
Öykünüze yeniden dönmek istiyorum.
“Ben-Anlatıcı”nın içsesi üzerine kurulu öyküde bir sesleniş/iç dönüş/ağıtsı ses var.
Öyküye dair aldığım notlara bakıyorum:
- Derinlikli/sezgili bakış,
- İmge yoğunluğu,
- Sözü burgaçlardan geçiriyor (anlatıcı),
- Kavrayış bilinci,
- Hissettiren düşünce,
- Yaşama çelişkisini dile getirme,
- İlk cümle ile <>son cümle arasındaki bağıntı…
Gene okumalara döneceğim. Rilke’nin Malte Laurids Brigge’nin Notları’na, ve elbette Duino Ağıtları’na…
Onun sesine yakın ses hissediyorum ara ara yazdıklarınızı.
Buradaki anlatıcının içlenişinde ağıtsı bir ses var. Bitiriş cümlesi ise manidar biçimde okuru başa döndürüp öyküyü yeniden, başka bir bakışla/yorumla okumaya yöneltebilecek güçte.
Yaşamsal hakikatlerden çıkardığımız doğrusallıklardır asıl bizim neyi/niye söyleyebildiğimizi belirleyen.
Yani birinin hayatını, başından geçenleri anlatmayız. Bu bize esin verir. Bir acıyı, sevinci, kötülüğü, aldanışı, özlemi, kavuşmayı anlatmak için işaret fişeğidir o yaşanılıp gözlenenler.
Bu öykünün başarısı da orada işte. Örterek, hatta hissettirerek anlatılması. Burada, sizin giderek bir anlatıcı olarak başarınızı görüyorum. Ve daha çok yazmalısınız, önce kendiniz için. Masanızda her daim defteriniz, kaleminiz, kitabınız açık durmalı.
Sanırım süreklilik, sürdürebilirlik için size yazıda eşlik edebilecek okumalara geçmelisiniz artık. Bunların da listesini oluşturmanız gerekli. Göreceksiniz bu okuma seyriniz size, ara ara yazmak yerine, her gün bir şeyler yazmak alışkanlığını da kazandıracaktır. Ve elbette filmler…Haftada en az üç film izlemelisiniz. Bunun için de yönetmen sinemasından başlamanızı öneririm.
Şimdi, hemen, Sımsıkı Sarıl Bana’yı (Yönetmen: Mathieu Amalric), Çölün Kalbine Yolculuk’u (Yönetmen: Margarethe von Trotta) izleminizi öneriyorum. İzlerken not almanızı, size yansıyan duyguyu ve çağrıştırdıklarını yazmanızı istiyorum.
Sizinle geçmişte yazdığım bir yazımı paylaşıyorum. Umarım buradaki önermelerim üzerine düşünürsünüz. Unutmayın, her daim yazdığınız yerdesinizdir.
Sevgilerimle.
YAZARKEN ALGINIZ KADARSINIZ!
“Kendimizi başkalarının bizi gördüğü gibi görmek çok yararlı bir yetenektir.”
Aldous Huxley
Huxley’in bu düşüncesini de dillendirdiği Sezgi Kapıları (*) elime aldığım ilk günden beri benim “yaşama algısı” kitabım olmuştur.
Bir konuşmamızda Kemal Demirel, “Algınız açık değilse yazamazsınız, onun için bir yazara felsefe gerek, bilim gerek, sinema, müzik, resim ve tiyatro gerek, ” demişti.
Bana İnsanlar Üzerine adlı deneme kitabını imzalayıp verdiğinde, ona, daha önceleri bu kitabının çoğu satırını çize çize okuduğumu söylememiştim.
17-18 yaş okumaları öyledir; kendinizi bir kitapta/yazarda bulduğunuzda bütünleşirsiniz onunla.
Şimdi, Demirel’in kitabında altını çizdiğim satırlarla, yanlarına düştüğüm notlara dönüyorum.
Demirel şöyle diyordu:
“… İnsanın dünyasında ne için, nasıl yaşamak için var olduğunu anlatmaya ve insanın kendine yakışırcasına yaşamasının güçlüğünü ve gerekliliğini göstermeye çalıştık.”
Yanıbaşına hemen şu notları düşmüşüm:
- İnsan dünyada ne için ve nasıl yaşamak için var olmuştur… Kendimize yakışırcasına nasıl yaşayabiliriz. Böyle bir yaşama ereği güzel bir şey ama bunun güçlükleri var, onlar neler?
“Kahramanlık anları insanın kendi egoizmini kenara ittiği, sadece insana yakışırcasına yaşadığı anlardır.”
- Bencilliğini insan kendine yakışırcasına yaşadığı an kahramandır. Böylece düşüncesini de eyleme dönüştürebilir. Ne pahasına olursa olsun onu gerçekleştirebilir.
Doğrusu Kemal Demirel’in denemeleriyle Huxley’in yazdıklarını yeniden yan yana okurken; o ilk okumaların beni nasıl bir eğitimden geçirdiklerini gördüm. Dış dünyaya bakma, insanı anlama yolculuğuydu bu aslında. Okuduğunuz gibi kalmıyor, başkalaşıyordunuz her düşünce, duyguda.
Okurken gitmek, dönüşmek diyordum ben buna.
Algı yolculuğu böyle bir şeydir. Bazen sese ses, söze söz olursunuz. Sizi alır başkalaşım yolculuklarına çıkarır. Dinlediğiniz içsesiniz değildir yalnızca, size eşlik eden duygularla var ettiğiniz düşüncelerinizdir de. Öyle ki; yazmak kıvılcımını var eden tınıyı da işte orada yakalarsınız.
