
Bilmediğim bir şehrin bilmediğim sokaklarında yürüyordum. Buraya geleli birkaç gün olmuştu. Bu şehrin yağmurdan koyulaşan taş sokakları, yan yana sıralanmış dar ve alçak evleri, kanallara vuran solgun ışıkları bana hâlâ yabancıydı. Bisikletler sokaklardan sessizce geçiyor, insanların telaşsız adımları şehrin kendine özgü ritmini oluşturuyordu. Her şey tanımadığım bir dilde konuşuyordu sanki.
Bir şehirle tanışmak sokaklarından başlardı. Bir insanla tanışmaksa konuşurken seçtiği kelimelerden. Şehrin dilini henüz bilmiyordum ama sokaklarında dolaşırken bana kendisini yavaş yavaş anlatacağını düşünüyordum.
Birden yağmur başladı. Adımlarımı hızlandırıp otelime doğru yürümeye başladım. Gündüz başlayan yağmur gece de dinmek bilmedi. Otele vardığımda üzerimde şehrin bütün ıslaklığı vardı. Odama gelir gelmez hemen bir duş alıp, kurulandım. Kendime bir kahve yapıp bilgisayarımı açtım. Yarım bıraktığım hikâyeyi tamamlamak istiyordum. Dışarıda yağmurun sesi vardı. Bir süre masada oturup camdan dışarı baktım. Şehrin ışıkları birer birer yanmaya başladı. Islak sokaklar ışıkları içine çekiyor, kaldırımlarda kimsenin olmadığı uzun yollara doğru uzanıyordu.
Bu şehre geldiğimden beri geceleri gördüğüm rüyaların sayısı artmıştı. Her sabah uyandığımda, gece gördüğüm rüyayı hatırlamaya çalışıyordum. Ama ne kadar uğraşırsam uğraşayım, hiçbirini hatırlayamıyordum. Freud karşıma geçip, “Anlat rüyalarını bana,” deseydi, anlatacak tek bir rüyam bile olmazdı. İnsan zihni ne acayipti.
Hikâyenin devamını düşünüyordum. Görünürde yağmuru izliyormuşum gibi gözüküyordu ama aslında zihnimin odalarında dolaşıyordum. Bir kapının önünde duruyor, sonra başka bir kapıya geçiyordum. Hiçbirini açmaya cesaret edemiyordum. Sonunda bilgisayarı kapattım.
Masamın yanında duran çantama eğilip defterimi çıkardım. Uzun zamandır dokunmadığım defteri masanın üzerine koydum ve bir sayfa açtım. Sayfaya her baktığımda içimde bir yer daralırmış gibi oldu. Kalemi elime aldım.
Sonra içimde yıllardır anlaşılmayı bekleyen o cümleyi yazdım: “Beni ilk ne zaman terk ettin?”
Sonra odamın kapısının açıldığını duyarmış gibi oldum. Başımı kaldırmadım. Odada yalnızdım. Bir süre hiçbir şey olmadı. Sonra yavaş ve ürkek ayak sesleri geldi. Sanki buraya ait olup olmadığından emin olmayan birinin adımları gibi. Kalemi masanın üzerine bıraktım.
“Kim var?” Cevap gelmedi.
Ayağa kalkmadım. Ayak sesleri biraz daha yaklaştı. Sonra durdu. Arkamda biri olduğunu hissettim. İnsan bazen görmeden de birinin kendisine baktığını bilir ya onun gibi. Dönmedim.
“Git,” dedim.
Uzun bir sessizlik oldu. Sonra bir çocuk sesi duyuldu.
“Beni neden yine göndermek istiyorsun?”
Elimdeki kalem yere düştü.
Bu sesi tanıyordum. Ama nereden tanıdığımı bilmiyordum. Sonra arkamda nefesini hissettim. Yavaşça döndüm.
Odanın ortasında küçük bir kız duruyordu.Saçları yüzüne yapışmış, bana hiç konuşmadan bakıyordu. Onu tanımıyordum. En azından öyle sanıyordum. Onu daha önce rüyamda görmüş olabilir miydim? Hatırlamaya çalıştım. Ama zihnim yine aynı şeyi yaptı. Tam yakaladığımı sandığım görüntü, bir anda dağılıp karanlığın içinde kayboldu.
“Sen kimsin?” diye sordum.
Kız gülümsedi. Masaya doğru yürüdü, önümdeki defterin boş sayfasına uzun uzun baktı.
“Yine yazmayı başaramadın mı?”
“Neyi?” dedim.
“Beni yine yazmayacak mısın?”
İçimde tuhaf bir ürperti dolaştı.
“Ben seni tanımıyorum ki,” dedim
“Tanıyorsun.”
