Belgin Hancıoğlu: “Yazarken şehirlerden ilham alıyorum, onların ruhu beni etkiliyor, kurguyu da yönlendiriyor”

Şubat 5, 2026

Belgin Hancıoğlu: “Yazarken şehirlerden ilham alıyorum, onların ruhu beni etkiliyor, kurguyu da yönlendiriyor”

Söyleşi: Tuba Koç

Belgin Hancıoğlu’nun Sana Milyarlarca Kelime Yazabilirdim adlı kitabı Ayrıkotu Yayınları tarafından yayımlandı. Yazarla son kitabı üzerine konuştuk.

Roman boyunca aşkı, kederi, doğayı, mutluluğu hep iç içe gördük. Tüm bunları bir araya getirip okuyucuyu hayatın içinde hüzünden neşeye, sevinçten yasa sürükleyen bir romanı kaleme almaya sizi teşvik eden neydi?

Hayatı hiçbir zaman tek bir duygudan ibaret görmedim.

Aşk, keder, mutluluk ve yas bana hep aynı yolun üzerinde yürüyen yol arkadaşları gibi geldi. Birini yaşarken, diğeri mutlaka bir yerden kendini hatırlatır.

Gazeteci Bengi ise sadece duygularıyla değil, aynı zamanda dünyadaki ve çevresindeki olaylara duyarlılığı, düşünceleri ve aldığı kararlarla da var oluyor; bu da romanın geniş bakış açısını oluşturuyor.

Yazarken de bu duyguları ayırmak istemedim; çünkü hayat böyle işlemiyor. Hayat, sayısız nota arasında kurulan bitmeyen bir senfoni gibi.

Doğa bile bunu her gün fısıldıyor. En parlak sevincin kalbinde, o anın geçip gideceğine dair ince bir sızı vardır. En karanlık acının içinde ise, insanı hayatta tutan küçük bir umut saklıdır. İnsan ruhu tuhaf bir kumaştan dokunmuştur; karanlıkta bile ışığı sızdırır. En amansız kederin ortasında bile, sönük bir mum ışığı gibi ümidi arayıp bulur. Hayat bazen ağlatır, bazen de sessizce omzuna dokunup “bir kez daha dene” der.

Ben, o dokunuşu tanıyanlardanım. Kitaplarım, karanlıktan çıkmayı başarmış birinin ışığı başkalarına da gösterebilme çabasıdır. Belki de bu yüzden gün batımlarını seviyorum. Çünkü biten her gün, içinde yeni bir sabahın ihtimalini taşır. Gün batar, karanlık iner; ama insan bilir ki, bir yerlerde gün yeniden doğmaya hazırlanmaktadır.

Hikayenizde trajik bir anne kız ilişkisine değinmişsiniz. Bengi’nin annesiyle olan ilişkisini tanımlamak sizi zorladı mı?

Bengi’nin annesiyle olan ilişkisini yazmak elbette beni zorladı. Ancak bu zorluğun içinde yazı, benim için yükü hafifleten bir alan oldu;

İlişkiyi dramatize etmekten çok, çevremde gördüklerim, duyduklarım ve hissettiklerim üzerinden empati yaptım ve bunları kurguda şekillendirerek anlatmaya çalıştım.

Hayatta tanık olduğum duygular ve gözlemlediklerim yazıya sızdı; ancak birebir bir anlatıdan söz etmek mümkün değil. Benim için önemli olan, yaşananları tek bir hayata sıkıştırmadan, herkesin kendinden bir parça bulabileceği bir duygu alanına taşımaktı.

Yazarken amaçladığım şey bir duygunun, bir kırılmanın nasıl taşındığını ve onlara nasıl anlam katıldığını göstermekti. Her cümlenin okurun kendi deneyiminde yankı bulmasını istedim.

Sohrab karakterini metinde çok kısa kesitlerde görmemize rağmen kendisine hikayeye dramatize katan etkin bir rol biçilmiş. İranlı bu karakteri nasıl geliştirdiniz?

Sohrab’ı bilinçli olarak dramatize etmedim. O, hikâyenin duygusal yükünü taşımak üzere tasarlanmış bir karakter değil. Metindeki ağırlığı, varlığıyla yarattığı derinlik ve ardından bıraktığı boşlukta ortaya çıktı; bu kurguladığım bir etki değil, hikâyenin kendi hakikatiydi. Hikâyenin akışı, onu zaten olması gereken yere taşıdı.

