özellikle son dize, şiirin merkezinde yer alan ahlaki kirlenme temasını sembolik biçimde tamamlar. “Deniz” burada hem doğayı hem de insan ruhunu temsil eder. İnsanların eylemleri sonucu “deniz”in, yani temizliğin, masumiyetin bulanması, iç dünyanın da kirlenmesi anlamına gelir. Bu, toplumsal bir tablo olmanın ötesinde, insanlık durumunun manevi çürümesini anlatır. “Mavi” ve “deniz” gibi safiyet simgeleri, artık korunamaz hâle gelmiştir; insanlar hem birbirini hem de içinde yaşadıkları dünyayı kirletmektedir. Bu dizeler; ahlaki çöküş- ikiyüzlülük- safiyetin yitimi üçlüsüne dayanır. Külebi burada sadece insan ilişkilerini değil, aynı zamanda doğayı ve ruhu birlikte kirleten modern toplumun ikiyüzlü yüzünü eleştirir. Bu yönüyle bu şiir, onun “insanlık değerlerinin bozulmasına karşı duyarlılığını” yalın ama derin bir dille yansıtan karakteristik bir örnektir.
Deniz: kaçış.
Külebi’deki kaçış arzusunu, şairin bulunduğu çevreye yabancılık duygusu ile ilgilidir. Bu kaçış, Albert Camus’nun “Yabancı” romanıyla benzerlik gösterir. Kaya’nın ifadesiyle bu durum, “yabancılaşmak, giderek daha çok yabancılaşmak”tır (Kaya, 1981, s. 188). Külebi de “Çare” adlı şiirinde geçen “Bu yerlerin havası bize yaramadı” (Külebi, 2025, s. 105) dizesiyle, bulunduğu yere ait olamama duygusunu dile getirir. (Akyol, 2005, s. 66).
Külebi’nin doğa anlayışı; kuşları, ağaçları, denizi, rüzgârı ve bulutlarıyla dış dünyaya, somut bir âleme dayanır. O, yaşam sevincini güçlendirdiği için tabiata hayranlık besler. “Cehennemde” adlı şiirinde Azrail’le pazarlığa girişen şair, doğadan ve dolayısıyla dünya nimetlerinden uzak kalmamak için ölümü reddeder. (Akyol, 2005, s. 66). Zebaniler de beni görünce şaşarlar birden / Bre Azrail getirilir mi buraya, derler / Böylesi, kırlarda gezip tozmalı, gül koklamalı / … … …/ Denize karşı durmalı mahzun, / Kır atlar üstünde kus gibi uçmalı (Külebi, 2025, s. 85).
Deniz: umut.
Şair, yalnız kendi milleti için değil, bütün insanlık adına da yüreğinde umut taşır. Onun insanlığa dair bu umutlarını yansıtan şiirlerinden biri de II. Dünya Savaşı’nın yarattığı karamsar atmosferin ardından, 1947’de kaleme aldığı “Günler Bana Bir Hikâye Anlattı”dır (Uğurlu, 2021, s. 131).
Bizim bir dünyamız var ki / İstesek güzel olur, / Denize girsek balık gibi / Yumuşar kemiklerimiz, / Güneşin altında otursak / Isınır dinleniriz. / Bizimdir rüzgârı, ağacı, meyvesi / Bizimdir dostluğu, kardeşliği, sevdası (Külebi, 2025, s. 98). Bu şiirde deniz, umudun ve yaşamın simgesi olarak öne çıkar.
Külebi, şiirlerinde denizi yalnızca doğa unsuru değil, insanın yenilenme, mutluluk ve toplumsal bağları güçlendirme kaynağı olarak kullanır. Bu şiirde umut hem doğayla uyum hem de insan ilişkileriyle desteklenir; deniz, bu bütüncül umudun merkezinde yer alır.
Deniz: sevgi, aşk, tutku.
Külebi, doğadan kopan insanın yığınlaşacağına, maneviyattan uzaklaşacağına inanmaktadır. Bu nedenle “daima yeniden doğuşun kaynağı”, “gizli bir güç” olan doğayla bütünleşir (Korkmaz, 2004, s. 184). Külebi, söz konusu durumu “Alacakaranlık” ve “Denizin Getirdikleri” adlı şiirlerinde şöyle dile getirmektedir: Gittim deniz kıyısına oturdum /Aksam karanlıklarla sarmaş dolaş, / Ben de denize akıyordum / Irmaklar gibi yavaş yavaş (Külebi, 2025, s. 239)
Cahit Külebi, yaşamayı seven, dışadönük bir mizaçtadır. Kimi zaman hayatın getirdikleri onu karamsarlığa sürüklese de şair, umutlu olmayı, yaşamın renklerini görmeyi ve sevmeyi tercih eder. Özündeki yaşama sevinciyle yaşam gerçekleri “Sevda Peşinde” şiirinde onda bir duygusal “çelişki”ye neden olur: Elbette tadı var bu alemin /Ağaçların çiçekleri var, / Kadınların sıcak dudakları / Bin bir türlü hali var denizlerin (Külebi, 2025, s. 56)
Külebi’nin yaşama sevincini en çok ifade ettiği şiir “Nasıl Sevmezsin Bu Dünyayı?” başlıklı metindir. Başlıktaki bu soru kimi zaman sabahalar, kimi zaman gökyüzü, tarlalar ve deniz için tekrarlanır: Şu denizi nasıl sevmezsin? / Ta uzaklara götürür biz i/ Karımızdan daha iyi şu rüzgâr / Kuru tur terimizi (Külebi, 2025, s. 72)Şair, sadece hayatı sevmeyi değil, hayatın sunduğu doğal güzellikleri de sevmenin adeta bir görev olduğunu düşünür. Bu doğayı, bu denizi sevmeyen insana şaşkınlığın ifadesidir yukarıdaki şiir (Çetişli, 2012, s. 151-152). Deniz, uzaklara götüren, insana başka hayatlar, başka dünyalar, başka imkânlar sunan bir yurt gibidir. Deniz, sevilendir, sevilene götürendir.