“Hayır,” dedim.
“Beni hatırlamıyorsun.”
Bu kez sustum.
“Aramızdaki fark bu,” dedi. “Sen unutmayı seçtin. Ben unutulmayı.”
Dışarıda gök gürledi ve bir anlığına odanın içi aydınlandı. Oda aydınlanınca gözlerim ayakkabılarına takıldı, kırmızıydı. Birdenbire yıllardır açmadığım bir kapının önünde buldum kendimi. Küçük bir koridor, sarı bir ışık, yerde duran kırmızı bir ayakkabı ve bir çocuğun gitmek üzere olan birinin arkasından söyleyemediği tek bir cümle.
Gözlerimi kapattım.
“Hayır,” dedim.
Küçük kız bana baktı.
“Hatırladın.”
“Bunu nereden biliyorsun?”
Sonra çok sakin bir sesle, “Çünkü beni orada bıraktın,” dedi.
Belki de onu ilk kez o gece görmüyordum. Onunla ilk karşılaşmamızdan beri, bunu kendi yazdığım bir karakterin bana yabancılaşması sanmıştım. Belki de onu yazarken yalnızca birini yaratmamış, kendimden sakladığım bir şeyi de onun içine bırakmıştım. Sayfalar dolusu yazdım, anlattım ama benim yazdığım cümlelere başkaldırıyordu. “Öyle olmaz, böyle olur,” diyerek her yazdığım cümleyi siliyordu. Kendince doğrusu oydu.
Sonra, “Beni neden suçluyorsun?” diyerek kalemi elimden bir hışımla aldı.
“İnsan ancak bir duyguyu bildiği kadarıyla kendini anlatabilir. Senin bildiğin sevgiyi bana eksik anlatmış olabilir misin? Benim bilmediğim bir dili konuşmamı istiyorsun,” dedi. O an anladım ki hikâyeyi ben kurmamıştım, hikâye beni kuruyordu. Her yazdığım sayfada ben biraz daha siliniyor, o biraz daha gerçek oluyordu. Bir süre sonra hangimizin yazar, hangimizin kurgu olduğunu ayırt edemez oldum.
“Bir şey soracağım,” dedi.
“Sor.”
“Bana gerçekten sevmeyi öğretmek mi istedin, seni üzmeyecek şekilde sevmeyi mi?”
Cevap vermedim.
Çünkü ikisi aynı şey değildi.
“O kadar sustun ki,” dedi gülümseyerek, “cevabını duydum. Sen incinme diye söylemiyorum. Bana kendi karanlığını verdin, sonra da umutlu aydınlık gibi davranmamı bekliyorsun. Benim görevim seni rahatlatmak değil ki. Beni canının acıdığı yerlerden doğuran sensin.”
“İnsan değişebilir”
“Değişir,” dedi. “Ama yazar istedi diye değil. Acısını tanıdığı gün değişir.”
Bu cümleden sonra aramıza uzun bir sessizlik girdi. Kimse konuşmadı.
Masamdaki müsveddeler birbirine girmişti. Yarım bırakılmış cümleler, üstü çizilmiş kelimeler sanki bana bakıyordu. Sanki ben onu değil, o beni defalarca yeniden yazmıştı.
Sessizliği bozacak ilk cümlesini ağzından çıkardı.
“Belki de sen benim yazarım değilsin”
O an içim ürperdi. Doğru olabilir miydi bu?
“Ne demek istiyorsun sen?” dedim.
“Bir karakter, yalnızca yazıldığı için mi vardır? Ya ben senin yazdığın değil de kaçamadığın biri isem? Belki sen beni yaratmadın. Benden kaçıyordun ve sonunda dayanamayarak bir hikâyenin içine sığdırmak istedin.
Kalem elimden yere düştü o an.
“O zaman …”dedim güçlükle, “ben kimim?”
Gözlerimin taa içine doğru bakıp, başını eğdi.
“İşte hikâyenin en zayıf yeri burası,” dedi. “Kendine hiç ‘Ben kimim?’ diye sorar mısın?”
Sonra hiç beklemediğim bir şey yaptı.
Masamdaki karalanmış sayfaları toplamaya başladı.
“Ne yapıyorsun sen,” dedim.
“Seni yeniden yazacağım,” dedi.
“Gülünç olma,” dedim, “yazan benim.”
Bana bakıp gülerek, “Öyle mi?” dedi.
Eline aldığı sayfada yıllardır yazmadığım bir şey vardı.
Kalem elimden kaydı.
Sustum.
Kağıtları havada savurarak, “Baştan başla yeniden” dedi. O an içimde bir şey şiddetli bir gürültüyle çatladı. Sanki çıktığım ağacın bastığım dalı kırılmış ve ben bir anda boşluğa düşmüştüm.