Yazarken karakterlerimi yönlendirmekten çok, onlara kulak veririm. Sohrab da metne bu şekilde girdi; kısa kesitlerle göründü ama bıraktığı iz derin oldu.

İranlı oluşu, politik ve kültürel arka plan, bir süs unsuru değil; onun vicdanını ve dünyaya bakışını belirleyen doğal bir zemin. Okur, onun satır aralarında bir ülkenin değil, bir vicdanın hikâyesini okur.

Bazı insanlar uzun uzun anlatılmadan da derin izler bırakır. Sohrab’ın varlığı da yokluğu da bu yüzden güçlü. Çünkü bazen bir insan, bir cümleyle bile bütün hikâyenin yönünü değiştirebilir.

Londra’dan, İzmir’e, İstanbul’a, Marmaris’e ve Balıkesir’e uzanan bir olay örgüsüne tanık oluyoruz. Şehirlerin seçimini neye göre yaptınız? Sizce şehirlerin insan üzerinde nasıl bir etkisi var?

Diğer kitaplarımda olduğu gibi bu romanda da şehirler benim için sadece mekân değil; neredeyse birer karakter.

Yazarken şehirlerden ilham alıyorum, onların ruhu beni etkiliyor, kurguyu da yönlendiriyor. Doğa nasıl kitaplarımda yaşayan bir unsur ise, şehirler de aynı şekilde hikâyenin içine nefes alıp veren varlıklar gibi giriyor.

Şehirlerin seçimini çoğu zaman karakterlerimin o anki iç hâline göre yapıyorum. Bu bağlamda, Bengi içsel bir yolculuğa girdiğinde rotası kendiliğinden Orhaniye’ye döndü. Bu şehirler, karakterin içsel yolculuğunda adeta rehber oluyor; Londra arayışı zihinsel dağınıklığı temsil ediyor, insanın kendini yeniden kurmaya çalıştığı bir eşik gibi. İstanbul ise karmaşayı ve hiç dinmeyen bir yoğunluğun mekânı olarak karakterin ruh hâlini etkiliyor.

Burhaniye köklerini ve çocukluğun izlerini taşıyor; kaçınılsa da geride bırakılamayan, insanın karakterini sessizce şekillendiren bir geçmiş duygusu barındırıyor. Marmaris Orhaniye ise doğayla temasın ve içsel çözülmenin mekânı; karakterin ilk kez durabildiği, kalbin sesini net biçimde duyabildiği yer.

Bence şehirler insanın ruh hâlini büyütür ya da sakinleştirir. Bazen bir şehir insanı yorar, bazen iyileştirir. Karakterlerim de tıpkı insanlar gibi, ihtiyaç duydukları duyguyu onları anlayacak bir şehirde arıyorlar. Bu yüzden olay örgüsü şehirler arasında dolaşıyor; çünkü hikâye aslında mekân değiştirirken, insanın iç dünyasında olan değişimi anlatıyor.

İki yaralı yüreğin karşılaşmasından çok kısa bir süre sonra büyük bir aşk doğuyor. Böylesi büyülü bir aşkı tatmak, sonsuz zamanda belirlenmiş ufak bir aralıkta Bengi ile Cemil’in kaderi miydi? Çok nadir bulunan bu denli güçlü bir aşkın sonunun bu şekilde bitmesi okuyucuya ne anlatmak istiyor?

Bengi ile Cemil’in karşılaşması, hayatın bazen iki yaralı kalbi aynı anda aynı yere bırakmasının bir sonucu gibiydi. Bu aşk, uzun bir zamana yayılmak için değil; kısa bir aralıkta derinleşmek, iz bırakmak ve dönüştürmek için vardı. Ben bunu bir “kader”den çok, hayatın olağan akışı içinde sunduğu nadir ama gerçek karşılaşmalardan biri olarak görüyorum.

Roman boyunca anlatmak istediğim şey şu: Hayat mutlulukla acıyı, sevinçle kaybı birbirinden ayırmıyor. Hepsi iç içe. Asıl mesele, başımıza gelenlerle ne yaptığımız. Kontrol edemediğimiz pek çok şey var; ölüm, hastalık, ayrılık… Bunlar bizim dışımızda gelişiyor. Ama onları nasıl yaşadığımız, nasıl kabullendiğimiz ve yolumuza nasıl devam ettiğimiz tamamen bize ait.