“Kadınlar, Ülkeler, Denizler” adlı şiirde deniz, aşkın etkisiyle dünyanın tek bir renge-“boydan boya masmavi”ye- bürünmesini ifade eder. Bu “masmavi dünya”, hem denizin hem de aşkın ortak rengidir: Gözlerin gözlerime değince / Su katılıyor rakıya, / Denizler açılıyor önümde / … / Gözlerin gözlerime değince / Su katılıyor rakıya. / Denizler, ülkeler, kadınlar / Hepsi de benziyor birbirine / Ve boydan boya masmavi / Dünya açılıyor önüme. (Külebi, 2025, s. 297). Deniz burada, aşkın sonsuzluğunu, ruhsal özgürleşmeyi ve iki insan arasındaki duygusal derinliği simgeler. Şiirde deniz, aşkın dönüştürücü, özgürleştirici ve bütünleştirici bir simgesidir. Sevgilinin bakışıyla açılan “masmavi dünya”, aşkın insanı yeniden doğuran, evrenle birleştiren gücünü temsil eder.
“Birlikte Yüzeceğiz” şiirinde şair denizi hem bir yaşam alanı hem de bir duygusal birliktelik mekânı olarak konumlandırır: Birlikte yüzeceğiz hep bu mavi sularda / Mineden bir denizde, yüzünü anımsatan, / İkimizin de kalbi bir vuruşta atacak, / Bir vuruşta ölümü, karanlığı yadsıtan (Külebi, 2025, s. 317). “Mavi sular”, tıpkı Külebi’nin birçok şiirinde olduğu gibi, huzurun, özgürlüğün ve sonsuzluğun rengidir. Deniz, sevgililerin birleştiği, ayrılığın ve ölümün anlamını yitirdiği zaman dışı bir dünyayı temsil eder. “Mineden bir denizde, yüzünü anımsatan” dizesiyle deniz, artık doğadan bir unsur olmaktan çıkar; sevgilinin yüzüne, yani güzelliğine ve varlığına dönüşür. Bu, denizin aşkla kişiselleşmesidir. Deniz, sevgilinin bir yansıması hâline gelir; şair için aşkın cisimleşmiş hâli olur.
Doğa, Külebi’nin sevdiğinin, sevgilinin yerine geçer. Deniz, aşkın kendisi olur. Burada kadın imajı, “Denizin Getirdikleri I” şiirinde, deniz tutkusuyla birlikte kullanılır: Senbiricik kadınımsın mavi deniz / Bir başka oluyorum her koynuna girdiğim zaman/Serin sularında can verip can alırken / Kuşlar bizi seyretti uçaraktan (Külebi, 2025, s. 150).Şairin bu dizelerinde deniz doğrudan aşkın ve sevilenin metaforu olarak sunulur. “Biricik” vurgusu, denizin eşsizliğini ve tutku nesnesi olarak benzersizliğini gösterir. Mavi renk, Külebi’nin şiirlerinde sıkça duygusal derinlik, huzur ve tutkuyu çağrıştırır. Mavi deniz hem bedensel hem duygusal aşkın temsilcisidir. Bu dizelerde deniz, aşkın bütüncül simgesi olarak kullanılır: hem özgürlük hem tutku hem dönüşüm hem de evrensel bir doğallık taşır. Külebi, deniz ile sevgiyi bütünleştirerek, aşkın hem bedensel hem ruhsal etkilerini somut ve canlı imgelerle okura aktarır. “Denizin Getirdikleri I” şiirinde denizin kadın imgesiyle birlikte yer alması bakımından İlhan Berk’in “Ben Senin Krallığın Ülkene Yetiştim” başlıklı şiiriyle benzerlik gösterir. İlhan Berk’in bu şiirinde, Külebi gibi, “anlatıcı-ben, denizi, sevgiliyi seyreder gibi seyrederken ontolojik bağlamda sevgiliyle bütünleşmek ister” (Karabulut, 2017, s. 77): Sen o çıktığım sularsın, zencim benim / Denize bakan evler gibiydim seninle (Berk, 1993, s. 255).
Külebi, tüm eserlerinde sevgi temalı şiirlere yer vermiştir. Bu şiirlerin bir kısmı gençlik dönemine ait aşk deneyimlerinin izlerini taşırken, bir kısmı geçici ve gelip geçici sevgileri konu edinmektedir. “Deniz Boyuınca” şiiri bir kişiye bağlanmanın mutluluğunu gizler ve deniz burada sevginin mekânı olur: Seninle el ele deniz boyunca / Tasalardan uzak / Bir çift yıldız gibi kayıp gecede / Küçüle küçüle uzaklaşarak / Türküler çağırsak (Külebi, 2025, s. 192).
Deniz: bir ev, bir yurt.