“Açık bilinç,” böyle bir şeydir, kanımca. Ingmar Bergman’ın anılarında dile getirdiği de tam böyle bir şey: “Denetlenemeyen bir merakın peşindeyim. Not alıyorum, gözlem yapıyorum. Her yöne bakıyorum. Her şey gerçekdışı, tuhaf, ürkütücü ya da saçma. Havada uçan bir toz zerresi yakalıyorum, belki bu bir filmin tohumudur diye.” (**)
Yaratıcılık sizden bunu ister.
Okuma Nedeni Yaratmak
Okumak bir görme yolculuğudur, aynı zamanda karşılaşmadır, bilinç aydınlanmasıdır da. Gösterdikleri kadar düşündürdükleriyle de var eder sizi. Yeniler, kabuk değiştirmenize yol açar.
İşte, şimdi, dört yıldır duvarlar ardında yaşayan dostumu düşünerek Rosa Luxemburg’un Hapishane Mektupları’ nı okuyorum.
Yolculuk dönüşü kaldığı cezaevinin tel örgülü duvarlarının kıyısından geçerken de aklıma düşmüştü dostum.
İnsan o “sınırlı alan”da ne yapar günler boyu… Bunu sordum, sorguladım kendimce.
Şimdi, Luxemburg’un şu satırının altını çizerken; “Bırakalım artık beni de, başka şeylerden söz edelim”… Bu duru sesi var eden bilinci düşündüm… Sonra onun düşlerini, geleceğe inancını…
Yaşam başka türlü yaşanmıyor. Eğer düşleriniz varsa ömrünüzü uzatabilirsiniz. Bir insanı sevmekle nasıl çoğalabildiğinizi görürsünüz. Ve onun için yaşamayı göze alırsınız.
Sevince, tıpkı okurken ki gibi, ilerler insan. Zihninin kalıpları kırılır, yeni algılar edinir. Irmaklar yaratır kendine, kuyular açar, atlaslar kurar, dağları aşma gücünü kuşanır… Yetinmeyen bir duyguyla kendini amber kokulu çarşılara taşır. İnsan sesine, insan sözüne erdirir her bir bakışını. Günü dokur, zamanı eğitir, gözlerini soldurur bir kitabın sayfalarında.
Yeryüzüne Nasıl Bakıyorsunuz?
Luxemburg, Sonya Liebknecht’e mektubunda İngiliz romancı Galsworthy’den (1867-1933) söz ederken şunları söylüyordu:
“… yeryüzündeki her şeye alaycı bir kuşkuculukla bakan bıkkın adam.”
Sonrasında da şunu diyordu:
“…gerçek sanatçı kendi yarattığı kişileri alaya almaz.”
Nasıl yaşıyor, düşünüyorsanız öyle yazıyorsunuz dediğim de bu. Evet, öyle olunca iyi yazarın yazdıkları, “yazarken sırıtmaz!”
Sonra…
Onun hapishanede umutlanarak, dış dünyanın güzelliklerini hatırlayarak yaşadığı anların mektuplara yansısını okurken içim açılıyor.
Burukluk, evet.
Hayatın özünde olan bir şey.
Sanrılı bir ilişkinin yakından tanığıydım nicedir. Akıl sağlığının sanrılı halleri iyice ortaya çıkan birinin gün be gün hezeyanlı davranışlarını gözlerken, ‘nasıl yaşıyorsak öyle düşünüyoruz,’ diyordum içimden. Onun bu halinin yakınındaki insanlara antidepresan ilaçlar aldırmasını nasıl yorumlamalıydık?!
Freud’dan ise, Dostoyevski’ye dönmeliydik yüzümüzü onu anlamak için. Bu gerekliydi bize! Anladım ki, histeri yaşama algısı biraz da…
“Her şeyin kontrolü bende,“ hezeyanının ötesinde, hayata da bu biçimde bakıp algılaması başka hayatlara ister istemez gölge düşürüyor.
Yavanlık, vasatlık böyle bir şey. Nasıl yaşarsanız öyle de davranırsınız.
İnsana Yaraşan Ne?
Hemen “iyilik, güzellik”, diyebileceğinizi biliyorum.
Bir de şu var ki; bazı şeyler bazılarına daha güzel yakışır. Annelik örneğin, babalık sonra… Tutkuyla sevmek, güzel yazmak; örneğin Sait Faik Abasıyanık gibi, Çehov gibi, Lorca gibi…
Neden “yaraşır” demediğime gelince, o ayrı.
Yaraşırda bir hak ederlik vardır. Oysa yakışmada onu benimseme, tüm varlığıyla kendini ona vermekten söz edebiliriz/ederiz çoğunlukla.
Biri aidiyeti, diğeri olma/oldurulma durumunu anlatır.
İçerideki insanın dışarıya, dışarıdaki birine umut taşıması ne yüce bir şey. Hayata tutunma biçimi bu olsa gerek.
Evet, insana yaraşan da bu. Umuttan umut kesmemek…
(*) Sezgi Kapıları, Aldous Huxley; Çev.: İnci Erçetin, 1975, Yankı Yayınları, 78 s.
(**) İmgeler, Ingmar Bergman; Çev.: Gökçin Taşkın, 1999, Nisan Yayınları, 286 s.
(***) Hapishane Mektupları, Rosa Luxemburg; Çev.: Bertan Onaran, 1970, Yankı Yayınları, 72 s.

