Bengi’nin hikâyesinde de bu kabulleniş var. Tedavisi mümkün olmayan, umudu her geçen gün biraz daha törpüleyen bir hastalıkla karşı karşıya kaldığında; arkasında küçücük bir çocuk ve sevdiği insanlar varken, sonu olmayan bir tedavi sürecinin onları daha fazla yıpratacağını düşündü. Umutsuzca uzatılan günler yerine, sevdiklerinin hafızasında acıdan çok güzel anılar bırakmayı seçti. Kendi acısından çok, onların taşıyacağı yükü hafifletmek istedi.

Doğayla uyum içinde ve olanı olduğu gibi kabullenmeye yakın bir karakter olduğu için, ölümü de müdahale edilmesi gereken bir şeyden çok, hayatın doğal bir parçası olarak karşıladı.

Bu aşkın böyle bitmesi, okuyucuya şunu fısıldıyor:

Hiç kimse sevdiğiyle sonsuza kadar birlikte kalmıyor. Bazen ölüm ayırıyor, bazen hayatın içindeki başka kırılmalar. Ama bir ilişkinin değeri, süresinden çok, insanın içinde bıraktığı izde saklı. Bengi için de bu aşk, hayata başka bir yerden bakabilmenin anahtarı oluyor.

Romanın sayfaları kapanıyor gibi görünse de, hikâye tamamen bitmiş değil. Karakterler kendi yollarında yürümeye devam ediyor; okur ise kendi hayalinde hikâyeyi tamamlıyor. Çünkü gerçek hikâyeler bir sayfayla bitmez; biraz gizli, biraz hayalle sürer.

Kitap ilk ağızdan yazılmış ve ölümle kucaklaşan bir kadının ölümle kavuşması da aynı ağızdan devam ediyor. Metnin bu kısmını biz okuyucuları sırt üstü yatırıp gün batımını göstermeyi başaran bir tasvirle atlatmışsınız. İçimize dokunan bir hayattan ölüme geçiş anını yazmak sizde nasıl bir etki bıraktı?

Bu bölümü yazarken ölüm fikriyle değil, bırakma ve teslimiyet duygusuyla temas ettim. Beni zorlayan bir ağırlık olmadı; aksine, metnin içinde bir yumuşama, bir hafifleme hâli vardı. Ölümü dramatize etmek ya da korkutucu bir eşik gibi göstermek istemedim. Daha çok, insanın en güvende hissettiği yere uzanması gibiydi bu geçiş.

İlk ağızdan anlatmayı seçmemin nedeni de buydu. Okuyucuyu karşıdan baktırmak yerine, sırtüstü yatırıp gökyüzünü birlikte izlemek istedim. Gün batımı, çocukluk anıları, deniz, müzik… Bunlar bir vedadan çok, hatırlayışın ve tamamlanmanın parçalarıydı. Hayattan ölüme geçiş anı benim için kopuş değil, başka bir hâle geçişti.

Bu sahneyi yazarken içimde hüzünden çok dinginlik vardı. Sanki kelimeler beni değil, ben kelimeleri izliyordum. Bitince bir yas duygusu değil; “olması gerektiği gibi oldu” hissi kaldı. Sanırım okuyucuya geçen de tam olarak bu: korkuyla değil, kabullenişle yazılmış bir veda.

Mucize bir şekilde hayatına giren kızına sayfalarca yazmış, videolar notlar bırakmış bir annenin kızına ona milyarlarca kelime daha yazmak istediğini içimiz sızlayarak okuduk.  Günlük tutmaya vakti olmasaydı eğer kızına birkaç cümleyle nasıl veda edebilirdi?

Eğer zamanı olmasaydı, sayfalar dolusu yazamazdı.

Çünkü bazı vedalar uzun cümleler istemez.

Beş yaşındaki bir çocuğa ölüm anlatılmaz; his bırakılır.

Belki bir defterin köşesine, belki kısa bir ses kaydına sadece şunu bırakırdı:

“Ben hep buradayım.

Korktuğunda, güldüğünde, yalnız hissettiğinde…

İçinden geçen sesi dinle, o benim.

Hayat sana zor davrandığında kendine iyi davran.

Sevilmeyi hak ettiğini asla unutma.”

Bu kadar.

Asıl mirası yazdıklarıydı; Elvin küçük yaşta annesini kaybetmiş olmasına rağmen annesi ona güveni, merhameti ve cesareti kelimeleriyle aktarmıştı

Yazarken satır aralarında kaybolup ağladığınız oldu mu?

“Ağlamadan yazmak mümkün mü?”