Denizin uzağa götüren bir araç uzaktaki bir “yurt” olduğu düşüncesi, şairin aynı zamanda “öte duygusunun da bir yansımasıdır. Bu yaklaşım, Bachelard’ın (1996, s. 44) şu ifadesiyle paralellik göstermektedir: “Tüm gerçek koruma değerlerinin ötesinde, doğduğumuz evde düş değerleri oluşur; bu değerler bütünü, doğduğumuz ev yitip gittiğinde geriye kalan tek bütündür.” Benzer biçimde, Külebi’nin “Son” adlı şiirinde geçen Bakar bakar da vadilere / Akşamları ışıktan şehirler kurardım / Dolsun isterdim insanlar akın akın / Yıkanıp sütliman denizlerde” (Külebi, 2025, s. 162) dizelerinde de yuva özlemi ve bu özleme bağlı duygular belirgin şekilde dile getirilmektedir. (Şimşek, 2017, s. 197). “Uçak Yolculuğu” şiirinde de deniz, Bachelard’ın insan için anıları yaşatan, dünyanın/evrenin anlamını kuşatan, kazanılmış şeyleri saklayan ve hayatı anlamlandıran bir unsur olarak gördüğü ev’e karşılık gelir: Bir uçağım olmalı benim / Binip üstüne binip üstüne / Şu dünyayı gezmeliyim, / Gidip Akdeniz kıyılarına / Merhaba demeliyim / Sıcak sıcak denizlerde / Çimen gemici çocuktan (Külebi, 2025, s. 65). Bachelard, bu içsel güvenli mekândan dışarıya açılan ufuk mekânlarını -örneğin gökyüzünü, denizi ve sonsuzluğu- hayal gücünün özgürlük alanı olarak görür. Bu şiirde de güvenli mekândan dışarıya açılan ufuk mekânı denizdir.
Deniz: özgürlük.
“Öte”, Külebi için özlenendir. Şairin şiirlerinde en çok kullandığı ulaşım aracının gemi olması da şairdeki “öte”nin denize evrilmesinin bir yoludur. Ve bu yol şairi özgürlüğe, özüne götürür. “Özgürlük” şiirinde “öte” yine yaşanılmak istenen “ev” bağlamında özgürlük olur ve bu özgürlük de denizin mavisi ve enginliğiyle bütünleşir: Eğer kuvvetim yetse benim / Rıhtıma koşarım yalnayak. / Halatlarını bütün gemilerin / Bıçağımla keserim. / Gemiler açılır sallanarak, / Ben de artlarından bakarak / Gülerim, / Bütün kuvvetimle bağırarak. / Azat olun gemilerim, azat olun gemilerim! (Külebi, 2025, s. 75).
“Batı” şiirinde de deniz özgürlüğün bir simgesidir: Özgür deniz, dinleyen evren, çırpınan düşünce / Tanrıdan haber salar bu yana (Külebi, 2025, s. 244). Bu dizelerde deniz, fiziksel bir doğa öğesi olmaktan çıkarak özgürlüğün, sınırsız düşüncenin ve manevi bağlılığın simgesi hâline gelir. Külebi, denizi hem bireysel hem de evrensel bir özgürlük mekânı olarak kullanır; düşüncenin sınırsızlığını ve insan ruhunun Tanrı ile bağını somutlaştırır.
“Atatürk’e, Birlikte Savaşanlara ve Çocuklarına III” şiiri, Kurtuluş Savaşı dönemi bağlamında yazılmıştır. Külebi, bu şiirinde savaşın yurdu getirdiği yıkımı ve acıyı dile getirir: Mavi değil artık denizlerimiz! / Tarlalar sürülmez oldu! / Sütü kesildi davarların! / Öksüz kaldı bebelerimiz! (Külebi, 2025, s. 216). Bu dize, savaşın karanlığını ve yurdun üzerine çöken umutsuzluğu anlatır. Denizlerin “maviliği”, yani huzuru, barışı ve özgürlüğü kaybolmuştur. Artık mavi değil, kurşun rengindedir; çünkü düşman donanmaları denizlerdedir. Ege, Marmara ve Akdeniz artık özgür değil, işgal altındadır. Denizin rengi, bir milletin kaderine sinen karanlığı simgeler.
Deniz: karamsarlık, karanlık.
Külebi’nin şiirlerinde “öte”nin özgürlük olmayıp karamsarlığın, kaçışın olduğu durumlar da vardır. Şair için deniz yine “öte”dir ama bu sefer özgürlük, yeni hayat, umut anlamına gelmez. Deniz sığınılacak, mutsuzluk dalgalarında çırpınılacak bir “öte” ye işaret eder. Külebi, yaşamın belki de tüm renklerini denizde bulur. Yukarıda bahsedilen “çelişki” aslında şairin denizle olan münasebeti açısından anlamlıdır. Şair için deniz kimi zaman, “Bir Gemi, Bir Adam” şiirindeki gibi, umut kimi zaman da dalgalarında can verilen, yok olunan bir yerdir: Seferde bir gemi, bir adam / Oturmuş bitmesini bekler (Külebi, 2025, s. 188). Kimi zaman yaşama sevincindeki “öte” kimi zaman da “Diken” şiirinde olduğu gibi karamsarlıktaki “öte”dir. Her ikisi de şairin bilinçli bir tercihidir.
