
Kitap, adını, Diyarbekir surlarındaki burçlardan birinden alan, şehirdeki erkeklerin yerini iyi bildiği, Pavyonlar Sokağı’nda, namı surları aşmış bir meyhanede başlıyor ve gecenin sonunda, sarhoş kafaların omuzlarına çöken dünyanın yüküyle son buluyor. Tabi, hoş bir seda ile.
Ben u Sen, anlatının merkezine konuşlandırılmış, yaşayan bir mekân. Çok kültürlü, kadim bir kentin hafızasını diri tutuyor. Biraz şımarık ve umarsız olsa da, eğlenceli bir karakter. Ayrıca testosteron zehirlenmesine karşı bağışıklığı var. Konuklarına gelince, çekilir gibi değiller. Her biri iflah olmaz birer nevrotik, ekseriyetle silik ve kaybeden tipler.
Adamların kendinden menkul serencamları var; türüne göre de, bütün akşam boca ettikleri masaları. Bazıları komik, bazıları ilgi çekici ve yada cinsiyetçi: Çok Efendi Öğretmenler Masası, Sonradan Tövbe Edenler Masası, Göt Kanseri Adamlar Masası, Tek Tabanca Adamlar Masası, Kürt Yazarlar Masası, Sikte Durmaz Perihanlar Masası, Gece Adamları Masası… Küçücük bir mekâna bu kadar adam nasıl sığar derseniz, ona da kurgunun alâmetifarikası diyelim.
Masalardan konuşacaksak, anlatıda özellikle biri öne çıkıyor: Kürt Yazarlar Masası ve “taşra sıkıntısı”nı ciğerlerinde hisseden müdavimleri. Hikâye, bu “içkici”lerden özellikle ikisinin etrafında dönüyor: Şair Edip ve İhsan Bey. Şiir üstüne bitmez tükenmez tartışmaların bir anda siyasi mevzulara döndüğü, sonra da tam bir manevrayla, kadınlara doğru aktığı muhabbetler.
“Ben u Sen” de en çok, yazarın doğalcı anlatımı sahiplenip coştuğu yerleri sevdim. Yerel-öznel ve samimi. Bu beceri, modernist bir anlatıda üstesinden gelinmesi en zor eşiklerden biridir. Devrik cümlelere sıklıkla başvurmuş olmasını ise talihsizlik olarak görüyorum. Başta, biyografik özellikler taşıdığını gizlemediği Edip olmak üzere, kurgusal karakterlerinin kanlı canlı insanlardan devşirildiğini hissettirmesi, bana kalırsa, takdire şayan bir yüce gönüllük.
İhsan Bey’in kalender kişiliği ve Edip’in hiç bitmeyen heyecanları anlatıya dinamizm katma amacı taşıyor. Bu açık. Hoş sohbetleri, tatlı dilleri, olgun ve anlayışlı yakınlıkları atmosferin cazibesini arttırıyor, ancak yeterince işlenmemiş olmaları, gerçeği konuşmak gerekirse, karakterlerin ruhsal derinliklerinden, kişilik örüntülerinden çok, geveze bir anlatıcının keyfe keder sorumsuzluğu yüzünden çalakalem devşirilmiş olmaları onların kabahati değil. Ayrıca yer yer inandırıcılıktan uzaklaşan diyaloglar ve eril dilden kaçınmak adına doğalcı anlatımın sekteye uğratıldığı müdahaleler ilgiyi dağıtınca, yeniden atmosfere odaklanıyoruz. Ben bu kitabı neden okudum, bitirince ne hissettim sorusunun cevabı tam da burada saklı. Ben u Sen bir mabet. Sigara dumanının kalın sis tabakasına döndüğü, anason kokusunun yürekleri dağladığı, göt göte bir samimiyetin ve bir o kadar da içli muhabbetlerin döndüğü arınma yeri. Güçlü bir atmosferi ve okuru bağrına basan sinerjisi var. Dedikodusu da eksik olmaz, cakası da. Didişmeler, çekişmeler arasında, entel-bohem goygoyu ve daha nicesi. Burası, kuyruğu dik tutmaya çalışan, süngüsü düşmüşlerin mekânı. Bu vesileyle, ”Moskova Günlükleri”nde, kenti ve belki de onun kristalize mekânlarını, hatıraların, sınıfsal gerilimlerin, gündelik pratiklerin düğümlendiği tarihsel yoğunlaşma alanları olarak kavrayan Walter Benjamin’e bir selam çakmadan olmaz.
Her masanın derdi başka başka olsa da, tümünün dramı bir: Anlaşılmamış olmak. Yeterince sevilmemiş, onaylanmamış olmak. Orta yaşlı, küçük burjuva erkeklerin son derece erkek hezeyanları. Lümpen ve duygusal. En çok da, unutulamayan aşklar, yarım kalmış hesaplar. Gecenin sonunda, şişelerin dibine çöken büyük pişmanlıklar.
Ne Amed, ne Diyarbakır. İlle de Diyarbekir. Biri fazla siyasi, öteki resmi ve suni. Özellikle Kürt yazarlar masasının en kunt çelişkisi bu. Yakın siyasi tarihe ve dönemin güncel gelişmelerine de ışık tutan anlatı, adeta siyasi bir panorama çiziyor. Anadolu’dan Görünüm’ün Ben u Sen den görünümü.
George Simmel, “Metropol ve Tinsel Yaşam” da, modern kentin, her daim, bireyin sinir uçlarını uyararak özgül ruhsal formlar ürettiğini, bu formların ise, zamanla, yabancılaşmaya karşı mesafeli bir kümelenme dürtüsüne yol açabileceğini söyler. Benzer şekilde, Richard Sennett, kamusal mekânları – meyhane, pasaj, kahvehane vs. – toplumsal rollerin mesafeli biçimde icra edildiği ve modern kimlik performansının üretildiği ara alanlar olarak kavrar. Bu bağlamda, “Ben u Sen”, klasik anlamda bir şehir tasviri sunmaz. Daha ziyade, mekânı, mikro-kamusal bir alan olarak kurar. Bu dar iç hacimde, sınıfsal yarıklar, kimlik gerilimleri ve erkeklik performansları kadar, kentin zengin sözlü kültürü – en çok da manileri- mahalle kabadayıları ve eşkıya hikâyeleri, efsane ve menkıbeleri, tarihsel birikimi de yoğunlaşarak görünür hâle gelir. Dolayısıyla anlatı, bütüncül bir panoramadan öte, odaklanmış bir örneklem sunar ve bu açıdan bakınca, “Ben u Sen” i bir şehir monografisi gibi okumakta hiçbir beis yoktur. Bu kez, ne Avrupalı gezginlerin kibirli-oryantalist bakışlarıyla, ne de bilimin cansız ve yavan anlatımıyla. İçeriden, en içeriden bir samimiyetle.
Ben u Sen bir başucu kitabı değil. Kafamıza indirecek bir balyozu, unutulmaz karakterleri yok. Zaten olmasın da. İyi anlatıların kendine özgü hafifmeşrep bir zerafeti vardır. Karşısına geçip, bir süre keyfini çıkarmak, aromatik güzelliğinin tadına varmak ferahlık uyandırır.

