Benim için pek değil. Çünkü yazma süreci sadece kelimeleri yan yana getirmekten ibaret değil; başka bir dünyanın içine girmek, orada yaşamak demek. Yazarken yalnızca anlatmıyorum, aynı zamanda yeniden hissediyorum. Kimi zaman bir sahneyi kurarken, kimi zaman bir cümleyi düşünürken bile gözlerimin dolduğu oldu.

Yazar olmak benim için yazmaktan çok, bir hâl içinde yaşamak gibi. Yazmaya başladığım anda gerçek dünya biraz geri çekiliyor; ben o duygunun, o karakterin, o anın içinde nefes alıp vermeye başlıyorum.

Yazdıklarım hayata, acıya ve sevince bu kadar yakın olunca, hisler kendiliğinden yükseliyor. Sanırım bu da yazının samimiyetinden başka bir şey değil. Kitabı yalnızca yazarken veya okurken değil, hatırladığımda da o anlar hâlâ içimde derin bir his bırakıyor; hem hüzün, hem huzur, hem de mutlulukla karışık… Yazarken hissettiğim de tam olarak bu oluyor.

Romanın ruha işleyen bir edebi dili var, bu minvali nasıl geliştirdiniz?

“Bilinçli bir edebi gösteri kurma çabasından hiç yola çıkmadım.”

Benim için dil, kalbin ve ruhun doğal akışından doğuyor. Hissettiğim şeyi dürüstçe anlatmaya çalıştım. Metin, duyguyla kurulduğunda dili de kendiliğinden derinleşiyor.

Yazdıklarım, hayatın içinden; yaşanmışlıkların ve içsel gözlemlerin süzgecinden geliyor. Okurun metinde hissettiği sıcaklığın, kucaklayıcı tonun ve kalbe dokunan hâlin, yaşanmış olaylardan çok, yaşanmış duygulardan beslendiğine inanıyorum. Hissetmediğim bir yerden cümle kuramıyorum. Bu yüzden kelimeler bazen fısıldıyor, bazen susuyor, bazen de okurun kalbine değecek kadar cesur oluyor. Sanırım metnin ruha işlemesinin sebebi de tam olarak burada: yazının bir yerinde akıl değil, kalp önde yürüyor.

Elbette edebiyatın kendi disiplini, ritmi ve emeği var; ama ben bu emeği “olması gerektiği için” değil, metnin ve okurun bunu hak ettiğine inandığım için verdim. Rol yapmadım, niyetim temizdi; romanın ruha işleyen edebi dili de tam olarak buradan doğdu.

Yeni bir projeniz var mı, varsa okuyucularınızı neler bekliyor?

Evet, yeni bir kitabın yazım sürecindeyim.

Hayatımı yazmadan önce ve yazdıktan sonra diye ikiye ayırabilirim. Okumak insanı dönüştürür ama yazmak daha derin bir yerden değiştiriyor. Ben artık kelimelerle yaşıyorum; yazmak benim için bir tercih değil, bir hâl. Zamanla daha içte yaşayan biri oldum belki ama bu içe dönüş, kelimeler aracılığıyla dışarıya açılan başka bir kapı yarattı.

Yazarken şehirlerde, ülkelerde dolaşıyorum. Bazılarına gerçekten gittim, bazılarına hiç gitmedim ama şunu biliyorum: Yazarken yaşadığım yolculuk, Kırık götü kırık kırık fiziksel bir yolculuktan çok daha derin ve gerçek geliyor bana. Kelimelerle yola çıkmayı bu yüzden seviyorum.

Dördüncü kitabım yine kalpten yazılıyor. Bir roman tadı var ama klasik bir roman formuna tam olarak sığmayabilir; yer yer sorgulayan, yer yer okurla konuşan, belki de soru-cevap gibi akan bir metin olacak. Şimdiden bildiğim tek şey şu: yine acele etmeden, metnin ve okurun hakkını gözeterek, satır satır yazıyorum. Okuyucuları bu kez de durup düşünme ve hissetme alanı bekliyor.

—-Son Söz Olarak: Yazarken…—-

Gerçek bir kitap, geceyi tarif eder ama yıldızları görmezden gelmez. Acının haritasını çizerken okuru tek başına terk etmez; o karanlığın içinden çıkarmak için yazılır.

Umudu dışarıdan dayatmaz; onu okurun kendi içinden doğması için sessizce davet eder.

Eğer bir metin, insanın düştüğü yeri “buradaydım ama buraya ait değilim” diyebilmesi için mesken tutuyorsa, o artık bir kurgu değil, hakiki bir tanıklıktır

Yorum yapın