“Diken” şiirinde deniz, artık özgürlük, umut veya aşkın simgesi değil; karamsarlık ve çaresizlik alanıdır: Bense boyuna yalnız, boyuna derbeder / Yüzer dururum umutsuzluk denizlerinde, / Tepemden turnalar geçer bağırarak / Hatıralar turnalar gibi gitti gider (Külebi, 2025, s. 177). “Yüzer dururum” ifadesi, hareketsizlik ve çaresiz bir sürüklenişi anlatır; kişi denizin içinde kontrolsüz, yalnız ve bitkin bir hâlde bulunur. “Umutsuzluk denizleri” metaforu, denizin sonsuzluk, derinlik ve belirsizlik özelliklerinin karamsar bir bağlamda yorumlanması olarak düşünülebilir. Bu şiirde deniz, şairin içsel boşluğu ve ruhsal çalkantısını somutlaştırır. Külebi, denizi önceki şiirlerdeki umut, aşk veya özgürlük imgelerinin aksine, kontrolsüz, çalkantılı ve hüzünlü bir ruh hâlinin metaforu olarak kullanır.
Külebi denizi, “Çürüyen Otlar II” şiirinde de umutsuz ruh dünyasının hem mekânı hem de duygusal yansıması olarak kullanır: Şarkılar daha neşeli, daha mahzun / Akşamlar daha garipsi, / Umut alabildiğine geniş, / Umutsuzluksa denizler gibi (Külebi, 2025, s. 203).
“Yaz Yorumu” şiirinde deniz, Külebi’nin şiirlerinde sıkça görülen umut ve özgürlük simgesi olarak başladığı yolculuğu tamamlayıp, karamsarlık, hayal kırıklığı ve pasiflik simgesine dönüşür: Bu yaz da havalar sıcak / Gökler mavilikten yırtılacak, / Denizler kalbimizden daha ak / Sallana sallana uyuyacak (Külebi, 2025, s. 207). Deniz şair için artık bir içsel boşluk ve durgunluk mekânıdır; insan ruhunun umutsuzluğunu ve yorgunluğunu yansıtır.
“Gittikçe Uzaklaşacaksın” şiirinde deniz, karamsarlığın en yoğun simgesi olarak ortaya çıkar: Yaşantı dedikleri serüven acı / Sonunda yitip gideceksin. / Ben dipsiz bir denize gömülürken / Sen de eriyip tükeneceksin. (Külebi, 2025, s. 320).
Külebi, denizi karamsarlığın bir simgesi olarak kullandığı şiirlerinde dipsizliği, geçiciliği ve derinliğiyle insan ruhunun boşluk, yalnızlık ve çaresizlik hâlini somutlaştırır.
Deniz: geçmiş.
Cahit Külebi’nin şiirlerinde, geçmişe özlem (nostalji) teması güçlü bir temadır. Genel olarak geçmişe özlem ifade eden şiirlerinde şair, geçmişi hem doğal güzellikler hem de gençlik duygusu üzerinden idealize eder. Külebi’de geçmiş, şimdi’nin sıkışmış hayatına karşı bir özlem anlamı taşır. Geçmiş, artık ulaşılamayan bir cennet gibidir; hatırlamak bile hem mutluluk hem hüzün getirir. “Bir Yılbaşı Gecesi” şiiri bu açıdan önemli bir örnektir: İnanılmaz genişlikte çayırlar görmüştüm, / İnanılmaz mavilikte denizler. / Kızlar vardı diri, pırıl pırıl / Sudan yeni çıkmış balığa benzer (Külebi, 2025, s. 101). “İnanılmaz mavilik”, hem görsel güzelliği hem de duygusal derinliği anlatır. Şiirdeki “deniz”, Külebi’nin şiirinde genellikle umut, yaşam enerjisi, iç huzur ve gençlik coşkusu sembolüdür. Ancak geçmiş zaman kipiyle kullanıldığında, bu deniz artık sadece bir anı olarak vardır; şairin şu anda ulaşamadığı bir güzellik. Geçmişte denizler mavi, umutlar diri, dünya güzeldi; şimdi o mavilik kaybolmuştur. Geçmiş, burada idealize edilmiş bir güzellik çağı olarak resmedilir: çayırlar sınırsız, denizler ışıl ışıl, insanlar (özellikle genç kızlar) diri ve saftır. Bu tablo, yalnızca bir anı değil, aynı zamanda bugünkü yitimin farkındalığıdır. Şair, geçmişi güzelliğin merkezi olarak anarken, dolaylı biçimde şimdiki zamanın solgun, dar ve yoksullaşmış olduğunu da sezdirir.
“Yurdum” şiirinde 1917 yılına gider ve geçmişi anımsar: Bağrımı açıp ılgıt ılgıt / Esen serin rüzgarlarına / İlk önce kıyılarından / Denizi seyretmişim / Issız çorak ovalarında / Günlerce yolculuk etmişim (Külebi, 2025, s. 154). Bu dizeler şairin geçmişteki doğayla bütünleşmiş sade hayatına, gençlik günlerine ve içsel dinginliğine duyduğu özlemi ifade eder. Rüzgâr ve deniz gibi doğal unsurlar, hatırlamanın aracıdır; çorak ovalar ise yoksunluğu ama aynı zamanda o yoksunluğun anlamlı yanını gösterir.
Denizi seyretmek” eylemi, Külebi’nin şiirlerinde sık sık hayatın anlamını düşünme, varoluşu kavrama durumuyla ilişkilidir. Burada “ilk önce kıyılarından” ifadesi, bir başlangıç noktası, gençlik veya çocukluk yıllarının masum merakını simgeler. Şair geçmişte, denizi yani -genişliği, özgürlüğü, sonsuzluğu- henüz dışarıdan, uzaktan, hayranlıkla izlemiştir. Bu hem yaşamın başında olmanın hem de henüz içselleştirilmeyen ama derinlemesine hissedilen bir güzelliğin anlatımıdır.