Tekrar sustum.
“Neden konuşmuyorsun?” dedi, içimin eşyalarını devire devire. Biliyordum, canımı acıtmak istiyordu.
Elindeki kağıtları sayfa sayfa yırtmaya başladı ve bana dönüp, “Sen beni, seni seveceğim biçime sokmak için rehin aldın,” dedi.
“Bunu neden yapmak isteyeyim ki,” dedim.
O an elindeki kâğıtları yırtmayı durdurup benim yerime cevapladı soruyu.
“İnsan eksik kaldığı yerden yazar,” dedi.
Küçük kız önümde duruyordu. Elimdeki kalem ağırlaştı. Onu neden değiştirmeye çalıştığımı biliyor gibiydim ama bunu kendime söyleyemiyordum. Kalemi masanın üzerine bıraktım.
“Belki…” dedim. Sesim çıkmakta zorlanıyordu. “Belki de senden istediğim şey sevmen değildi.”
O an hiçbir şey söylemedi.
“Belki yalnızca…” Devamını getiremedim. Çünkü o cümleyi tamamladığım anda, yıllardır kendimden sakladığım bir yere dokunacağımı biliyordum.
Başımı kaldırıp ona baktım. Söylemediği cümlenin içinde kendimi aradım ama bulamadım. İnsan kendi gerçeğini, başkasının sesinden duyması gerekiyordu belki de.
“Peki,” dedim. “Diyelim ki haklısın. O zaman senden ne istiyorum?”
“Bunu gerçekten bilmiyor musun?”
“Bilmiyorum.”
“Beni yaşatmak.”
“Zaten yaşıyorsun.”
“Hayır,” dedi. “Beni hikâyenin içinde yaşatmak istemiyorsun. Beni kendi içinde yaşatmak istiyorsun.”
Ne diyeceğimi bilemedim.
Birden “Bana çocukluğundan bahset,” dedi.
İçimde bir şey gerildi. Kelimelerin insanın bedeninde bir karşılığı var mıydı? Çocukluk da onlardan biri miydi?
“Bunun konuyla ne ilgisi var?”
Bir süre ona baktım.
“Çocukluğumu konuşmak istemiyorum.”
“Biliyorum.”
“Öyleyse neden soruyorsun?”
“Çünkü sen sevginin ilk halini orada öğrendin,” dedi.
Sustum, pencereye baktım. Camın üzerinde ince bir buğu vardı. Parmağımı cama götürüp küçük bir boşluk açtım. Dışarıda yağmur hala devam ediyordu. Yağmurun sesini duyunca nedense yıllar önceki bir akşam geldi aklıma. Küçük bir koridor, sarı bir ışık, kapanmak üzere olan bir kapı ve kırmızı ayakkabılar…
Sonra babamın sesi.
“Döneceğim.”
Çocukken bazı kelimelere inanmak, onların ne anlama geldiğini bilmekten daha kolaydı. Babamın çalışmak için başka bir şehre gitmesi gerektiğini biliyordum. Annem bunun zorunlu olduğunu söylüyor, babam her gidişinde en kısa zamanda döneceğine söz veriyordu. Ben de inanıyordum. Çocukken, sevdiğin birinin sözünü tutacağına inanırsın. Babam beni seviyordu, bunu biliyordum ama yine de gidiyordu. Belki de yıllar sonra unutamadığım şey gidişi değildi. Sevdiğim bir insanın beni sevdiği hâlde benden uzaklaşabilmesiydi.
Kapının önünde durmuş, ayakkabılarını giyişini izliyordum. Ne kadar süreceğini sormuştum.
“Birkaç ay,” demişti. O hafta okulda ayları öğrenmiştik ve çok uzun gelmişti bana.
“Sonra geleceksin, değil mi?” Başımı okşayıp gülümsemişti.
“Geleceğim.”
Kapı kapandığında koridorda uzun süre öylece kaldım.
Bana hediye olarak getirdiği kırmızı ayakkabılarıma baktım. Babamın ardından gitmek istedim ama gitmedim. Belki de o gün ilk kez beklemeyi öğrendim. Onun dönmesini bekledim. Sonra gerçekten döndü. Ama ben beklemeyi bırakmadım.
Gözlerimi açtığımda karşımdaki küçük kız hâlâ oradaydı.
“Hatırladın,” dedi.
Bu kez inkâr etmedim.
“Babam beni seviyordu,” dedim.
“Biliyorum.”
“Beni terk etmedi.”
“Biliyorum.”
“Öyleyse neden yıllardır terk edilmekten korkuyorum?”
Bana baktı.
