Anlamın Peşinde Bir Zihin Jimnastiği | Sibel Chulliat

Kasım 5, 2026

Anlamın Peşinde Bir Zihin Jimnastiği | Sibel Chulliat

Edebiyat bir anlatı sanatıdır, evet. Ama beslendiği kaynak nedir? Ahmet Önel’e göre cevap net: Anlamın ta kendisi   anlatının kaynağıdır!

Önel yeni deneme kitabı İzdüşümler’de, bu sorunun peşine takılıp birbirnden ilginç metinler sıralıyor;  Göçebe, Kaygı, Hoşgörü, Yabancı, Avuntu, Sarkaç… bu metinlerin başlıkları arasında. Yazar, kitabın açılışında kendi niyetini şöyle açıklıyor: “Sözcükler, tanımlar, kavramlar… Zihinsel bir yolculuğun başlangıç noktası değil midir tamamı?” İzdüşümler, bu yolculuğa zihinsel bir  çağrı çıkartma çabası sanki.

Kitap, bir kavram sözlüğü değil elbette;  ancak  ele alınan  kavramları tersyüz etme, havalandırma, yeniden konumlandırma girişimi diye tanımlamak da mümkün. Yazar, yerleşik söylemlerin yaşamı nasıl sığlaştırdığına dair küçük çaplı bir başkaldırı başlatıyor belki de. Hayatımızdan uzak tuttuklarımıza, “olumsuz” diye işaretleyip çizgi ötesine savurduklarımıza iade-i itibar yaptırıyor. Hiçbir olgunun göründüğü gibi olmadığıyla ilgili  şüpheleri çoğul bir düşünce egzersizine  dönüştürüyor.

Önel’in üslubu, denemenin o en sevilen haline göz kırpıyor: Hem çok edebi, hem çok felsefi, hem de gündelik hayata fena halde bulaşmış metinler toplamı bunlar. Bir paragrafta İtalo Calvino’nun Palomar’da söylediği o cümleyi hatırlatıyor bize: “Hepimiz ellerimizin arasında, sözcüklerin ulaşamadıkları en son anlamlara erişebilmek amacıyla, eski bir boş lastik döndürüyoruz.” Bir başka paragrafta Albert Camus’nün Sisyphos Söylemi ile hesaplaşıyor. Bir diğeri ise Jung’a selam gönderiyor: “Birçok şeyi, hatta belki de her şeyi dayanılır hale dönüştüren anlamdır.”

Örneğin “Avuntu” başlıklı metin. Önel’e göre avuntu nedir? Birbirimizi avutma çabamızdan, masalların anayurdu oluşundan, bir kedinin bir kadını avutma iddiasına kadar uzanan ironik ve sarsıcı bir anlatı. “Avuntu, aldanışın hakikat karşısındaki sınavıdır belki de,” diyor ve can alıcı soruyu soruyor: Yaşamı bir avuntular tarihi olarak tanımladığın gün rahatlayacak mısın?”

 Göçebe” ise bedenin sabitliğine karşı ruhun serseriliğini anlatıyor. Kırlangıçlar gibi, zaman gibi, deniz gibi göçebe olan  o insan ruhu. “İnsan gerçekte hiçbir yere ait olmadığını sonunda anladı,” diyor Önel. Bu yüzden de menzili biliyor ama varmak istemiyor. Çünkü varmak, bitirmek değil midir?

İşte İzdüşümler’i özel kılan tam da bu. Soğuk bir felsefe metni değil; yaşayan, soluk alan, kediyle konuşan, bir meyvenin ballanmasını izleyen, bir şiirle soluğu düzelen  metinler toplamı. Hesap özetleri, toplantı notları, kesif sigara dumanı ve bildirimler arasında sıkışan hayatımıza karşı, “sınırları alabildiğine geniş tutulmuş hoşluklar vadeden bir gezinti” öneriyor.

 Yazarın tabiriyle bu, “anlam avcılığı”. Tekdüzeleşmesi kaçınılmaz olan hayatı boyutlandırma gayretinin ta kendisi. Okurdan beklediği ise pasif bir okuma değil, aktif bir katılım. Son sayfayı kapattığında okurun da kalem kağıda sarılacağı düşüncesinin kendisini bile kışkırtıcı bulduğunu söylüyor.

İzdüşümler, edebiyatı seven, kelimelerin peşine düşmekten korkmayan, ezber bozan her okur için bir başucu kitabı. Çünkü bazen bir sözcük, sizi koskoca bir kozmosun kapısına, imge gezegeninin eşiğine kadar getirip bırakır.  Sonrası ise o okurun kendi kendine başlatacağı yalnız ve sonsuz bir yolculuğa göz kırpmaktan ibarettir.

Yorum yapın