“İkinci Kişi” şiirinde şair; bireyin dünyayı ilk kez derinliğiyle, büyüklüğüyle, güzelliğiyle fark ettiği o an’a işaret eder: Nasıldı ilk gurbete çıkışın? / Kıyısına ilk vardığın deniz? (Külebi, 2025, s. 167). “İlk vardığın deniz” ifadesi, hayatın ilk büyük karşılaşmalarından biri olarak yorumlanabilir. Bu an hem coşku hem de hüzün barındırır; çünkü artık geçmişte kalmıştır. Denizin kıyısına varmak, bir eşik anıdır: çocukluktan gençliğe, iç dünyadan dış dünyaya geçiş. Bu nedenle, şair o “ilk deniz” anısıyla birlikte ilk hayranlıklarını ve ilk yalnızlıklarını hatırlamaktadır.
Denizin bir “hatırlama” durağı olduğu ve geçmişin somut bir simgesi hâline gediği; hatırlanan zamanı ve mekânı taşıdığı, geçmişe duyulan özlemin odak noktası olduğu diğer şiirlerse şunlardır: “Kayıpta”; Denizde küçük bir yelkenli var. / Sen değilsin gezen caddeleri. / Duman. Duman. Dumanlar arkasında / Uçup gitti gençliğinin günleri (Külebi, 2025, s. 200). “Dönem”; Ah yine yılbaşları geldi! / Karlı dağların ötesinde çare yok! / Karanlıklar yıldızları boğar / Sessiz sedasız, / Kıyılarda tükenen denizlerdir, / Köpükler anılara yabancı, / Çakıllar incecik yüzün değil, / Sessiz sedasız gidersin, çare yok (Külebi, 2025, s. 271). “Bir Damla Deniz”; Bir damla deniz, işte görüp göreceğin / Ey yoksunluklardan yola çıkan kişi! (Külebi, 2025, s. 303). “İçimde Çalkanan Bir Deniz”; İçimde çalkalanan bir deniz / Ya da kuşlar uçan bir orman / Çoktan geçip gitmiş gençliğimiz / Anladım ona vurulduğum an. / Arıyorum bir şey yitirmiş gibi. / Şairler gençken ölse daha iyi (Külebi, 2025, s. 326).
Cahit Külebi’de deniz, sadece görsel bir imge değil, duygusal bir hafıza mekânıdır. İnsan, geçmişte yaşadığı heyecanları, kayıpları veya güzellikleri denizle ilişkilendirir. Bu nedenle Külebi’de deniz, duygusal belleğin somutlaştırılmış hali olarak işlev görür. Aynı zamanda deniz, geçmişin huzurunu ve tazeliğini çağrıştırır: masumiyet, saflık ve coşku onunla hatırlanır.
Külebi’de deniz, geçmiş ve şimdi arasındaki duygusal köprüdür. Şair, bugünkü yaşamında ulaşamadığı saflığı ve özgürlüğü, deniz üzerinden geçmişte yeniden deneyimler. Deniz, aynı zamanda bir hatırlama ve özlem mekanizması olarak çalışır; okur, şairle birlikte geçmişin içine çekilir.
Özetle ifade edilecek olursa Külebi, deniz imgesini kullandığı ve geçmişe özlem içeren şiirlerinde genellikle geçmişi bir hatıradan öte, temizliğin, doğallığın ve gençliğin simgesi hâline getirir.
Deniz: ayrılık, terk edilmişlik, yalnızlık.
Külebi’nin şiirlerinde yalnızlık veya terk edilmişlik duygusu; olgunlaşmanın paradoksu, öznenin edilgenleşmesi ve insanın yazgısına bırakılmışlığı üzerine kuruludur. “Zerdali Ağacı II” şiiri şairdeki yalnızlık duygusunun önemli bir yansımasıdır: Düşün bir kere, büyümüşsün, gelişmişsin, / Senden kayık yapmışlar; / Küçük bir bulut yelkenin sanki / Denize bırakmışlar (Külebi, 2025, s. 101). Cahit Külebi, bireyin yaşam serüvenini ve bu serüvende uğradığı dönüşümü sembolik bir anlatımla dile getirir. Şiirin anlam merkezinde, insanın büyüyüp olgunlaştıktan sonra kendi kontrolü dışında bir sürece dâhil edilmesi fikri vardır. İnsan, bir kayığa dönüştürülmüş ve kaderin akışına bırakılmıştır. Deniz burada hayatın sonsuzluğu ve belirsizliği anlamına gelir. Dolayısıyla birey, artık kendi iradesiyle değil, hayatın onu sürüklediği yalnızlıklarla dolu bir yaşamın içinde sürüklenmektedir.