“Çünkü sen onun neden gittiğini değil, o giderken ne hissettiğini hatırladın.”
Sustum.
İçimde yıllardır adını koyamadığım bir şey yerinden oynadı.
“Ben sevilmek istedim,” dedim.
“Hayır.”
“Ne demek hayır?”
“Sen sevilmekten daha fazlasını istedin.”
Bir adım yaklaştı. “Sen sevilmekten çok, sevildiğin için terk edilmeyeceğinden emin olmak istedin.”
Başımı eğdim ve ilk kez bu cümleye karşı çıkamadım.
Çünkü hayatım boyunca istediğimi sandığım şeyin aşk olduğunu düşünmüştüm. Oysa ben aşktan önce başka bir şey aramıştım. Beni sevsin ve gitmesin. Beni istesin ve vazgeçmesin. Belki de bu yüzden seni yazarken bile aynı şeyi yaptım. Sana sevmeyi öğretmeye çalışmadım. Seni, beni terk etmeyecek şekilde sevmeye zorladım.
Aniden önümdeki boş kâğıdı önüne çekti. Kalemi eline aldı ve kâğıdın üzerine tek bir cümle yazdı:
“Beni ilk ne zaman terk ettin?”
Kâğıdı bana uzattı. Sorunun cevabını vermek istemiyordum.
“Baban gittiğinde mi?” diye sordu.
Gözlerimi kapattım. “Hayır,” dedim.
Küçük kız sustu.
“Ben onu beklemeyi öğrendiğimde.”
Bir süre ikimiz de konuşmadık.
Yıllardır yazdığım bütün karakterler, bütün kadınlar, bütün aşklar, bütün ayrılıklar birdenbire başka bir anlam kazandı. Ben kendimi anlatıyordum ama kendime doğrudan bakmaya cesaret edemiyordum. Bu yüzden kendimde eksik kalan her şeyi başka insanların hayatlarına dağıtmış, sonra onların hikâyelerinde kendi yaralarımı aramıştım.
Başımı kaldırdım, küçük kız yoktu. Sandalyenin üzerinde kırmızı bir ayakkabı duruyordu. Yanına gittim, ayakkabıyı elime aldım çok küçüktü.
Yıllardır sevilmek için uğraşan kadın ben değildim yalnızca. Kapının arkasında kalmış, babasının geri dönmesini bekleyen o küçük kız da hâlâ benim içimdeydi. Ben büyümüştüm ama o büyümemişti. Ben yazmıştım, o beklemişti. Belki de yıllardır bütün hikâyelerimi onun için yazıyordum. Bir gün birinin gelip onu oradan alacağını, bir daha kimsenin gitmeyeceğini, sevginin bu kez bir kapının kapanmasıyla sona ermeyeceğini kanıtlamak için.
O an anladım. İnsan çocukken beklediği kişinin her zaman geri döneceğine inanıyor. Oysa geri dönse bile, çocukluğun içinde açılan o kapı kendiliğinden kapanmıyor. Bazı yaralar, sevildiğini bilmediğin için değil, sevildiğin hâlde yalnız kaldığın için açılıyor. İnsan bazen bütün hayatını, o ilk yalnızlığı bir daha yaşamamak için kuruyor.
Kalemi elime aldım. Önümde hâlâ onun yarım bıraktığı cümleler duruyordu. Birkaçını değiştirmek için uzandım, sonra elim havada kaldı. Onu ilk yazdığım geceyi düşündüm. Sonra sayfanın üzerinde kendi el yazımla duran soruya baktım: Beni ilk ne zaman terk ettin?
Cevabını biliyordum artık ama yazmadım. Çünkü bazı cevaplar, insan onları kelimelere döktüğü anda küçülüyordu. Bazı yaralar da anlatıldıkça iyileşmiyor, yalnızca insanın kendi içindeki yerini buluyordu. Kalemi masanın üzerine bıraktım.
Çocukluğumdan beri taşıdığım o küçük kızın hâlâ içimde bir yerde yaşadığını biliyordum. Ama artık onu susturmak, değiştirmek ya da bir hikâyenin içine saklamak istemiyordum. Onu olduğu yerde bırakacaktım. Kendim gibi. Çünkü insan bazen bir başkasının gitmesinden değil, o gittikten sonra kendinde kalamamaktan korkuyordu. Ben yıllarca başkalarının kalmasını sağlayarak kendimi koruduğumu sanmıştım. Oysa kendimden uzaklaşmıştım.
Ayakkabıyı pencerenin kenarına bıraktım. O gece hikâyeyi bitirmedim. İlk kez, birinin gitme ihtimalinden korkmadan kendime döndüm.

