“Türküler IV” şiirinde “İnsan kalbi, kıyısız deniz, yapraksız ağaç” dizelerinde insanın duygusal dünyası doğa unsurlarıyla özdeşleştirilmiştir: İnsan kalbi, kıyısız deniz, yapraksız ağaç, / Mahzun dünyamızın yıldızları. / Her seven alıp gitse ne olur / Bir mendil kiraz gibi kızları (Külebi, 2025, s. 184). “İnsan kalbi”; duyguların, sevmenin ve acı çekmenin merkezi olurken “kıyısız deniz”; sonsuzluk, derinlik ve ölçüsüz duyguların sembolü olarak dikkat çeker. “Yapraksız ağaç”; yalnızlık, tükenmişlik, yaşama gücünün azalmasını ifade eder. Bu üçlü imge, şairde insanın iç dünyasının yansıması olarak doğayı kullanma biçiminin örneğidir. Külebi’de doğa, yalnızca arka plan değildir; insan ruhunun bir uzantısıdır. Bu dörtlük, Külebi’nin şiirinde sık rastlanan üç ana temayı bir arada taşır: İnsanın yalnızlığı ve içsel derinliği; doğayla kurulan duygusal özdeşlik ve aşkın hüzün ve kabulleniş boyutu. Şair, dünyayı “mahzun” görür ama bu hüzün karamsar değil, insanca bir duyarlılığın sonucudur.
“Kendimce” şiirinde “denizler” imgesi, duyguların sınırsızlığı ve derinliği anlamına gelir. “Geceler boyu” ifadesiyle birleşince bu denizler, karanlık, yalnızlık ve içsel dalgalanma çağrıştırır: Mahzunsam mahzunluğum benim / Size ne benim mahzunluğumdan? / Geceler boyu denizlerim var / Kapkara akan çeşmelerim (Külebi, 2025, s. 201). Bu dizeler, şairin mahzunluğunun sıradan bir üzüntü değil, sürekli ve derin bir iç hâl olduğunu vurgular. Denizler çoğul kullanılmıştır; bu da duygunun büyüklüğünü, taşkın bir iç evreni ifade eder. Bu dizeler, bireyin kendi içine dönük bir varoluş hâlini yansıtır. Şair, duygularının başkalarınca anlaşılmasını beklemez; tam tersine, o duyguları kendine ait kutsal bir alan olarak görür. Mahzunluk burada insani bir eksiklik değil, varoluşun doğal bir parçasıdır. Denizler ve çeşmeler, bu iç dünyanın metaforlarıdır; biri duyguların genişliğini, diğeri onların karanlık ve sürekli akışını sembolize eder.
Külebi’nin ayrılık ve hüzün atmosferinde deniz imgesinin kullanıldığı diğer şiirleri, Deniz üç adım ilerinde / -Gidebilirsen git. / Bir rüzgâr esti hayal meyal / -Tutabilirsen tut (Külebi, 2025, s. 250) mısralarının yer aldığı “Basmane” şiiri; “Umut tarlasıydın saçılmış gökyüzünde / Titreşen başakların vardı yıldızlardan. / Güneş bir tırpandı, biçti hepsini / Denizler eriyip çöktü tekliğimizden / Bulamadım yüzünü düşlerde bile (Külebi, 2025, s. 328) dizelerini barındıran “Dağıtmıyor Karanlığı” şiirleridir.
Sonuç olarak, Külebi’nin, deniz imgesi içeren ve yalnızlık, terk edilmişlik, ayrılık ifade eden şiirleri anlam bakımından içsel yalnızlık, duygusal mahremiyet ve melankolinin kabullenilişi üzerine kuruludur.
Deniz: şehir.
“Şimdi İzmir’de” şiirinde deniz, umut, yaşam enerjisi ve coşku simgesi olarak öne çıkar. İzmir ise denizle birleşerek mekânsal ve kültürel bir kimlik sunar: Şimdi İzmir’de sabahın sekizi Karşıyaka’da, Alsancak’ta, Güzelyalı’da. / Bir ağ dolusu balık gibi gençliğimizi / Daha yeni çektik denizden, rüyalarımızı da … / Türküler övüyor sevgimizi (Külebi, 2025, s. 233). Deniz, gençlik ve rüyalarla bütünleşmiş; şehrin kıyılarıyla birlikte hem bireysel hem toplumsal yaşamın merkezi hâline gelir.
“Atatürk’e Birlikte Savaşanlara ve Çocuklarına I” şiiri hareket (tren, sel) ile duyusal yoğunluk (deniz, koku) arasındaki bir denge üzerine kuruludur: Savaştepe Köprüsünden geçen trenler / Sel olur İzmir’e akar, / İzmir’in denizi kız, kızı deniz / Sokakları hem kız, hem deniz kokar (Külebi, 2025, s. 214). Cahit Külebi, bu kısa dizelerde hem memleket sevgisini hem de insana, doğaya ve yaşama duyduğu içten coşkuyu bütüncül bir imge dünyasında birleştirir. Şiirdeki İzmir, yalnızca bir kent değil, yaşamın estetik doruk noktası, yani umudun ve güzelliğin sembolik evi hâline gelir.
“Atatürk’e Birlikte Savaşanlara ve Çocuklarına I” şirindeki “İzmir-deniz-kız-koku-sokak” yaşam, aşk ve doğa, şehir arasındaki uyumu yansıtmasının yanı sıra şiirde koku unsuru güçlü ve etkili biçimde hissettirilir. Şair için koku, İzmir ve anılarla bütünleşiktir. Bu şiirdeki -deniz ve koku bağlamında- kokunun geçmişe ait imgeleri ve duyguları harekete geçirme özelliği, “Proust Fenomeni”ni anımsatır ve bu duruma bir örnek olur. Proust’un ünlü roman dizisi Kayıp Zamanın İzinde’nin ilham kaynağı olarak gösterilen olayda, yazarın annesinin ikram ettiği ıhlamur eşliğinde yediği küçük keklerin (madeleine), onu çocukluk yıllarına ve halasıyla ilgili hatıralarına götürmesi örnek verilir. Bu durum, kokunun yalnızca duyusal bir deneyim değil, aynı zamanda belleğin derin katmanlarını harekete geçiren bir psikolojik uyaran olduğunu göstermektedir (Arslan & İşler, 2020, s. 134). “Proust Fenomeni”ne bir örnek de bu sefer şehir İstanbul’dur, “28 Nisan” isimli şiirde vardır ve yine deniz, şehir ve koku anıları çağrıştıran, belleğin katmanlarını harekete geçiren bir uyarandır: Erguvan kokuları geliyordu Boğazdan / Vapur düdükleri, deniz yosunlarıyla sarmaş dolaş (Külebi, 2025, s. 284).
“Dişi” şiirinde İstanbul, deniz, gemi ve mavi birlikte kullanılmıştır: İstanbul Boğazından beyaz / Gemiler geçer, su kesimi mavi. / İnsanı gecelerce uyutmaz / Benim sevdiğim de, bu gemiler misali(Külebi, 2025, s. 193). Bu şiir Külebi’nin dış dünyanın imgeleriyle iç dünyanın duygularını organik biçimde birleştiren bir şiir anlayışının örneğidir. Boğazdan geçen gemiler, yüzeyde bir manzara unsuru iken, derin anlam katmanında özlemin, tutkunun ve geçiciliğin sembolüne dönüşür. Şair, renklerin saflığı (beyaz ve mavi) aracılığıyla duygusal arınmayı, gemi imgesiyle ise insanın içsel hareketini dile getirir.Şair, görsel estetik ile duygusal yoğunluğun kesiştiği bir lirik yapı sunar; sevgiliye duyulan özlem, deniz ve gemi metaforları üzerinden sürekli bir arayış ve ruhsal devinim hâline gelir.
Deniz ve şehir ilişkisi bağlamında Külebi’nin 10 şiirinde direkt 1 şiirinde de Boğaz üzerinden İstanbul’a yer verilir. Şairin sadece bir şiirinde İstanbul’u deniziyle şiirlerine alması dikkat çeker. Üniversite hayatını, edebiyat yaşamının önemli duraklarını bu şehirde geçirmiş olan Külebi’nin İstanbul’da denize mesafeli duruşu üzerinde düşünmeye değer bir durumdur. Aynı durum İzmir için de geçerlidir denilebilir. Şairin şiirlerinde İzmir 13 defa direkt bir defa da Basmane üzerinden yer alır. Bu şiirlerden sadece üçünde İzmir ve deniz birliktedir. Bu durum, Cahit Külebi’nin şiir dünyasında denizin somut bir coğrafi mekân olarak değil, hayali ve simgesel bir boyutta ele alındığını düşündürmektedir. Şairin tüm şiirleri incelendiğinde en sık kullanılan kelimelerden birinin “deniz” olduğu, renk olarak mavi, ulaşım aracı olarak gemi ve diğer tabiat unsurlarıyla birlikte düşünüldüğünde, Külebi’nin denizi ve ona ait mekânı gerçek bir şehir veya ülkeye bağlı olarak tasvir etmediği görülmektedir. Bu bağlamda deniz, şairin lirik evreninde bireysel ve evrensel duyguların, özgürlüğün ve hayal gücünün simgesi hâline gelir. Külebi’nin denizi, belirli bir coğrafyaya ait olmayan, şehirden ve ülkeden bağımsız, kendi iç dünyasında var olan bir deniz olarak değerlendirilebilir
Cahit Külebi, deniz ve hayal…
Yaşamın kendisi olarak deniz; hayatın kendisi, akış ve süreklilik ile eşleştirilir. İnsan, denizle bütünleştiğinde yaşamın hem coşku hem hüzün yönlerini deneyimler.
Yaşamdan kaçış bağlamında deniz; aynı zamanda bireysel ve ruhsal kaçışın mekânıdır. Yalnızlık, acı veya karamsarlıktan uzaklaşmak için denize sığınılır; bu bağlamda deniz bir sığınak, geçici huzur alanıdır.
Umudun simgesi olarak deniz; gençlik, yaşam enerjisi ve rüyalarla birlikte umut simgesi hâline gelir. Deniz, insanın tazelenmesi, yaşamla yeniden bağ kurması ve geleceğe dair hayal kurması için bir alan sunar.
Sevgi, aşk, tutku olarak deniz hem bedensel hem ruhsal sevgi ve aşkın simgesidir. Denize girme, onunla bütünleşme, sevgi ve tutkuyu somutlaştırır. Deniz, özellikle aşk ve özgürlük bağlamında tutku ve coşku ile ilişkilendirilir. Hem fiziksel hem duygusal bir hareketlilik ve yoğunluk gösterir.
Bir ev, bir yurt olarak deniz; insanın aidiyet ve köklenme duygusuyla ilişkilendirilir. Özellikle İzmir kıyıları gibi mekânlarda deniz, bir yuvanın, huzurun ve yaşanmışlığın simgesi olur.
Özgürlük olarak deniz; sınır tanımayan genişliğiyle özgürlüğün ve ruhsal bağımsızlığın simgesi hâline gelir. Denizde yüzmek veya ona yaklaşmak, bireyin hem fiziksel hem zihinsel özgürlüğünü temsil eder.
Karamsarlık bağlamında deniz; bazen umutsuzluk ve yalnızlığın simgesi olarak kullanır. Dipsiz deniz, yitirilen umut, yalnızlık ve içsel boşluğu temsil eder.
Geçmişe özlem olarak deniz; çocukluk ve gençlik anılarıyla, kaybolmuş saflık ve masumiyetle ilişkilendirilir. Şair, deniz üzerinden geçmişe dönme ve nostalji duygusunu dile getirir.
Ayrılık, terk edilmişlik ve yalnızlık üçgeninde deniz; özellikle gurbet, yalnızlık ve ayrılık duygularını yansıtan bir mekân hâline gelir. İnsan, denizle karşılaştığında hem fiziken hem duygusal olarak yalnızlığını ve terk edilmişliğini hisseder.
Son olarak Cahit Külebi’nin şiirlerinde ele aldığı temalar ekseninde tema deniz ilişkisi bakımından şu tespitlere yer vermek yararlı olacaktır. Külebi’nin yaşam temalı şiirlerinde deniz; akış, süreklilik, gençlik ve enerji kaynağı; kaçış temasında, ruhsal sığınak, yalnızlık ve karamsarlıktan uzaklaşma; umut temalı şiirlerde yenilenme, geleceğe dair coşku ve yaşam enerjisi; sevgi, aşk, tutku temasında bedensel ve ruhsal tutku, yakınlık, sevgi; ev temalı şiirlerde, aidiyet, köklenme, toplumsal ve kültürel bağ; özgürlük temasında sınırsızlık, zihinsel ve ruhsal bağımsızlık; karamsarlık temasında yalnızlık, umutsuzluk, dipsiz boşluk; geçmiş temalı şiirlerde nostalji, çocukluk ve gençlik anıları; ayrılık temalı şiirlerde de gurbet, kaybolmuş sevgiler ve çaresizlik simgesi olarak kullanılmıştır.
Cahit Külebi’nin şiirlerindeki deniz, belli bir coğrafi mekân olarak değil, hayali ve simgesel bir boyutta yer alır. Şairin denizi kendi hayal dünyasında şehirlerden, ülkelerden bağımsız kendi iç dünyasında var olan bir denizdir.
Cahit Külebi’de deniz, şiirsel anlamda çok boyutlu bir simgedir. Hem yaşamın kendisi hem aşkın, tutkunun, özgürlüğün ve umudun kaynağıdır hem de karamsarlığın, yalnızlığın, ayrılığın ve geçmişe duyulan özlemin mekânıdır. Deniz, şairin içsel duygularını, yaşadığı coşkuları ve hüzünleri somutlaştırdığı evrensel bir metafor olarak şiirlerinde sürekli yeniden şekillenir.
* Bu yazı akademik kitap bölümü olarak yayınlanan araştırmamdan derlenerek yazılmıştır. Edebiyatta Güncel Araştırmalar. (2025). Turkuaz Yayınları. https://doi.org/10.63127/tuaz.nd.28
Kaynakça
Akyol, G. (2005). Cahit Külebi ve Yavuz Bülent Bâkiler’in şiirlerinde Anadolu ve Anadolu insanı. [Yayımlanmamış yüksek lisans tezi] Balıkesir Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.
Arslan, F. & İşler, İ. (2020). Koku/bellek değerlerden söz nefesine… rayiha çiçeklenmesi / Elif Şafak’ın “Pinhan”ı. USBAD Uluslararası Sosyal Bilimler Akademi Dergisi, 2(3), 127-149.
Berk, İ. (1993). Toplu şiirler. Yapı Kredi.
Büyük, D. (2023). Orhan Veli Kanık’ın şiirlerinde “deniz” tasavvuru. Uluslararası Sosyal Bilimler ve Sanat Araştırmaları Dergisi, (2)1, 80-90.
Corbin, J. & Strauss, A. (2008). Basics of qualitative research: Techniques and procedures for developing grounded theory. Thousand Oaks: Sage.
Çetişli, İ. (2005). Cahit Külebi ve şiiri. Akçağ.
Çonoğlu, S. (2008). Şiirin gemileri: cumhuriyet dönemi Türk şiirinde gemi. Türkbilig, (16), 24-39.
Furtun, S. (2013). Cahit Külebi’nin şiirlerinde kelime dünyası. [Yayımlanmamış yüksek lisans tezi] Bülent Ecevit Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.
Gaston, B. (1996). Mekânın poetikası. (Çev. Aykut Derman). Kesit.
Kanık, O. V. (1947). Yenisi. İnkılap.
Karabulut, M. (2015). İmge ve cumhuriyet dönemi Türk şiirinde “su” imgesi. Journal of Turkish Language and Literature 1(2), 65-84.
Korkmaz, R. (2008). Aytmatov anlatılarında ötekileşme sorunu ve dönüş izlekleri. Grafiker.
Külebi, C. (20205). Bütün şiirleri. Bilgi.
Strauss, A. & Corbin, J. (1998). Basics of qualitative research: Techniques and procedures for developing grounded theory. London: Sage.
Şimşek, Y. (2018). Cahit Külebi şiirlerinde mekânın poetikası. Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, 11(60), 185-198.
Terry, E. (2015). Şiir Nasıl okunur. (Çev. Kaya Genç). Ayrıntı.
Uğurlu, Y.S. (2021). Cahit Külebi’nin şiirlerinde umut ve umutsuzluk. KÜLTÜRK Türk Dili ve Edebiyatı Araştırmaları Dergisi, (3), 125-135.


















